- Atina Uluslararası Savaş Karşıtı Zirvesinden Enternasyonal Mücadele Deklarasyonu - Ağustos 7, 2026
- Gençler Ruh Sağlığı İçin Yapay Zekâya Başvuruyor - Ağustos 7, 2026
- Eren Ali Bingöl’ün Hatırlattıkları – Emre Güntekin - Ağustos 3, 2026

22-24 Temmuz tarihlerinde Yunanistan’ın başkenti Atina’da düzenlenen Uluslararası Emperyalist Savaş Karşıtı Konferans, Avrupa, Orta Doğu, Latin Amerika ve Kuzey Amerika’dan devrimci sosyalist örgütleri bir araya getirdi.
Konferansa Yunanistan’dan Komünist Kurtuluş (KA), Arjantin’den Partido Obrero (PO), Türkiye’den Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP), İtalya’dan Devrimci Enternasyonalist Eğilim (TIR) çağrıcılığında, emperyalist savaşa karşı uluslararası bir birleşik cephe kurma amacıyla, önce üç yıldır düzenlenmekte olan toplantının ilki PO’nun ev sahipliğinde Arjantin’de, geçtiğimiz yıl TIR liderliğinde İtalya’da gerçekleşirken, 2026 yılı zirvesi Komünist Kurtuluş (KA) tarafından Atina’da düzenlendi.
Atina’daki uluslararası konferans çağrısına İspanya, Hırvatistan, Sırbistan, Kuzey Makedonya, Kıbrıs ve İran’dan örgütler doğrudan katılırken; ABD, Birleşik Krallık, Meksika ve Şili’den çeşitli örgütler de çevrim içi olarak yer aldı. Üç gün süren konferansta emperyalist savaşın dünya ölçeğinde yarattığı gelişmeler, Filistin halkıyla dayanışma, NATO ve Avrupa Birliği’nin savaş politikaları, İran’a yönelik emperyalist saldırıların sonuçları, Trump’ın Latin Amerika’ya dönük müdahaleleri ve uluslararası devrimci güçlerin ortak mücadele olanakları ele alındı. Toplantıda ayrıca, uluslararası eylem ve dayanışmayı güçlendirmeye yönelik ortak bir mücadele programı ve eylem planı üzerinde tartışmalar yürütüldü.
Konferansta yer alan örgütlerin tüm başlıklarda ortak görüşlere değil; uluslararası devrimci hareketin yeniden inşasına ilişkin farklı siyasal değerlendirme ve yaklaşımlar tartışıldı. Bu nedenle Atina Belgesi, konferansa katılan tüm örgütlerin ortak bildirisi olarak değil, yürütülen tartışmalar sonucunda belirli temel ilke ve politikalar üzerinde ortaklaşan örgütlerin ortak deklarasyonu olarak imzaya açıldı. Konferansta farklı görüşlerin serbestçe tartışıldığı bir zemin oluşturuldu, bununla birlikte, ortak mücadele başlıklarında anlaşan örgütler arasında somut bir eylem planı ve siyasi koordinasyonun geliştirilmesi için bir dizi somut eylem ve etkinlik ilan edildi. Atina Konferansı belgesinin Türkçe çevirisi, SEP resmi hesabında yayınlandı:
Bu gönderiyi Instagram’da gör
Atina Uluslararası Savaş Karşıtı Konferansı Deklarasyonu
EMPERYALİST SAVAŞLARA SON! İŞÇİLERİN ULUSLARARASI DEVRİMCİ BİRLİĞİ İÇİN İLERİ!
Çeşitli kapitalist güçler arasındaki küresel hegemonya mücadelesinin giderek keskinleştiği yeni bir savaşlar çağına girmiş bulunuyoruz. Küresel kapitalist düzen şiddet yoluyla yeniden şekillendiriliyor. “Savaş kapitalizmi”, dünya burjuvazisinin krizine verdiği bir yanıttır. Ukrayna, Filistin, İran ve Ortadoğu/Batı Asya bugün itibarıyla emperyalist güçler arasındaki yeni çatışma evresinin başlıca cephelerini oluşturmaktadır; bu çatışma giderek yeni bir dünya savaşına doğru tırmanmaktadır. Eski dünya düzeni çözülmektedir ve yenisi henüz kurulmamıştır. Bu ara dönemde ise bir “canavarlar dünyasında” yaşamaktayız.
Bu dünyada her zaman olduğu gibi savaşların asıl mağduru halklardır. Yalnızca cephelerde değil, gündelik yaşamlarında da bunun bedelini ödemektedirler. Savaş ve savaş ekonomisi, emekçilere yönelik yeni saldırı dalgasının bahanesi haline getirilmiştir. “Ulusal çıkar” ve sermayenin rekabet gücü adına çalışma koşullarımız hızla kötüleştirilmekte; kamusal hizmetler ve en temel ihtiyaçlarımız hedef alınmakta; protestolarımız, grevlerimiz ve toplumsal mücadelelerimiz giderek daha fazla yasadışı ilan edilmektedir.
Aynı zamanda burjuvazinin işçi sınıfına yönelik saldırılarının da yeni bir evresine tanıklık ediyoruz. Süreklileşen neoliberal karşı reformlar, şovenizm, ırkçılık ve cinsiyetçilik eşliğinde yürütülen bu saldırılar, birçok ülkede aşırı sağ partilerin seçimlerde ve hükümetlerde güç kazanmasına zemin hazırlamaktadır. Burjuvazinin önemli kesimlerinin bu partilere verdiği destek tesadüf değildir; bunlar, emperyalist çürüme çağında sermayenin stratejik tercihlerinden biri haline gelmiştir.
Şimdiye kadar kabul etmek gerekir ki, proletarya kitlelerinin buna karşı yeterince birleşik bir karşı koyuş geliştirememesi, işçi sınıfı saflarında belirli ölçüde bir durgunluk ve dağınıklığa; aynı zamanda geçmiş reformist sınıf bilincinin de çözülmesine yol açmıştır.
Bununla birlikte, burjuvazinin “iç düşman” olarak tanımladığı tehdidi tamamen ortadan kaldırma planı henüz başarıya ulaşmış değildir. Trump’ın dünya çapında başlattığı antikomünist kampanyanın, Avrupa hükümetlerinin protesto ve muhalefeti bastırma yarışının ve dünyanın dört bir yanında otoriter rejimlerin yükselişinin gerçek nedeni budur.
Çağımızın bu “varoluş mücadelesinin” sonucu henüz belirlenmiş değildir. Bizim savaşımız onların emperyalist savaşlarından farklıdır. Bir tercih yapma olanağımız vardır. İnsanlığın savaş uçurumuna sürüklenmesini engellemek istiyorsa, dünya halklarının yapması gereken tercih budur. Biz, uluslararası işçi sınıfının bu mücadeleden zaferle çıkması için üzerimize düşen her şeyi yapmaya kararlıyız. Gazze’deki Siyonist soykırıma karşı dünya çapında yükselen isyan, Latin Amerika ve Asya’daki halk ayaklanmaları, Avrupa’daki genel grevler ve Trump’ın gerici gündemine ve içeride yürüttüğü savaşa karşı gelişen direnişler, izlememiz gereken yolu göstermektedir. Bu kirli ittifakı parçalamak, devrimci komünistlerin temel görevlerinden biridir. Kitle hareketlerine en kararlı biçimde müdahale etmek ve şu temel ilkeyi savunmak zorundayız: Asıl düşman kendi ülkemizdedir!
Trump ve dünyanın gerici liderleri devrim ve komünizmi histerik bir McCarthyci kampanyayla korkuluk olarak kullanmaktadır. Oysa kapitalist sistemin kendi araştırmaları bile, kapitalizmin çürüme döneminin yarattığı yıkımdan bıkan milyonlarca insanın sosyalizme ve komünizme giderek daha fazla sempati duyduğunu göstermektedir. Sosyalizm ve komünizm hâlâ “dünyanın gençliğini”, uğruna mücadele etmeye değer geleceği temsil etmektedir.
1. Ukrayna’da savaş çoktan beşinci yılına girmiş durumda. Yüz binlerce insan yaşamını yitirdi ya da yaralandı; milyonlarcası ise mülteci veya yerinden edilmiş durumda. ABD ve Avrupa Birliği tarafından uzun yıllar boyunca hazırlanan süreç sonunda, Ukrayna topraklarında NATO ile Rusya arasında patlak veren savaş, küresel kapitalist güçler arası rekabetin ekonomik ve ticari düzlemden stratejik ve askeri düzleme taşınmasında geri dönüşü olmayan bir eşiği ifade etmektedir.
Bu savaş, Rus ve Ukraynalı proletaryaya karşı olduğu kadar, bütün ülkelerin işçi sınıfına karşı yürütülen bir savaştır. Bu, kurtuluş için değil, egemenlik uğruna; her iki cephede de savaşmaya zorlanan Rus, Ukraynalı ve diğer halklardan emekçilerin korkunç bir kıyıma sürüklenmesidir.
Ukrayna’da yüz binlerce firarinin ve zorunlu askerlikten kaçan insanın bulunması tesadüf değildir. Zorla askere alma çetelerine karşı binlerce direniş yaşanmış, askere alınanların eşleri ve anneleri birçok protesto düzenleyerek açıkça devrimci yenilgcilik çağrısı yapmıştır. (Harkiv’in dış mahallelerindeki bir binaya asılan “Silahlarınızı size verenlere çevirin!” pankartı bunun simgelerinden biridir.) Benzer eğilimler, daha sınırlı ölçekte de olsa, Rusya’da da ortaya çıkmakta; savaşın kendisine ve sonuçlarına yönelik kitlesel hoşnutsuzluk giderek büyümektedir. Bizim tarafımız onlardır; devrimci yenilgiciliği, Rus ve Ukraynalı askerlerin bu kanlı kıyıma karşı kardeşleşmesini, kukla Zelenski hükümeti ile Putin’in kapitalist-askeri rejiminin devrilmesini ve işçi iktidarını savunuyoruz.
2. Filistin’de İsrail terör devletinin Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırım, sözde “ateşkese” rağmen sürmekte ve daha da şiddetlenmektedir. 7 Ekim Filistin taarruzunun ardından İsrail, yalnızca Gazze’yi değil Batı Şeria’yı da sistematik biçimde hedef alan, Filistin’i bütünüyle tasfiye etmeyi amaçlayan kapsamlı bir soykırım saldırısı başlattı. Bu korkunç soykırım, ABD’nin yanı sıra Avrupalı emperyalist güçlerin açık suç ortaklığıyla bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleştirildi.
Filistin halkının kahramanca direnişi, dünyanın dört bir yanındaki devrimciler için bir ders ve ilham kaynağıdır. Filistin davası, soykırımcı İsrail devletiyle bağdaşamaz. Siyonist devletin ve emperyalist tahakkümün yenilgiye uğratılması ve tasfiye edilmesi; Müslümanların, Yahudilerin, Hristiyanların ve tüm halkların nehirden denize kadar eşit biçimde bir arada yaşayabileceği, geri dönüş hakkının güvence altına alındığı birleşik, laik, demokratik ve sosyalist bir Filistin’in kurulmasının vazgeçilmez koşuludur.
3. Ortadoğu’da İran’a, Lübnan’a ve bölgedeki diğer ülkelere yönelik savaş sürmektedir. Mevcut devletlerin yıkılması, işbirlikçi rejimlerin kurulması, enerji kaynakları ve ticaret yollarının denetim altına alınması ve ABD-Siyonist tahakküme direnebilecek her gücün tasfiye edilmesi, tek bir stratejik projenin farklı unsurlarını oluşturmaktadır.
Ortadoğu’nun stratejik dengelerinde belirleyici bir konuma sahip olan İran özelinde, ABD-İsrail emperyalizmi rejimin kısa sürede çökeceği varsayımıyla tarihsel ölçekte bir stratejik yanlış hesap yaptı. Ancak İran, önemli bir caydırıcılık kapasitesi yaratarak savaşın ilk safhasında fiilen üstünlük sağlamayı başardı. Bu durum Trump yönetimi ile ABD’ye, Netanyahu’ya ve Siyonist devlete ağır bir darbe vurdu. Aynı zamanda, uğradıkları stratejik başarısızlığın sonuçlarını telafi etmeye çalışırken bölge genelinde daha da saldırgan bir çizgi izlemelerine yol açabilecek yeni bir sürecin önünü açtı.
ABD-İsrail emperyalist saldırısından önce, İran halkı ABD yaptırımlarının yarattığı yoksulluğa ve İran rejiminin gerici kemer sıkma politikalarına karşı kitlesel bir halk ayaklanması başlatmıştı. Ancak bu kendiliğinden gelişen isyan acımasızca bastırıldı. Burjuva devletin ve dinci rejimin devrilmesi, ancak İranlı işçilerin, gençlerin, kadınların ve ezilen ulusların örgütlü, kendi öz güçlerine dayanan mücadelesiyle mümkün olabilir; kesinlikle emperyalizmin ya da onun Siyonist işbirlikçilerinin eliyle değil. Toplumsal devrimin yolunu açabilmek için emperyalizm de onun bölgedeki uzantıları da yenilgiye uğratılmalıdır.
Kıbrıs da modern tarihi boyunca emperyalizmin kurbanlarından biri olmuştur: Adanın yüzde 3’ünün hâlâ Britanya egemenliği altında bulunmasıyla bölgenin en büyük İngiliz askeri üssüne dönüştürülmesi ve adanın, emperyalist müdahalelerin ve Türkiye, Yunanistan ile Kıbrıs egemen sınıflarının milliyetçi politikalarının sonucu olarak bölünmesi bunun en açık örnekleridir. Son dönemde emperyalizmin bu politikası daha da yoğunlaşmaktadır. Kıbrıs emperyalistlerin uçak gemisi değildir! Kıbrıs, emperyalistlerin askeri üssü değildir! Yunan ve Türk Kıbrıslı işçilerin ortak mücadelesiyle birleşik, federal ve sosyalist bir Kıbrıs için mücadele ediyoruz. Kıbrıs’ın geleceğine yalnızca Kıbrıs halkı karar verecektir.
4. Latin Amerika’da ABD’nin çıkarları doğrultusunda bölgeyi yeniden hizaya sokmayı, ABD ekonomisi ve savunma sanayisi açısından kritik öneme sahip hammaddelerin (lityum, nadir toprak elementleri vb.) tedarikini güvence altına almayı ve rakip güçlerin etkisini sınırlandırmayı amaçlayan kapsamlı bir saldırı sürmektedir. Bu stratejinin temel hedeflerinden biri de Çin’in Latin Amerika’daki ekonomik nüfuzunu geriletmek ve ABD tekellerinin çıkarlarını korumaktır.
ABD’nin bu planı, Aralık 2025’te Monroe Doktrini’nin (“Amerika kıtası Amerikalılarındır”) güncellenmiş bir versiyonu olan Donroe Doktrini ile ilan edildi. Bundan bir aydan kısa bir süre sonra, bu yıl 3 Ocak’ta ABD güçleri Caracas’ı işgal ederek bombardımanlar düzenledi, büyük ölçüde Kübalı askerlerden oluşan muhafız birliklerini katletti ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i kaçırarak ABD’deki bir cezaevine götürdü.
Aynı zamanda ABD, Küba’ya yönelik saldırganlığını da tırmandırdı; özellikle petrolü hedef alan suç niteliğindeki ekonomik ablukayı yeniden ağırlaştırdı ve daha önce Venezuela ile diğer ülkelerden sağlanan tedarik hatlarını kesti. Trump yönetimi ve CIA’in açık hedefi, her ne pahasına olursa olsun Küba hükümetini ve Küba Devrimi’nin kazanımlarını ortadan kaldırmaktır. Biz bu yeni emperyalist saldırıya kesin biçimde karşı çıkıyor, Küba halkıyla koşulsuz dayanışmamızı ilan ediyoruz. Aynı zamanda Küba hükümetinin kapitalist restorasyona yönelik reformlarına da kararlılıkla karşı çıkıyoruz.
Öte yandan, Latin Amerika’da sağ ve aşırı sağın çeşitli seçim zaferleri (kısmen Pembe Dalga hükümetlerine yönelik hayal kırıklığının sonucu olarak) halk hareketinin geri çekildiği anlamına gelmemektedir. Tam tersine, bu süreç Arjantin’de Milei’ye karşı işçi sınıfı ve gençliğin mücadelesiyle, Şili’de Kast hükümetine karşı gençlik eylemleriyle ve özellikle Bolivya’da on binlerce işçi ve köylünün öncülük ettiği süresiz grevler ve yol kapatma eylemleriyle eş zamanlı ilerlemektedir. Elli günden uzun süren bu tarihsel mücadele, kitlesel yürüyüşlere, polis ile askeri ve paramiliter güçlerle çatışmalara sahne olmuş; tüm kıtada, Trump yönetiminde ve onun gerici savaş politikalarıyla uyumlu ulusal burjuvazilerde derin bir sarsıntı yaratmıştır.
5. ABD’nin gerileyişi, gidişatı tersine çevirme ve küresel dengeleri yeniden kendi lehine kurma çabalarına rağmen hızlanmaktadır. Trump yönetiminin dünya çapında yürüttüğü saldırgan politika, ABD emperyalizminin hegemonik konumunu koruma girişiminin bir parçasıdır. Ancak bugün artık ABD’nin ciddi direniş ve karşı hamlelerle karşılaşmaksızın hedeflerine kolayca ulaşamayacağı açıkça görülmektedir.
Trump’ın gümrük tarifeleri, ekonomik ambargolar ve diplomatik-askeri girişimlerde yaşadığı başarısızlıklar, gerici ve savaş yanlısı planlarına yeni bir biçim vermesine yol açmıştır. Yeni ABD Ulusal Savunma Stratejisi, Amerikan küresel hâkimiyetinin gerilemesini kabul etmekte ve temel mücadele alanını güvence altına almak amacıyla batı yarımküre üzerindeki denetimi sıkılaştırmayı hedeflemektedir.
ABD’nin gerileyişi yalnızca askeri ve jeopolitik açıdan değerlendirilemez; ABD kapitalizminin tarihsel gelişimini de hesaba katmak zorundayız; Trump bu gelişimin nedeni değil, ürünüdür. Bu, ABD’nin artık bir dünya gücü olmadığı anlamına gelmemektedir. Dolar hâlâ dünyanın temel rezerv para birimidir ve ABD, Çin’in yaklaşık üç katı askeri harcamaya sahip, dünya tarihinin en büyük savaş makinesini elinde bulundurmaktadır. Ancak hegemonik gerilemeyi askeri güçle telafi etme girişimi, aynı zamanda kendi nüfusunun kitlesel biçimde askerileştirilmesini de gerektirmektedir. Trump’ın ilerlettiği faşizan saldırı tam da bu ihtiyaca yanıt vermektedir: Muhalefetin yönettiği kentlere ordunun gönderilmesi, göçmenleri kaçırıp toplama kamplarına gönderen silahlı ICE birliklerinin oluşturulması, seçim yasalarının değiştirilmesi ve yaklaşan seçimlerin koşullarının tehdit edilmesi bu sürecin parçalarıdır. Trump’ın saldırılarının hedefi yalnızca Latin Amerika ya da Ortadoğu değildir; ABD işçi sınıfı da doğrudan hedef alınmaktadır. Ancak aynı zamanda en güçlü direniş odaklarından biri de yine ABD işçi sınıfıdır. Kitlesel gösteriler, grevler ve doğrudan eylemler bunun kanıtıdır. ABD’de öncü işçi kesimleri arasında tartışılan genel grev perspektifi, hem ülke içinde hem uluslararası ölçekte bu saldırıya karşı güçlü bir silah olacaktır.
6. Çin, küresel ölçekte konumunu sürekli güçlendirmekte ve kendi jeopolitik etki alanını genişletmektedir. Trump’ın gümrük tarifelerine karşı gösterdiği direnç, Pekin’in baskılara karşı koyabilecek ve etkili karşılık verebilecek güçlü araçlara sahip olduğunu ortaya koymuştur. Çin kapitalizmi, dünyanın en büyük işçi sınıfının sömürüsü üzerinden son on yıllarda muazzam bir sermaye birikimi sağlamıştır. Ancak ekonomisi de kapitalist aşırı üretim krizinin baskısı altındadır; iflaslar ve kapitalist işletmelerin çöküşü ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Bununla birlikte Çin askeri kapasitesini de istikrarlı biçimde büyütmektedir. Xi Jinping, modern İpek Yolu girişimi (Kuşak ve Yol Girişimi) aracılığıyla Çin’in küresel yayılmasını yönlendiren lider konumundadır. Bu yönelim, Çin’i ve müttefiklerini kaçınılmaz olarak eski Batılı kapitalist güçlerle daha sert bir çatışmaya sürüklemektedir. Önümüzdeki dönemde dünya siyasetinin önemli ölçüde bu mücadelenin sonucu tarafından belirleneceği açıktır.
Aynı zamanda Rusya, Hindistan ve BRICS çatısı altında yer alan diğer “orta ölçekli güçler”, ABD’nin küresel hâkimiyetinin zayıflamasından yararlanarak uluslararası güç paylaşımından daha büyük pay elde etmeye çalışmaktadır. Ancak ne bu girişim ne de bu devletler anti-emperyalist bir karakter taşımaktadır. Kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için komşu ülkelere karşı savaş dahil her türlü yönteme başvurmakta, aynı zamanda kendi halklarını da baskı altında tutmaktadırlar. Bu nedenle bu güçler daha az saldırgan ya da daha az tehlikeli değildir; hele ki mücadelemizin müttefikleri hiç değildir.
7. Avrupa Birliği, hem Batı dünyası içinde hem de küresel ölçekte inisiyatifi kaybetmiş ve konumu önemli ölçüde zayıflamıştır. Bu durum, Trump yönetiminin saldırgan politikaları ve Çin’in Avrupa’daki ekonomik nüfuzunun artmasıyla birleşerek birçok Avrupa ülkesinde derin siyasi krizleri tetiklemiştir. Bu koşullar altında Avrupa kapitalizmi bütünüyle savaş yarışına girmiştir. Savaş ekonomisi, sanayideki gerileme ve ekonomik durgunluğun çözümü olarak sunulmaktadır. Oysa bu yönelim Avrupa işçi sınıfına ve Avrupa sermayesinin hedef aldığı halklara kan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyecektir. Muhafazakârlar, aşırı sağcılar, sosyal demokratlar ve liberaller, aralarındaki farklılıklara rağmen aynı savaş programına hizmet etmektedirler. Macron’un şu sözleri bunun açık ifadesidir: “Dünyaya verdiğimiz mesaj şudur: Evet, hedefimiz barıştır. Evet, özgürlüğü ve hukukun üstünlüğünü savunuyoruz. Evet, gerekirse kan dökme pahasına bunları savunmaya hazırız.” ABD’nin Avrupa’dan kısmen çekilmesi karşısında daha “Avrupalı” bir NATO oluşturma girişimi de, Avrupa burjuvazisinin kaybettiği mevzileri geri kazanmak için her yolu kullanmaya hazır olduğunun bir başka göstergesidir.
Aşırı sağın göçmen proletaryaya yönelik gerici kampanyaları da, bütün “düzen karşıtı” söylemlerine rağmen, Avrupa toplumlarının militarize edilmesinin ve savaş düzenine uygun biçimde hizaya sokulmasının en etkili araçlarından biri haline gelmiştir. Bu süreç okullardan üniversitelere, işyerlerinden kitle iletişim araçlarına kadar toplumun her alanını kapsamaktadır. Göçmen karşıtı bu kampanyalar, işçi sınıfını bölmenin, polis devletini tahkim etmenin ve sermayenin planlarına karşı mücadele eden militan solu kriminalize etmenin en önemli gerekçelerinden biri haline getirilmiştir.
8. Bu karanlık tablo içinde direniş ve mücadele çatlakları da ortaya çıkmakta; halkın ihtiyaç ve talepleri yeniden belirginleşmektedir. Filistin halkının direnişinin yarattığı geniş ve güçlü uluslararası dayanışma dalgası çok sayıda gelişime hayat vermiştir: Gazze’ye Yürüyüş’ten Küresel Sumud Filosu’na; İtalya’daki genel siyasi grevden Avrupa ve Akdeniz’deki yirmiden fazla limanda gerçekleştirilen 24 saatlik uluslararası greve kadar uzanan eylemler bunun örnekleridir. Aynı şekilde, İran’a yönelik savaşa karşı ABD’de ve dünyanın birçok ülkesinde düzenlenen kitlesel gösteriler de bu yükselen mücadelenin parçalarıdır.
Küresel kapitalizmin kalbi olan ABD’de dahi, başta öğrenciler olmak üzere binlerce kişi Filistin halkına karşı işlenen soykırıma ve İran’a yönelik savaşa karşı sokaklara çıktı. Trump yönetimi buna, bu eylemcileri “aşırı solcu radikaller” ve hatta “teröristler” ilan ederek; Antifa gibi örgütleri yasaklayarak ve ICE birliklerini mahalleleri, kentleri ve eyaletleri terörize etmek üzere harekete geçirerek yanıt verdi.
Trump’ın ve diğer kapitalist liderlerin ortaya attıkları “barış önerileri”, giderek tırmanan savaş politikalarını gizlemeye yönelik bir aldatmacadan ibarettir. Gazze’ye dayatılan ve katliam sürerken Trump-Siyonist bir vesayet rejimi kurmayı hedefleyen “barış anlaşması” bunun somut kanıtıdır. Aynı durum Trump’ın İran ile imzaladığı ve İran ile Lübnan’a yönelik bombardımanları durdurmayan anlaşmalar için de geçerlidir. Gerçek ve kalıcı bir barışın yolu emperyalizmin yıkılmasından ve işçi sınıfının iktidarının kurulmasından geçmektedir.
9. Son dönemin bu büyük kitlesel mücadeleleri, sınıf bağımsızlığı ve enternasyonalizm temelinde tutarlı bir siyasal hattın savunulmasının zorunluluğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Latin Amerika’nın çeşitli ülkelerinde olduğu gibi Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde de kurulan halk cepheleri, savaşın ve işçi sınıfına yönelik sömürünün derinleştiği bu yeni dönemde ihtiyaç duyduğumuz yanıt değildir. Aksine, bunlar sınıf işbirliğinin araçlarıdır ve işçi sınıfının talepleri uğruna yürütülen mücadeleyi felce uğratmaktadır.
Kapitalist sınıf, siyasal ve sendikal bürokrasilerin mücadeleyi frenleyici bir rol oynayacağına duyduğu güven sayesinde saldırı programlarını hayata geçirebilmektedir. Aşırı sağı ve gerici gündemi durdurmak adına sınıf işbirliğine dayanan strateji çıkmaz bir yoldur; yeni felaketlerin önünü açmaktadır. Halk cepheleri, burjuva devletinden ve burjuvazinin egemenliğinden kopmaksızın, esas olarak parlamenter mekanizmalar ve hükümet yönetimi aracılığıyla günümüz koşullarında hayata geçirilmesi mümkün olmayan yeni bir “toplumsal düzen” kurmayı vaat ederek işçi sınıfını silahsızlandırmaktadır.
İşçilerin ve emekçi halkın talepleri için tutarlı bir sınıf mücadelesi yürütmeliyiz. Haklarımızı savunacak ve kapitalist sömürüye işçi iktidarını kurarak son verecek birleşik işçi cephelerini inşa etmeliyiz. İnsanca bir yaşam, demokratik haklar, ulusal kurtuluş ve kalıcı barış mücadelesi, burjuva egemenliğinin yıkılması mücadelesinden ayrılamaz.
10. Kendilerini devrimci Marksist olarak tanımlayan işçi sınıfı partileri, işçi örgütlerinin her türlü burjuva milliyetçiliğinden ve sözde ilerici halk cephelerinden bağımsızlığı için mücadele etmelidir. Devrimci sol ancak emperyalizme ve sermayeye karşı mücadeleyi merkezine alarak; merkez soldan, sosyal demokrasinin çeşitli fraksiyonlarından ve burjuva milliyetçiliğinden bağımsızlaştığı ölçüde işçi iktidarı mücadelesinde gerçek bir alternatif haline gelebilir.
Devrimci örgütlerin ve öncü güçlerin vazgeçilmez görevi; yeniden silahlanmaya ve savaş ekonomisine karşı mücadeleyi örgütlemek, mücadelenin farklı cephelerini birleştirmek ve kendi ülkelerindeki kapitalist ve emperyalist hükümetlere karşı devrimci bozgunculuğu yükseltmektir. Bu; savaştan, açlıktan ve yıkımdan sorumlu hükümetlerin, aynı zamanda çatışma halindeki bütün emperyalist güç ve blokların devrilmesi için mücadele etmek ve tutarlı bir proleter enternasyonalizmini savunmak anlamına gelir. Devrimci kopuşun hazırlanması, örgütlü proletarya kitlelerinin seferber edilmesi ve insanlığı büyük kapitalist güçler arasında çıkacak yeni bir dünya savaşının felaketinden kurtarabilecek tek toplumsal gücün yaratılması tarihsel görevimizdir. Tüm ülkelerde devrimci işçi partilerin inşası ve devrimci bir işçi enternasyonali için ileri!
Bu çerçevede, deklarasyonu imzalayan örgütler aşağıdaki çağrıları birlikte yükseltmektedir:
- Sermayenin savaşları için ne bir kurşun ne tek bir insan ne de bir kuruş!
- ABD-İsrail’in İran’a, Lübnan’a ve Ortadoğu halklarına yönelik saldırganlığına son!
- Şan olsun kahraman Filistin direnişine! Nehirden denize özgür Filistin! Tüm Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkı için mücadele!
- Katil ABD’nin ablukasının kırılması için devrimci Küba halkıyla dayanışmaya!
- Tüm emperyalist plan ve ittifaklardan çıkılsın! NATO dağıtılsın, bütün NATO üsleri kapatılsın! Savaşın ve sömürünün emperyalist Avrupa Birliği’ne hayır!
- Savaş ekonomisine hayır! Askeri bütçelerin tamamı sağlık, eğitim, iş güvenliği, barınma ve tahrip edilen ekosistemlerin onarımı için kullanılsın!
- Olağanüstü hal rejimlerine ve baskı yasalarına hayır! Demokratik haklar ve işçi hakları mücadelesi nedeniyle tutuklanan herkes derhal serbest bırakılsın!
- Sermayenin emperyalist savaşlarına ve bu savaşları hazırlayan ve sürdüren polis devletine karşı ezilenlerin ve sömürülenlerin uluslararası birliği için ileri!
- Yıkılsın açlık ve savaş hükümetleri yıkılsın! İşçi iktidarı için ileri!
Bütün dünyanın işçileri ve ezilenleri, birleşin!
EYLEM PROGRAMI
- Atina Uluslararası Savaş Karşıtı Deklarasyonu’nun siyasal içeriği temelinde, 21-22 Kasım tarihlerindeki uluslararası savaş karşıtı eylem günlerini destekliyoruz.
- İşçi hareketi içinde, mümkün olan her yerde bu eylem günlerinin genel grevlerle ve savaş makinesini durdurmaya yönelik eşgüdümlü işçi eylemleriyle (limanlarda, demiryollarında, silah sanayisine ve İsrail çıkarlarına bağlı fabrikalarda blokajlar vb.) birleşmesi için çalışacağız.
- 2026 Eylül/Ekim aylarında savaş karşıtı gençlik örgütleri ve kolektiflerinin katılımıyla çevrimiçi bir uluslararası konferans düzenlemeye çağırıyoruz.
- 2027 kışında Filistin’le dayanışma hareketine yönelik baskıları ele alacak uluslararası çevrimiçi bir konferans düzenleyeceğiz.
- Atina Deklarasyonu’nu kendi ülkelerimizde broşürler, toplantılar ve çeşitli etkinliklerle yaygınlaştıracak uluslararası bir kampanya örgütleyeceğiz.
- Uluslararası tartışmaların ve devrimci örgütler arasındaki diyaloğun sürekliliğini sağlamak amacıyla internationaldebates.com üzerinden kalıcı bir çevrimiçi ağ oluşturma çalışmalarımızı sürdüreceğiz.
KA- Komünist Kurtuluş (Yunanistan)
PO- Partido Obrero (Arjantin)
TIR – Devrimci Enternasyonalist Eğilim (İtalya)
SEP – Sosyalist Emekçiler Partisi (Türkiye)
Bağımsızlık Yolu – Emekçinin Partisi (Kıbrıs)
UFCLP – İşçi Partisi İçin Birleşik Cephe Komitesi (ABD)
GAR – Devrimci Eylem Grubu (Meksika)
Fuerza 18 de Octubre (Şili)












