- 1 Mayıs’ın Ardından – Demet Koca - Mayıs 7, 2026
- Azeri Gazeteci Mammadli’ye Kumpas Davasında 6 Yıl Hapis - Nisan 21, 2026
- Röportaj | “Kıbrıs’ta öfkenin önemli ayaklarından biri iradenin yok sayılması” - Nisan 17, 2026
Bu yazıda, 2026 1 Mayıslarının örgütlenemeyişi ve sendikaların içine düştüğü durum karşısında taban inisiyatiflerinin neden hayati olduğundan söz etmeye çalışacağız.
Aslında bu yeni bir durum değil. Yıllardır ya görev icabı yapılan mitinglere ya da bitmek bilmeyen alan tartışmalarına sıkışmış 1 Mayıslar… Peki gerçekten neydi 1 Mayıs? Emekçilerin 8 saatlik iş günü için verdikleri mücadelenin, 140 yılı aşkın süredir devam eden uluslararası eylem günü değil miydi? 1976’da yükselen sınıf hareketi ve gençlik mücadelesiyle zirveye çıkan devasa mitingler… Katliamlar, yasaklar… Dövüşerek kazanılan alanlar, Taksim Meydanı… 1996 1 Mayıs’ı… Yine dövüşürken öldürülenler… 2011-2012… Israr, hep ısrar.
Peki bu ısrarın arkasında ne vardı? Sınıfla bütünleşmek, onun gücünü örgütlemek ve birlikte hareket etmek. 1 Mayıs, bir güne sıkışan bir geçit töreni değildir. Öncesinde emekçi halkın beklentilerinin somut taleplere dönüştüğü, mahallelerde, işyerlerinde ve üniversitelerde çalışmaların kitleselleştiği bir kampanya süreci olarak örgütlenmelidir. Bugün ise 1 Mayıs, neredeyse sıradan bir takvim gününe indirgenmiş durumda.
Nisan 2026 boyunca sınıf mücadelesi adına iki önemli eylemlilik yaşandı. İlki, okullarda yaşanan katliamların ardından öğretmenlerin başlattığı grevler, nöbetler ve eylemlerdi. İkincisi ise maden işçilerinin açlık grevleriydi. Her ikisinin de merkezi Ankara’ydı. Başkentte öğretmenler, kamu emekçileri, öğrenciler, maden işçileri ve aileleri parkları ve meydanları doldurdu.
Ancak bu birikim 1 Mayıs meydanlarına yansımadı, yansıtılamadı. Öğrenci-öğretmen-veli kortejleri kurulamadı; ülkenin dört bir yanında insanlar madenci baretleriyle alanlara taşınamadı. Oysa bunlar zor değil, aksine son derece mümkün ve örgütlenebilir şeylerdi. Sadece benim aklıma gelmiş olamaz, değil mi? Tam da bu yüzden, tabanda dalga dalga yayılacak bir örgütlenme hattına ihtiyaç var; mahallelerden fabrikalara, sendikalardan üniversitelere kadar her yerde yüz yüze ve sürekli bir çalışma yürütülmeden bu birikim alanlara taşınamaz.
Ya da ülkenin en yakıcı gündemi olan yoksulluk. Asgari ücret açlık sınırının altında, emekli aylıkları asgari ücretin bile gerisinde… “Derhal ara zam” talebiyle binler, on binler meydanlara akamaz mıydı? Elbette akardı. Ama bunun için örgütleyecek bir sendikal irade, net bir politik hat gerekir. Ne yazık ki ortada ne böyle bir irade ne de bu meseleyi gerçekten dert edinen bir yapı var. Oysa sürekli işlenecek, geniş kesimleri yakalayan somut talepler—tüm ücretlere ara zam, mülakatların kaldırılması, eğitim ve sağlıkta kitlesel kamu istihdamı gibi—1 Mayıs’ı gerçek bir sınıf kaldıracına dönüştürebilirdi. yüz binlerce kişinin doldurduğu meydanlar, egemenleri ve patronları tedirgin etmeye yeterdi. İktidarı köşeye sıkıştıracak ve sınıfa güven kazandıracak olan da tam olarak böyle bir güçtür.Üstelik bu yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir mücadeledir. Sendikal hakların, grev hakkının, örgütlenme ve ifade özgürlüğünün hedef alındığı bir dönemde, güçlü bir 1 Mayıs bu baskı düzenine karşı da etkili bir yanıt olacaktır.
Peki tüm bunların yerine neyi tartışıyoruz? Kürsüye kim çıkacak, kim çıkmayacak… Hangi meydanda olunacak… Sonuç: Günü bile kurtaramayan, ritüele dönüşmüş 1 Mayıslar.
DİSK Genel Merkezi’nin Ankara’ya taşınmasına itiraz eden sendikalar oldu. Ama gerçekten mesele bu muydu? DİSK İstanbul’dayken sınıfın gerçek gündemiyle ne kadar ilgileniyordu? “Asgari ücret mitingi” adı altında yapılan etkinlikler bile bu yıl işçi sınıfının başkenti İstanbul’da dahi düzenlenmedi. Peki İstanbul’da kalan sendikalar neyi, ne kadar örgütleyebildi? Artık gerçekten samimi bir değerlendirme yapmaya ihtiyaç var.
Ya da KESK… Kamu emekçilerinin mücadelesiyle kurulan, ancak her yıl etkisi gerileyen bu yapı, bugün barış gündemi dışında neredeyse hiçbir şey söylemiyor. Genel kurullarında “sınıf mücadelesinin zamanı geçti” diyen bildiriler dolaşıyor. Sahada ise arkadaşlarımızı giderek daha az görür olduk.
Öte yandan bağımsız sendikaların tekil düzeyde yürüttüğü eylemler ve elde ettiği sınırlı başarılar da bu tabloyu değiştirmiyor. Dar grupçu yaklaşımlar ve parçalı mücadele pratikleri, sınıfa güç kazandırmıyor. Tek tek çıkışlar, ortak bir hatta birleşmediği sürece kalıcı bir sonuç üretmiyor .
Bu parçalanmışlık içinde alan tartışmaları da olması gereken ana gündemin yerini alıyor. Taksim elbette önemlidir; ancak alanı kazanmanın yolu, mücadeleyi büyütmekten ve kitleselleşmeden geçer. Bundan önce olduğu gibi.
Tüm bunları, İstanbul 1 Mayıs’ını Kadıköy’de karşılayan biri olarak söylüyorum: Mesele sendikal bürokrasinin arkasına takılmak değil; mesele, 1 Mayıs’a gelebilecek işçilerin yanında durmak.
Son altı aydır sürdürmeye çalıştığımız Asgari Ücret İnisiyatifi’nin de hedefi bu: Asgari ücreti, yani halkın gerçek gündemini konuşmak, görünür kılmak ve meydanlara taşımak. Bu çabayı memleketin dört bir yanına yaymak ise hepimizin sorumluluğu. Sokakta bunun karşılığını görüyoruz. “Derhal ara zam” talebi etrafında birleşildiğinde, yoksul emekçi halkın sözünü her yerden duyurmak mümkün. Bu hattın gerçekten kurulabilmesi halinde, İstanbul’da ve ülkenin dört bir yanında milyonları harekete geçirmek de ulaşılmaz bir hedef değildir.
Bugün yapılması gereken açıktır: Parçalı ve dağınık çıkışlar yerine, tek bir gündem etrafında birleşen ortak bir mücadele hattı örmek. Çünkü sendikalarda örgütlü işçiler ile sendika yönetimleri arasındaki mesafe giderek büyüyor. Bu kopuş yalnızca bir temsil krizine değil, aynı zamanda sendikaların inandırıcılığının aşınmasına yol açıyor.
Bu durumdan yakınanlar için çözüm de nettir: Taban inisiyatiflerini güçlendirmek ve söz-yetki-karar süreçlerini yeniden işçilere kazandırmak. Sendikal bürokrasiyi sarsacak ve sendikaları yeniden gerçek mücadele örgütlerine dönüştürecek olan da bu iradedir. 1 Mayıs’tan çıkarılacak ders, bu örgütlülüğü büyütmek ve kalıcı hale getirmektir.
Söz ancak o zaman gerçek sahiplerine geçer. Ve ancak o zaman bu söz, sendikal sınırları aşarak bütün memlekete yayılacak bir güce dönüşür.Bugün ihtiyaç olan şey, günü kurtaran değil geleceği kuran bir mücadele hattıdır.
Bu mücadeleyi yürütmek ve büyütmek için emekçi halkmızı partimiz SEP saflarında mücadelede yoldaş olmaya davet ediyoruz.













