Anasayfa / Manşet / Bölgesel Asgari Ücret: Sermayenin Eski Reçetesi, İşçi Sınıfına Yeni Saldırı – Demet Koca

Bölgesel Asgari Ücret: Sermayenin Eski Reçetesi, İşçi Sınıfına Yeni Saldırı – Demet Koca

 

AKP iktidarı ve patron örgütlerinin dönem dönem ülke gündemine taşıdığı bölgesel asgari ücret (BAÜ) tartışmaları yeniden hız kazandı. Ekonomik krizin derinleştiği, enflasyonun işçi ücretlerini hızla erittiği, milyonlarca emekçinin açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi verdiği bir dönemde iktidar ve sermaye çözümü yine işçi sınıfının cebinde arıyor.

Sermaye çevreleri bölgesel asgari ücreti “bölgesel kalkınma”, “rekabet gücü”, “istihdam artışı” ve “yatırım çekme” gibi kavramlarla meşrulaştırmaya çalışıyor. Oysa bu söylemlerin ardındaki gerçek oldukça açıktır. Tartışılan, işçi sınıfının daha iyi yaşam koşullarına kavuşması değil; emeğin maliyetinin düşürülmesi ve sermayenin kâr oranlarının korunmasıdır. Bölgesel asgari ücret, teknik bir ücret belirleme yöntemi değil, sınıfsal bir tercihtir.

Ucuz Emek Düzeninin Yeni Halkası

Türkiye kapitalizmi uzun yıllardır üretkenliği artırarak, teknolojik dönüşümü sağlayarak ya da yüksek katma değerli üretime yönelerek değil; ucuz emek üzerinden rekabet etmeye çalışmaktadır. Özelleştirmeler, taşeronlaşma, esnek çalışma modelleri, kayıt dışı istihdamın yaygınlaşması ve sendikal hakların geriletilmesi bu stratejinin birbirini tamamlayan parçalarıdır. Bunun sonucu ise milyonlarca emekçi için düşük ücret, uzun çalışma saatleri, güvencesizlik ve iş cinayetleri olmuştur.

Bölgesel asgari ücret de bu emek rejiminin yeni bir aşamasını ifade etmektedir. Amaç yeni yatırımlar yaratmak değil, mevcut yatırımların işgücü maliyetini daha da aşağı çekmektir. Patron örgütlerinin “rekabet gücü” söylemi de tam olarak bunu ifade etmektedir: Daha düşük ücret, daha yüksek kâr.

Sermayenin Eski Reçetesi

Bölgesel ücret uygulamaları ne AKP’nin ne de Türkiye sermayesinin keşfettiği yeni bir modeldir. Dünyanın birçok kapitalist ülkesinde farklı biçimlerde uygulanmış ya da uygulanmaya çalışılmıştır. Çin’de ücretlerin eyaletlere göre belirlenmesi sermayenin sürekli daha ucuz işgücünün bulunduğu bölgelere yönelmesine yol açarken, ABD’de eyaletler arasındaki ücret farklılıkları özellikle sendikasız bölgeleri büyük şirketler için cazip üretim merkezlerine dönüştürmektedir. Almanya’da ise çoğu zaman örnek gösterilenin aksine güçlü toplu sözleşme sistemi ücret farklılıklarını sınırlandıran temel mekanizmadır.

Bütün bu örneklerin ortak sonucu aynıdır. Kapitalizm, ücret farklılıklarını sermayenin hareket serbestisini artıran bir araç olarak kullanmaktadır. Patronlar açısından bu model maliyet avantajı anlamına gelirken, işçiler açısından daha düşük ücret, daha fazla güvencesizlik ve sınıfın kendi içinde parçalanması anlamına gelmektedir.

Türkiye Bu Deneyi Daha Önce Yaşadı

Bugün “yeni” diye sunulan bölgesel asgari ücret, Türkiye açısından da yeni değildir. Yaklaşık yarım asır önce uygulanmış, beklenen sonuçları vermediği için terk edilmiştir.

1967 tarihli 931 sayılı İş Kanunu’nun ardından hazırlanan Asgari Ücret Yönetmeliği ile bölgesel ücret sisteminin hukuki zemini oluşturuldu ve uygulama 1 Temmuz 1969’da başladı. Türkiye altı bölgeye ayrıldı, ilk etapta 26 il için farklı asgari ücret belirlendi. 1973 yılında sistem genişletilerek tarım ve orman işçileri için de ayrı ücret tarifeleri getirildi.

O dönemde de bugün dile getirilen gerekçelerin aynısı kullanılıyordu. Düşük ücretlerle yatırımların geri kalmış bölgelere yönleneceği, işsizliğin azalacağı ve bölgesel kalkınmanın hızlanacağı iddia ediliyordu. Ancak sonuç tam tersine oldu. Bölgesel ücret farklılıkları ne yatırımları beklenen ölçüde artırdı ne de bölgeler arasındaki gelişmişlik farkını kapattı. Aynı işi yapan işçiler yalnızca yaşadıkları ile göre farklı ücret almaya başladı. Patronlar ise düşük ücret uygulanan bölgeleri tercih ederek sistemi emek maliyetlerini azaltmanın bir aracına dönüştürdü.

Uygulamanın yarattığı eşitsizlikler kısa sürede görünür hale geldi. Aynı üretim sürecinde çalışan işçiler farklı ücretlere mahkûm edilirken, ücret rekabeti işçi sınıfı içinde bölünmeyi derinleştirdi. Sonuçta sistemin beklenen ekonomik faydayı sağlamadığı kabul edildi ve 30 Haziran 1974’te ülke genelinde yeniden tek asgari ücret uygulamasına geçildi. Tarım ve orman işçileri için sürdürülen ayrı uygulama da 1989 yılında kaldırılarak tüm ücretliler için ulusal asgari ücret sistemi benimsendi.

Geçmiş deneyim açıkça göstermektedir ki bölgesel asgari ücret ne işsizliği azaltmış ne yatırımları artırmış ne de bölgesel eşitsizlikleri gidermiştir. Kazanan yalnızca sermaye olmuş, kaybeden ise işçi sınıfı olmuştur.

AKP Neden Yeniden Gündeme Getiriyor?

Bugün AKP iktidarı aynı modeli yeniden dolaşıma sokmaktadır. Bunun nedeni bölgesel kalkınma arayışı değil, derinleşen ekonomik krizin maliyetini sermaye yerine emekçilere yükleme isteğidir.

Yirmi yılı aşkın AKP iktidarı boyunca sermayeye milyarlarca liralık vergi indirimi, teşvik, kredi desteği, ücretsiz arazi tahsisi ve kamu kaynağı aktarılmıştır. Organize sanayi bölgeleri genişletilmiş, yatırım teşvikleri artırılmış, işveren primlerinin önemli bölümü kamu bütçesinden karşılanmıştır. Buna rağmen ne işsizlik kalıcı biçimde azalmış ne bölgeler arasındaki gelişmişlik farkı kapanmış ne de işçiler daha iyi çalışma koşullarına kavuşmuştur.

Çünkü sorun teşviklerin yetersizliği değil, sermayenin kâr mantığıdır. Kapitalist üretim, toplumsal ihtiyaçlara göre değil, en yüksek kârın elde edileceği alanlara yönelir. Bugün yeniden gündeme getirilen bölgesel asgari ücret de bu mantığın devamıdır. Krizin bedeli patronlara değil, işçi sınıfına ödetilmek istenmektedir.

Emek Aynı Ücret Neden Farklı?

Bölgesel asgari ücret savunucularının temel iddiası, Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşam maliyetlerinin farklı olduğu, dolayısıyla ücretlerin de buna göre belirlenmesi gerektiğidir. İlk bakışta teknik ve makul görünen bu öneri, gerçekte işçi sınıfını parçalamaya yönelik ideolojik bir tercihtir. Çünkü ücretler yalnızca yaşam maliyetine göre değil, sermaye ile emek arasındaki güç ilişkilerine göre belirlenir.

Aynı fabrikada aynı makinenin başında çalışan iki işçiden birinin yalnızca farklı bir şehirde yaşadığı için daha düşük ücret alması nasıl açıklanabilir? Bir tekstil işçisinin emeği Gaziantep’te neden İstanbul’dakinden daha değersiz olsun? Bir metal işçisinin ürettiği katma değer Kayseri’de azalıyor mu? Bir sağlık emekçisi Van’da daha az mı emek harcıyor?

Bu soruların hiçbirine ekonomik ya da bilimsel bir yanıt vermek mümkün değildir. Çünkü değişen emek değildir; patronun işçiye ödemek istediği ücrettir. Bölgesel asgari ücret, emeğin değerini değil, sermayenin kârlılığını esas alan bir anlayışın ürünüdür.

Üstelik Türkiye’de asgari ücret uzun yıllardır yalnızca “en düşük ücret” olmaktan çıkmış, fiilen ortalama ücret haline gelmiştir. Milyonlarca işçi asgari ücret ya da ona çok yakın ücretlerle çalışmaktadır. Dolayısıyla asgari ücrette yaşanacak her gerileme yalnızca asgari ücretlileri değil, bütün ücret düzeyini aşağı çekecektir.

Bölgesel Ücret Bölgesel Yoksulluk Demektir

Patron örgütleri düşük ücret uygulamasını “bölgesel kalkınma” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Oysa Türkiye’nin son kırk yılı bunun tam tersini göstermektedir.

Vergi teşvikleri, organize sanayi bölgeleri, yatırım destekleri, ücretsiz arazi tahsisleri ve kamu kaynaklarının sermayeye aktarılması geri bırakılmış bölgeleri kalkındırmadığı gibi, bölgesel eşitsizlikleri de ortadan kaldırmamıştır. Çünkü sermaye yatırımı toplumsal ihtiyaçlara göre değil, en yüksek kârın elde edileceği koşullara göre şekillenir.

Bugün Türkiye’nin hangi iline gidilirse gidilsin emekçilerin ortak sorunu hayat pahalılığıdır. Kira, gıda, ulaşım, enerji ve eğitim giderleri ülkenin dört bir yanında işçi sınıfının gelirini eritmektedir. İstanbul’da yaşamak daha pahalı olabilir; ancak Van’daki işçi de aynı enflasyonun altında ezilmekte, Şanlıurfa’daki emekçi de çocuklarının beslenme ve eğitim masraflarını karşılamakta zorlanmaktadır.

Dahası, bölgesel ücret uygulamasının yalnızca belirli illerle sınırlı kalacağını düşünmek gerçekçi değildir. Bugün “geri kalmış bölgeler” için savunulan düşük ücret, yarın sektörlere, işletmelere ve farklı çalışma biçimlerine yayılacaktır. Böylece düşük ücret bütün ülke için yeni normal haline getirilecektir.

Bu nedenle bölgesel asgari ücret, gerçekte bölgesel kalkınmanın değil, bölgesel yoksullaşmanın adıdır.

Sorun Yalnızca Bölgesel Asgari Ücret Değil, Asgari Ücretin Belirlenme Biçimidir

Bölgesel asgari ücret önerisine karşı çıkmak kadar, bugün uygulanan asgari ücret belirleme yöntemini sorgulamak da gerekmektedir. Çünkü Türkiye’de sorun yalnızca ücretlerin bölgelere göre farklılaştırılmak istenmesi değildir; mevcut asgari ücret de işçilerin ve ailelerinin gerçek yaşam maliyetlerini esas almayan bir anlayışla belirlenmektedir.

Asgari Ücret Yönetmeliği’ne göre asgari ücret; işçinin gıda, barınma, giyim, sağlık, ulaşım, eğitim, kültür ve benzeri zorunlu ihtiyaçlarını günün ekonomik ve sosyal koşulları içinde karşılamaya yetecek en düşük ücrettir. Ancak uygulamada bu ilke uzun zamandır terk edilmiştir. Asgari Ücret Tespit Komisyonu, işçilerin gerçek yaşam maliyetlerini değil, hükümetin ekonomi politikalarını ve işverenlerin maliyet beklentilerini esas almaktadır. Komisyonun yapısı da bu anlayışı yansıtmaktadır. Milyonlarca işçinin yaşamını doğrudan etkileyen kararlar, işçilerin gerçek iradesinin belirleyici olmadığı bir mekanizma içinde alınmaktadır.

Bu nedenle asgari ücret, işçinin ve ailesinin yaşamını sürdürebileceği bir ücret olarak değil, sermayenin katlanmak istediği maliyet sınırları içinde belirlenmektedir.

Oysa asgari ücret, siyasal tercihlere göre yılda bir kez belirlenen bir rakam olmaktan çıkarılmalıdır. İşçilerin alım gücünün korunabilmesi için asgari ücret yılda en az dört kez ve gerçek enflasyon oranında güncellenmelidir. Ücret artışları yalnızca enflasyon karşısında kayıpları telafi etmekle sınırlı kalmamalı; ülkenin yarattığı ekonomik büyümeden işçi sınıfı da hak ettiği payı almalıdır. Verimlilik artışı ve ekonomik büyümenin yarattığı zenginlik yalnızca patronların kâr hanesine yazılmamalı, işçilere refah payı olarak yansıtılmalıdır.

Aynı zamanda vergi sistemi de emekçiler aleyhine işleyen yapısından kurtarılmalıdır. Bugün devlet bütçesinin önemli bir bölümü ücretlilerin ödediği dolaylı vergilerle finanse edilmektedir. Krizin ve vergi yükünün faturası emekçilere değil, sermaye sınıfına çıkarılmalıdır. Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınması ilkesine dayanan artan oranlı bir vergi sistemi hayata geçirilmeli; büyük şirketlerin, finans sermayesinin ve süper zenginlerin servetleri etkin biçimde vergilendirilmelidir.

Sınıfı Bölme Siyaseti

Kapitalizm yalnızca artı-değer sömürüsüyle değil, işçi sınıfını kendi içinde bölerek de egemenliğini sürdürür. Kadrolu işçi ile taşeron işçiyi, kamu emekçisi ile özel sektör işçisini, yerli işçi ile göçmen işçiyi, kadın ile erkeği, genç işçi ile deneyimli işçiyi birbirine rakip haline getiren sermaye, bugün de büyükşehirlerde çalışan işçiler ile Anadolu kentlerinde çalışan işçileri karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır.

Patronlar İstanbul’daki işçiye “Gaziantep’te senden daha düşük ücrete çalışan var” diyecek; Gaziantep’teki işçiye ise “Bu ücreti kabul etmezsen yatırım başka ile gider” tehdidini yöneltecektir.

Oysa işçi sınıfının ortak çıkarı ücretlerin birbirine karşı yarıştırılması değil, birlikte yükseltilmesidir. Bir işçinin düşük ücret alması diğer işçinin ücretini yükseltmez; tam tersine bütün ücretleri aşağı çeker. Bölgesel asgari ücret, işçilerin ortak mücadelesini parçalamayı hedefleyen siyasal bir bölme operasyonudur.

Sonuç

Bugün tartışılan yalnızca asgari ücretin hangi yöntemle belirleneceği değildir. Tartışılan, Türkiye’de nasıl bir emek rejiminin kurulacağıdır. Bölgesel asgari ücret; düşük ücret, güvencesizlik ve örgütsüzlüğü kalıcı hale getirmeyi amaçlayan neoliberal bir saldırıdır. Geçmiş deneyimlerde, dünyadaki örnekler de bu modelin ne işsizliği azalttığını ne de bölgesel eşitsizlikleri giderdiğini göstermektedir. Kazanan her zaman sermaye, kaybeden ise işçi sınıfı olmuştur.

İşçi sınıfının ihtiyacı bölgesel asgari ücret değil ülke genelinde tek bir asgari ücret, gerçek enflasyona göre yılda en az dört kez güncellenen ücretler, ekonomik büyümeden refah payı, adil bir vergi sistemi ve sendikal hakların güvence altına alındığı demokratik bir çalışma yaşamıdır.

Krizin faturası emekçilere değil, sermaye sınıfına ödetilmelidir. Bölgesel asgari ücret sermayenin programıdır. İşçi sınıfının programı ise eşit işe eşit ücret, tek ulusal asgari ücret, örgütlenme özgürlüğü, grev hakkı ve emeğin yarattığı toplumsal zenginlikten hak ettiği payı aldığı bir toplumsal düzen için mücadeledir. Çünkü işçilerin kurtuluşu ücretlerin bölünmesinde değil; sınıfın birliğinde, örgütlü mücadelesinde ve sermayenin saldırılarına karşı ortak direnişindedir.

 

 

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.