Başta Hamas olmak üzere Filistin direniş örgütlerinin 7 Ekim 2023’te İsrail devletine karşı yürüttüğü operasyon ve sonrasında Filistinlilere karşı başlatılan Siyonist soykırım yalnızca politik ve askeri açılardan değil, dünya genelinde kültürel tartışmaların da merkezine oturmaya devam ediyor. Özellikle Filistin’de yaşananlara rağmen, egemenlerin İsrail’in her adımını koşulsuz savunmalarının yarattığı gerilim kaçınılmaz bir şekilde uluslararası sanat ve kültür kurumlarına da nüfuz etmiştir. Süreç içerisinde ilgili sanat ve kültür kurumları Filistin bağlamında sembolik dışlama ve dolaylı sansür pratikleri sergilerken, bunun en görünür örneklerinden biri Berlinale oldu.
2024 yılından beri Almanya’nın Filistin özelindeki resmi politikaları ile paralel bir tutum sergileyen festival aynı yıl açılış basın açıklamasında geçtiğimiz yıllardan farklı olarak ifade özgürlüğünü temel değerleri arasında kapsam dışında bırakmıştı. Soykırım kitlelerce daha da bilinirlik kazandıkça festival yönetimi Filistin ile dayanışma içinde olan katılımcıları korumayacağını açıkça ortaya koydu. Festival içindeki Siyonizm karşıtı söylemler ise Alman siyasetçiler tarafından antisemitik olduğu gerekçesiyle hedef gösterildi. 74. Berlin Film Festivali’nden bu yana tırmanan gerilim eski ve mevcut katılımcılar tarafından yoğun bir tepkiyle karşılaştı. Geçtiğimiz son iki yılda büyük bir kararlılıkla örgütlenen boykot festivalin meşruiyetini tartışmaya açtı. Açık mektuplar, çağrılar ve imza kampanyaları vasıtasıyla harekete geçen yüzlerce sinemacı filmlerini ya programlardan çekti ya da festivalin bizzat içinde bulunarak Filistin’deki soykırımı işaret etti. Büyük bir çoğunluk boykotu desteklerken festivale politik mesaj verme amaçlı katılım ise hala bir tartışma konusu.
Peki bütün bunların gölgesinde bu yıl 76.sı düzenlenen Berlin Film Festivali’nde neler oldu? Geçtiğimiz haftalarda ödüllerin sahiplerini bulmasıyla son bulan festival oldukça çalkantılı geçti. Sudanlı sinemacıların iltica edebilme ihtimalini öne sürerek vize başvurularının kabul edilmemesi de festival etrafındaki tartışmaları büyüten gelişmelerden biri oldu. Yine bir açılış basın konferansında Ukrayna ve İran ile dayanışma çağrılarına karşın Filistin’in dışlanması üstüne gelen soruya bu yılki jüri başkanı Wim Wenders sinemanın politikanın dışında kalması gerektiği şeklinde cevap verdi. Bu söylemin benzerleri ise diğer katılımcılar tarafından tekrarlanmaya devam etti. 1951’deki kuruluşundan itibaren Berlin’in gerek konumu gerek tarihsel bağlamından doğru amacı özgür dünyanın vitrini olmak olan festival 2024 senesine kadar politik sinemaya kucak açıyordu. Festivalin tarihsel olarak insan hakları, göç, kimlik ve toplumsal cinsiyet temalarına verdiği önem göz önüne alındığında bir direniş olarak var olan sinemanın politikadan uzaklaştırılması gerektiği düşüncesi kuruluş mantığına açık şekilde ters düşmektedir.
Ne var ki jüri kanadı ve katılımcılar tarafından defalarca kez tekrarlanmış apolitik sinema övgüleri ana yarışmanın en prestijli ödüllerini Türkiye siyaseti ile derin bir ilişki kuran iki filmin eve götürmesiyle beraber pratikte boşa düştü. Tiyatro sanatçısı muhalif bir çiftin hayatının bir gösteriden sonra evlerine gelen sarı zarflar ile tamamen değiştiğini ele alan İlker Çatak imzalı Sarı Zarflar filmi Altın Ayı’nın sahibi oldu. Berlin’in Ankara Hamburg’un İstanbul’a dönüştüğü bu filmde konum tercihleri ise basın konferanslarında sıkça soru işareti oluşturdu. Bu soruların muhatabı olan filmin başrol oyuncusu Özgü Namal mekansal tercihin bir zorunluluk değil estetik bir karar olduğunu ifade etti. Ancak bu yanıt tartışmayı sona erdirmektense daha da alevlendirdi. Zira filmin mekansal tercihi, Türkiye’ye yöneltilen eleştirinin somut bağlamını silikleştirmekte anlatıyı spesifik bir gerçekliğe temas etmekten uzaklaştırmaktadır. Türkiye’deki otoriterleşme sürecinden beslenen film, bu deneyime coğrafi ve siyasal adını koymadıkça ve prodüksiyon sırasında kendi konfor alanından çıkmadıkça bazı şeylerin riskini azaltan bir strateji olarak kafaları karıştırıyor. Bu noktada estetik tercihle prodüksiyon kolaylığı arasındaki sınır doğal olarak bulanıklaşıyor. Mekânın sembolik olduğu savı, eleştirinin karşılığını askıya alırken, politik cesaret sorusunu da kaçınılmaz biçimde gündeme getirmiş bulunuyor. Fakat film bu hamlesiyle otoriterleşme sürecinin yalnızca Türkiye ile sınırlı kalmadığını Almanya’nın da benzer işleyişlere sahip olduğunu parmakla göstermiş de oluyor.
Bahsi geçen filmlerden bir diğeri ise Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş. Gümüş Ayı ödülünü kazanan film, yönetmenin 2009 senesinde 44 kişinin katledildiği Bilge Köyü katliamından etkilenmesi üzerine bir katliam filmi nasıl çevrilebilir sorusuna yanıt arıyor; bir Kürt köyündeki toprak çatışmasını merkezine alırken Emin Alper’in ödül töreninde yaptığı konuşma ise diğer sinemacıların aksine steril söylemlerin arkasına saklanmadan gerçekleşti. Bir grubun başka bir grubu ortadan kaldırma sürecini işleyen yönetmen tutarlı olarak bu durumu yalnızca bir köy anlatısında değil bütün dünyada da gözlemleyebilir şekilde konuşmasında Türkiye’deki siyasi tutsaklara, Filistin, İran ve Kürt halklarına yalnız olmadıkları mesajını verdi. Nuri Bilge Ceylan’ın kazandığı Altın Palmiye ödülünü “yalnız ülkesine” adamasından 12 yıl sonra Emin Alper Berlin’de yalnız olduğumuz anlatısını tersine çevirerek enternasyonel bir direniş bağlamında konumlandırdı. Böylelikle hem Türkiye hem de dünya gündemine oturan Alper, bizi festivale politik mesaj verme amaçlı katılım ile boykot ikilemine tekrardan götürüyor. Yönetmenin ödülü kabul ederken yaptığı vurgu bir yandan sinemanın politik müdahale alanı olarak festival platformlarını kullanabileceğini gösterirken diğer yandan bu tür kurumlara katılımın kurumsal meşruiyeti yeniden üretip üretmediği sorusunu da gündeme getiriyor.
Bu tartışmalar sürerken festivalin direktörü Tricia Tuttle’ın festivalde antisemitik söylemlere izin vermesi gerekçesiyle görevden alınması söz konusu. Kültür Bakanlığının devreye girdiği süreçte muhafazakar Bild gazetesi ilginç bir tablo ortaya sundu. Gazete anonim hükümet kaynaklarına dayanarak Tuttle’ın işini koruyabilmesi için yeni bir danışma kurulunun yanında tüm festival katılımcılarının imzalaması zorunlu olan bir “davranış kodu” sunması gerektiğini ortaya koydu. İlgili davranış kodu ise şaşırtmayacak şekilde imzacı katılımcıların festivalin politik sınırları içinde ve antisemitizm olarak değerlendirilebilecek söylemlerin dışında kalmasını şart koşuyor. Filistinli sinemacıların geçtiğimiz birkaç yıl içinde sunduğu iki direniş biçiminden biri olan festivalde bizim sesimiz olun talebi ilerleyen yıllarda daha farklı bir boyut kazanacak gibi duruyor.
Sonuç olarak Berlinale etrafında şekillenen bu tartışmalar yalnızca tekil olarak bir festivalin işleyişi, programı ve ödül tercihleriyle sınırlı değildir. Filistin’de yaşanan soykırımın ve dünya çapındaki politik gerilimin sanat ve kültür kurumlarında kendini göstermesi, sinemanın hiçbir zaman estetik bir alan olarak steril kalamayacağını bir kez daha göstermektedir.













