Home / Enternasyonal / Röportaj | “Kıbrıs’ta öfkenin önemli ayaklarından biri iradenin yok sayılması”

Röportaj | “Kıbrıs’ta öfkenin önemli ayaklarından biri iradenin yok sayılması”

Kuzey Kıbrıs’ta UBP-DP-YDP koalisyonunun emekçilere yönelik saldırıları karşısında geliÅŸen genel grevi, halkın taleplerini ve AKP’nin Ada’ya rejim ihracının yansımalarını Bağımsızlık Yolu Dış İliÅŸkiler Sekreteri Umut Ersoy ile konuÅŸtuk

Kıbrıs’ın kuzeyinde, meclis işgaline varan bir öfke sokağa döküldü. Öncelikle kitle hareketinde öne çıkan başlıca talepleri bize aktarır mısınız? Halk tam olarak ne istiyor?  Hareket içinde Hayat Pahalılığı Ödeneğini savunma dışında başka ne türden motivasyonlar var?

Bugün sokakta gördüğümüz ve Meclis’in içine kadar taÅŸan öfke, aslında hükümete karşı birikmiÅŸ tepkinin dışavurumu. Elbette, çıkış noktası enflasyon karşısında eriyen maaÅŸ ve ücretleri koruyabilmek için Hayat Pahalılığı ÖdeneÄŸi’ni savunmak, ancak kitle hareketinin motivasyonu bununla sınırlı deÄŸil. Sokaktaki temel motivasyonlardan biri toplumsal desteÄŸini çoktan yitirmiÅŸ hükümetten kurtulma arzusu. Hükümete yönelik toplumsal öfkenin birkaç  ayakta yükseldiÄŸini söyleyebiliriz. Birincisi bu hükümetin daha en başından Kıbrıslı Türklerin iradesi hiçe sayılarak, Ankara’nın müdahalesiyle kurulmuÅŸ olmasıdır. LefkoÅŸa ile Ankara hükümetleri arasında tarihsel olarak zaten asimetrik bir iliÅŸki bulunuyor. Fakat hükümetin büyük ortağı Ulusal Birlik Partisi’nin kurultayına yapılan müdahaleyle en düşük oyu alan adayın önce partinin başına, ardından da baÅŸbakanlığa getirilmesi, bu hükümetin meÅŸruiyet krizini daha kuruluÅŸ anında açığa çıkarmıştı. Hükümetin 2022 yılından bugüne kadar geçen süre içerisinde Ankara’dan gelen talimatlar doÄŸrultusunda hareket ettiÄŸini açıkça ortaya koyması da tepkinin büyümesine neden oldu. Dolayısıyla halkın öfkesinin önemli ayaklarından biri iradesinin yok sayılmasıdır.

Bir diğer neden ise son yıllarda ekonominin bir bütün olarak büyümesine rağmen emekçilerin yoksullaştırma sürecinden geçmesi, yani yaşanan paylaşım krizidir.  Özelleştirmeler hız kazanmış, kamusal eğitim, sağlık, enerji ve ulaşım gibi temel hizmetler hem geriletilmiş hem de piyasaya açılmıştır. Ada’nın en yeşil bölgeleri, inşaat sermayesinin talanına açılırken; yapılan yeni binalar için dışardan talep yaratılmaya çalışılması bir yanda duruken diğer tarafta emekçiler yükselen kira fiyatlarıyla boğuşuyor. Neoliberal talan siyasetinin pek çok tezahürü kitlelerdeki öfkeyi artıran sebeplerin başında geliyor.

Hükümetin ardı arkası kesilmeyen skandallarla anılıyor oluÅŸu ise bir baÅŸka neden. Milletvekilleri, Meclis baÅŸkanı ve baÅŸbakana yakın partililer baÅŸta olmak üzere pek çok isim, uzun süredir gündemi meÅŸgul eden sahte diploma skandalıyla birlikte anılır oldu. BaÅŸbakanlık müsteÅŸarından Merkezi İhale Komisyonu’na uzanan yolsuzluk ve rüşvet soruÅŸturmalarına her gün bir yenisi ekleniyor. Hükümetin toplumsal desteÄŸini ciddi biçimde kaybetmiÅŸ olmasına raÄŸmen tartışmalı düzenlemeleri hayata geçirmeye devam etmesi de öfkeyi büyütüyor. 3600 dönümlük Orman arazisinin İTÜ’ye devredilmesi, fiber optik protokolü üzerinden iletiÅŸim altyapısının Telekom ÅŸirketine peÅŸkeÅŸ çekilmesi, Ankara’nın dayatmalarıyla eÄŸitimin siyasal İslamcı bir yolda muhafazakârlaÅŸtırılmasının bir örneÄŸi olarak ikinci bir İlahiyat Koleji protokolünün imzalanması ve ceza yasası ile biliÅŸim suçları yasasında yapılmak istenen deÄŸiÅŸikliklerle sansür ikliminin derinleÅŸtirilmek istenmesi… Daha sayılabilecek pek çok halk düşmanı uygulama tepkinin birikmesinde etkili oldu. Üstelik hükümetin süreç boyunca izlediÄŸi tutum da öfkeyi daha da artırdı. BaÅŸta sendikalarla görüşerek uzlaşı aranabileceÄŸi izlenimi verilmiÅŸti, ancak bir yandan pazarlık yürütülürken diÄŸer yandan Meclis açık olmasına raÄŸmen Bakanlar Kurulu eliyle yasa gücünde kararname çıkarılarak Hayat Pahalılığı ÖdeneÄŸi’ni kesen düzenleme geçirildi. Bu durum halkta aldatılmışlık duygusunu derinleÅŸtirdi ve öfkenin Meclis’in içine kadar taÅŸmasına yol açtı. Åžu anda kararname geri çekilmiÅŸ olsa da, süreç hükümeti ciddi biçimde kilitlemiÅŸ durumda. Hükümet partileri içinde çatlaklar oluÅŸtu, özellikle Ulusal Birlik Partisi’nin kendi içinde de zaten bir süredir devam etmekte olan bölünme derinleÅŸti.

Emekçinin partisi Bağımsızlık Yolu Dış İlişkiler Sekreteri Umut Ersoy

Kuzey Kıbrıs hükümeti kronikleÅŸmiÅŸ “bütçe açığı” gerekçesiyle meÅŸrulaÅŸtırmaya çalışıyor. Sizce bu teknik açıklama gerçeÄŸi ne kadar yansıtıyor? Kuzey Kıbrıs hükümetinin bu hamlesinin gerçek hedefi ve nedeni nedir?

Öncelikle bu konuda hükümetin gayet çelişkili açıklamalar yaptığını söylemek lazım. Bir taraftan hayat pahalılığı ödeneğini kesme adımını duyururken, buna gerekçe olarak savaşın petrol fiyatlarını artırmasını gösterdiler. Geleceğe dönük olarak alım gücünü korumak, emekçileri korumak için birtakım tedbirler aldıklarını söylediler. Öbür tarafta ise bütçe açığını gerekçe gösterip maaşlarda kesintiye gitmeye çalışan bir yaklaşım var. Bu zaten başlı başına çelişkili bir tablo oluşturuyor. Eğer gerçekten ekonomik bir daralma ya da kriz öngörülüyorsa, neden akla ilk gelen şey emekçinin cebinden kesmek oluyor? Dolayısıyla hükümetin söylemleri elbette inandırıcı değil. Öte yandan ortada bir bütçe açığı olduğu da açık. Ama burada asıl mesele, rejimin bütçeyi sürekli giderler üzerinden konuşmasıdır. Halbuki bütçenin bir de gelirler tarafı var. Rejim siyaseti bu tarafı hiçbir zaman konuşmak istemiyor. İster mevcut hükümet olsun ister önceki hükümetler, bütçeyi hep giderler üzerinden ve özellikle de maaşlar üzerinden tartışmayı tercih ederler. Ne sermayeden toplanmayan vergiler ne de sermayeye yine bütçeden akan teşvikler konuşulmayan başlıklar arasında yer alır. Mesela servet sahiplerinden yüksek oranlı artan gelir vergisi alınıyor mu? Kurumlar vergisi gerçekten toplanıyor mu? Kıbrıs’ın kuzeyindeki ekonomi son yıllarda yüzde 7,5-8,5 bandında büyümüş olmasına rağmen, bu büyümenin vergi toplama noktasında kamu maliyesine yansımadığını çok net biçimde görüyoruz. Forbes listesine girmiş ultra zenginlerin isimleri buradaki vergi listelerinde görünmüyor. Pek çok devasa şirketin zarar beyan ettiğini ya da vergi vermediğini görebiliyoruz. Affedilen vergi borçlarını veya teşvik adı altında yapılan muafiyetleri saymıyorum bile. Hükümetin meseleyi yalnızca bütçe darlığı ve giderler üzerinden tartışmasının bir nedeni de kamu emekçileriyle özel sektör emekçileri arasında bir gerilim yaratıp işin içinden sıyrılmak.

Kıbrıs’ın kuzeyinde kamu alanında güçlü bir sendikal örgütlülük var. Özel sektörde sendikalaşma ise neredeyse yok denecek kadar az; oran %0,5 ile %1 arasında değişiyor. Özel sektör emekçileri güvencesizlik, düşük maaşlar, çok uzun çalışma saatleri ve saymakla bitmeyecek kadar ağır bir sömürü altında yaşıyor. Ama hükümet, özel sektör emekçisinin yaşadığı öfkeyi gerçek adresinden, yani patronlardan, saptırıp doğrudan kamu emekçilerine yöneltmeye, yani mücadeleyi bölmeye çalışıyor. Bunu da kamu maaşlarını sürekli tartışma konusu yaparak yapıyor.

Özellikle Emekçinin Partisi Bağımsızlık Yolu olarak biz, 2010’lu yılların ortalarından itibaren özel sektörde sendikalaşmanın önünü açacak olan 10 ve üzeri işyerlerinde sendikasız işçi çalıştırmanın yasaklanması, asgari ücretin en düşük kamu maaşına eşitlenmesi, ultra zenginlere servet vergisi gibi talepler etrafında çeşitli mücadeleler yükselttik. Bunun sendikal alana da yansımaları oldu. 2020’li yıllarda sendikaların özel sektör emekçilerinin çıkarlarını savunma yönünde daha fazla basınç oluşturmasıyla birlikte Hayat Pahalılığı Ödeneği, asgari ücret belirlenirken de dikkate alınan bir ölçüt haline gelmeye başladı. Bu anlamda Hayat Pahalılığı Ödeneği yalnızca kamu emekçilerini değil, özel sektör emekçilerini de ilgilendiren bir konu oldu. Eylemlerde de bu boyutu ön planda tutmaya özen gösteriyoruz. Özel sektör emekçileriyle kamu emekçileri arasında bir gerilim yaratılmasına engel olmak ve öfkeyi gerçek sorumlulara yöneltmek bu anlamda çok önemli. Krizin faturasını krizi yaratanlara, yani sermaye kesimine, kesmek gerekiyor.

Eylemlerin sürükleyici gücü olan sendikaların bu süreçteki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sendikal liderlik, tabandan gelen bu öfkeyi sonuna kadar götürebilecek mi? Mevcut sendikal durumu bize biraz anlatır mısınız?

İçinden geçmekte olduğumuz süreçte, ellerindeki güç ve hazırlık düzeyi düşünüldüğünde, süreci götürebildikleri ölçüde iyi yönettiklerini söylemek gerekiyor. Çünkü burada oldukça geniş bir toplumsal kesimden söz ediyoruz. Üstelik yalnızca sokakta olanlarla değil, çeşitli nedenlerle sokakta olamayan özel sektör emekçileriyle ve piyasanın daralmasından ve sermaye yoğunlaşmasından doğrudan etkilenen küçük esnafla da bir ittifak kurulması gerekiyor. Hükümete dönük öfke artık tabanda taşmış ve büyümüş durumda. Sendikalar da bu öfkeyi tabandan örgütlemek, doğru hedeflere yönlendirmek için önemli bir çaba ortaya koyuyor. Ancak eğer hedef bu hükümetten kurtulmaksa, bunun yalnızca sendikaların, üstelik sadece sendikal mücadeleyle başarabileceği bir iş olmadığını da söylemek lazım. Bu öfkenin aynı zamanda siyasal bir önderlikle ve somut talepler etrafında şekillenmiş, kurucu ve dönüştürücü bir siyasal programla buluşması gerekiyor. Ne yazık ki şu anda böyle bir siyasal önderliğin ortaya çıktığını söyleyemeyiz. Bugün hükümete yönelik öfke, hayatın doğal akışı içinde Cumhuriyetçi Türk Partisi’ni ana muhalefet olarak bir alternatif gibi öne çıkarıyor. Fakat karşımızda mevcut yapısal sorunlara hangi somut çözümleri önerdiğini açık biçimde anlatan bir Cumhuriyetçi Türk Partisi de yok. Daha çok hükümetin kendi kendini zora sokmasını, sermayenin ve Ankara’daki egemenlerin önünde bir paratoner gibi bütün öfkeyi üzerinde toplamasını izleyen, kriz böyle yönetilmez demekle yetinen, seçimle birlikte hükümet koltuklarına oturmayı bekleyen bir çizgi görüyoruz. Bu nedenle, sorunların kökeninde ne var, neyin farklı yapılması gerekiyor, emekçiler hangi talepler etrafında birleşmeli ve neye karşı mücadele etmeli gibi temel sorular büyük ölçüde cevapsız bırakılıyor. Böyle olunca da sendikaların ortaya koyduğu eylemlerin siyasal koordinasyonunu ve önderliğini üstlenen bir hat oluşmuyor. Bu da kitle hareketinde biriken enerjinin yükselmesine ve hükümeti gerçekten geriletebilecek ya da devirebilecek alternatif bir öznenin ortaya çıkmasına katkı sunmayan bir sonuç yaratıyor.

Bağımsızlık Yolu Partisi bu süreçte ne öneriyor?

Bağımsızlık Yolu bu süreçte yaşanan krizin aslında bilinçli sınıfsal bir tercih olduğunu görünür kılmaya çalışıyor. Biz, kriz dönemlerinde sermayenin nasıl görünmez hale getirildiğini, buna karşılık alınan tedbirlerle bedelin doğrudan emekçilere ödetilmeye çalışıldığını teşhir ediyoruz. Yani krizi çözme biçiminin açıkça sınıfsal bir tercihe dayandığını göstermeye ve buna karşı somut talepler etrafında bir mücadele örmeye çalışıyoruz. Bu çerçevede uzun yıllardır savunduğumuz ultra zenginlere artan oranlı servet vergisi uygulanması talebi bugün de en temel başlıklardan biri. Servet vergisi ile bir kaynak yaratılarak kamusal sağlık, eğitim, toplu taşıma, barınma, enerji ve benzeri alanlarda halkın temel ihtiyaçlarının karşılanmasını mümkün kılacak kamucu bir perspektifi savunuyoruz. Bunun yanında, özel üniversitelere ve özel okullara verilen teşviklerin tamamen kaldırılması gerektiğini söylüyoruz. Kurumlar vergisinden muaf tutulan bu kurumların, kurumlar vergisi ödemesi gerektiğini savunuyoruz. Aynı şekilde büyük otellere tanınan imtiyazların, teşviklerin ve vergi muafiyetlerinin kaldırılmasını savunuyoruz. Genel olarak üretken olmayan sermaye kesimine teşvik uygulamasının son bulması gerektiğini belirtiyoruz. Enerji alanında ise AKSA’yla yapılan alım garantili sözleşmenin derhal feshedilmesini ve Kalecik Santrali’nin kamulaştırılmasını savunuyoruz. Bunun hem üretim maliyetlerini hem de temel işletme giderlerini azaltacağını, böylece enflasyonist baskıyı hafifleteceğini söylüyoruz. Aynı zamanda konut bütçelerini rahatlatmak için 250 kWh’ye kadar elektriğin bütün konutlara ücretsiz verilebileceğini dile getiriyoruz. Sağlıkta, bütçenin özel hastanelere sevkler yoluyla aktarıldığını söylüyoruz ve bunun durdurulması için kamusal sağlığa doğrudan yatırım yapılmasını savunuyoruz. Sosyal sigortalarda ise primlerin gerçek maaşlar ve ücretler üzerinden toplanması gerektiğini ifade ediyoruz. Bunun yanı sıra, inşaat sermayesine getirilen vergi aflarının kaldırılmasını, fiber optik protokolünün iptal edilmesini talep ediyoruz. Ercan Havalimanı’nın kamulaştırılmasını, sendikasız işçi çalıştırmanın yasaklanmasını ve asgari ücretin en düşük kamu maaşına eşitlenmesini de ağzımızdan düşürmüyoruz. Kısacası hem yaşadığımız krizin sınıfsal karakterini teşhir etmeye hem de emekçileri somut bir program etrafında örgütlemeye çalışıyoruz.

Türkiye’de AKP iktidarının emekçilere dayattığı ağır ekonomik faturanın Kıbrıs’a yansıması nasıl oluyor? Türkiye egemenlerinin sürekli “besleyen/veren el” olduÄŸu yönündeki ideolojik söylemine karşın; bu süreç Kıbrıs halkının elinden neleri alıyor, sizden neler götürüyor?

Ankara hükümetlerinin Kıbrıs’ın kuzeyi için bir çeÅŸit IMF rolüne soyunduklarını söylersek yanlış olmaz. Pek çok dayatma, Ankara ile imzalanan mali iÅŸbirliÄŸi protokolleri aracılığıyla gerçekleÅŸiyor. Neoliberal politikaların büyük çoÄŸunluÄŸu da bu protokoller üzerinden Kıbrıs’a zorla empoze ediliyor. Dolayısıyla Türkiye’deki emekçilere dayatılan yük ile buradaki emekçilere dayatılan yük aslında ortak bir kaynaktan besleniyor. EmeÄŸin güvencesizleÅŸtirilmesi, yoksullaÅŸtırma, kamusal hizmetlerin piyasalaÅŸtırılması gibi bu sürecin sayamayacağımız kadar çok somut örneÄŸini oluÅŸturuyor. Kaynak transferi elbette bu sürecin bir baÅŸka ayağı. Bu baÄŸlamda en çarpıcı örnek, Cemil Kazancı’nın ÅŸirketi AKSA üzerinden yaÅŸanan kaynak transferidir. Burada neredeyse muazzam bir soygun söz konusu. Kamunun kaynakları, son derece haksız ve kıyak dolu bir sözleÅŸmeyle doÄŸrudan Cemil Kazancı’ya aktarılıyor. Milyar dolarlarla hesaplanan kaynak transferinden bahsediyoruz. Enerji alanında bağımlılık iliÅŸkisinin derinleÅŸmesi ise bir baÅŸka sorun. Benzer bir tablo, özelleÅŸtirilerek satılan Ercan Havalimanı için de geçerli. Emrullah Turanlı’nın ÅŸirketine tanınan vergi muafiyetleri ve benzeri kıyaklarla neredeyse bütün havayolu ulaşım gelirleri aynı havuza akıtılıyor. Bu bahsettiÄŸim örnek, AKP’ye yakınlığı ile bilinen sermaye çevreleri. Öte yandan içeride ise bizim gerçek iktidar olarak iÅŸaret ettiÄŸimiz yerli sermaye kesiminin, Ankara ile ve bu neoliberal dayatmaların taşıyıcısı olan protokollerle tam bir iÅŸbirliÄŸi içinde olduÄŸunu görüyoruz. Gelip geçen hükümetleri istikrarlı biçimde destekleyen bu yerli egemen blok, Ankara’nın içerideki iÅŸbirlikçileri olarak iÅŸlev görüyor. Bir yandan teÅŸvik ve muafiyetlerle şımartılırken, güvencesizleÅŸtirilmiÅŸ emek rejimiyle birlikte sömürüsnü katlıyor. Bunların yanı sıra, dinsel gericilik de Ankara’nın Kıbrıs’a ihraç ettiÄŸi önemli bir araç haline gelmiÅŸ durumda. Kıbrıslı Türklerin kendine özgü bir inanç kültürü var. İnanma ve inanmama biçimleriyle bunu özgürce yaÅŸayan bir toplumsal pratik mevcut. Tarikat ve cemaat örgütlenmeleri aracılığıyla bu alana doÄŸrudan müdahale ediliyor. Toplum bunu kolay kolay içselleÅŸtirmiyor ve bu dayatmalara karşı ciddi bir tepki yükseliyor. Kıbrıs’ın kuzeyi her zaman Ankara hükümetlerinin etki alanında olmuÅŸtur, bu yeni bir ÅŸey deÄŸil. Ancak AKP iktidarı hem çok uzun sürdü hem de son dönemde Kıbrıs’ın üzerine o kadar yüklendi ki bu sürecin bıraktığı tahribat niteliksel olarak farklı bir boyut kazandı.

Türkiye gündeminden düşmeyen çeteleÅŸme, ÅŸiddet ve kara para trafiÄŸi tartışmalarının odağında çoÄŸu zaman Kıbrıs bir “merkez” olarak anılıyor. AKP rejiminin bu derin ve kirli iliÅŸkiler ağının Kıbrıs’ın kuzeyindeki toplumsal yapıya, siyasete ve güvenliÄŸe yansımaları nelerdir? Bu “rejim ihracı” ile nasıl mücadele edilebilir?

Kıbrıs’ın kuzeyi bugün bir kara para aklama merkezi haline gelmiÅŸ durumda. Kumarhaneler, inÅŸaat ve emlak sermayesi, oto galeriler ve bahis ÅŸirketleri üzerinden örgütlenen muazzam bir yeraltı sermayesi burada at koÅŸturuyor. Dünyaya entegre olamayan, izole edilmiÅŸ bir coÄŸrafya olduÄŸu için herhangi bir denetleme mekanizmasının da dışında kalıyor. Bu boÅŸluk Ankara hükümetlerinin Kıbrıs’ın kuzeyini kendi arka bahçesi olarak kullanabilmesine zemin hazırlıyor. Öte yandan Kıbrıslı Türkler, seçimlere müdahaleden yaÅŸam biçimlerine yapılan baskılara kadar uzanan geniÅŸ bir kuÅŸatmayla karşı karşıya. İşbirlikçi hükümetler ve yerli egemen blok eliyle bu baskı katmerleÅŸiyor. Bu bunalımın toplumda karşılık bulduÄŸunu, geçen yıl yaÅŸanan dinsel gericilik karşıtı geniÅŸ çaplı kitlesel eylemlerde açıkça gördük. Dikkat çekici olan ÅŸu: Bu tepkiler artık yalnızca çözüm ve birleÅŸmeyi savunan kesimlerden deÄŸil, Kıbrıs sorununda farklı pozisyonlar alan siyasal yelpazenin çok daha geniÅŸ bir kesiminden yükseliyor. Bu rejim ihracıyla mücadelenin enternasyonalist bir dayanışmayla verilecek sınıf mücadelesinden geçtiÄŸini düşünüyoruz. Özellikle bugün küresel ölçekte yaÅŸanan süreç düşünüldüğünde, halkların kardeÅŸliÄŸini ve sınıfsal ortaklığı ön plana çıkarmak, sorunlarımızın temelinde aynı sınıfın egemenliÄŸinin ve çıkarlarının yattığını teÅŸhir etmek ve bu zeminde halkların mücadelesini ortaklaÅŸtırmak hayati önem taşıyor. FaÅŸizmin yükseldiÄŸi, emperyalist saldırganlığın bu denli azgınlaÅŸtığı bir tarihsel eÅŸikte egemenlerin karşısına sınıf mücadelesiyle çıkmak ve bunu enternasyonalist bir perspektiften, tüm işçilerin ortak savaşımını birleÅŸtirerek egemenlerin kapısına götürmek gerekiyor. Bu ablukadan ancak bu yolla çıkabileceÄŸimizi düşünüyoruz.

 

https://sosyalistgundem.com/kibrista-emekciler-eylemde/

 

 

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir