Home / Manşet / 15 Temmuz’un 10 Yılında Neredeyiz? – Emre Güntekin

15 Temmuz’un 10 Yılında Neredeyiz? – Emre Güntekin

15 Temmuz Darbe Girişimi’nin üzerinden 10 yıl geçti. 15 Temmuz gökten zembille inmemişti. İktidar ile o güne kadar kol kola yürüyen Fethullahçı çetelerle bu nihai yol ayrımına yıllar süren bir didişmenin ardından gelinmişti. 2007 yılında başlatılan Ergenekon operasyonları ve bunu takip eden operasyonlar silsilesi ile devlet aygıtı ve TSK Kemalist askeri ve sivil kadrolardan arındırılmıştı. Yıllarca süren bu temizliğin ardından iş devlet ve iktidar mekanizmalarının kime nasıl pay edileceğine geldiğinde iktidar içi çatışma başlamış ve bu kez Erdoğan dersanelerin kapatılmasıyla startını verdiği bir tasfiye sürecine girişmişti. 15 Temmuz’la birlikte iktidar içi kapışma nihayete ermiş ve Erdoğan-Bahçeli ittifakıyla yeni dönemde otoriter bir rejimin inşasına girişilmişti. En nihayetinde darbenin bedelini ödeyen yine toplumsal muhalefet oldu: Onbinlerce KESK üyesi ve muhalif kamu emekçisi OHAL KHK’larıyla işinden atıldı. 16 Nisan 2017’de gerçekleştirilen referandumda mühürsüz oylar devreye sokularak evet çıkması sağlandı ve tek adam rejimini getiren anayasa değişikliği kabul edildi. Nitekim sonrasını hepimiz yaşayarak deneyimledik: Otoriter tek adam rejiminin yolları adım adım döşendi; toplumsal muhalefet sopa ile baskılandı; medya susturuldu; işçi sınıfı OHAL sopasıyla en ufak bir emek mücadelesine girişemez hale getirildi, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ tutuklandı; belediyelere kayyum atanması sıradan bir hale getirildi… Daha daha uzatılabilir.

Neticede Türkiye anayasanın ve Meclis’in fiilen işlevsiz hale getirildiği, hemen her konuda tek adamın ne dediğinin önem kazandığı bir rejimle başbaşa kaldı.

Bugün 15 Temmuz iktidar tarafından milli bir destan havasında kutlanıyor. Elbette yaşananların ardındaki gerçekleri konuşabilecek artık anaakım bir medyadan bahsetmek mümkün değil. Hemen hepsi bu bir bütün olarak bu koroya eşlik ediyor. 15 Temmuz sonrasında inşa edilen rejimin niteliğini konuşmak bizlere düşüyor.

Bugün gelinen noktada rejimi tarifleyecek en vurucu kavram “istibdat” olabilir. Türkiye tarihinde bu kavram bilindiği üzere Abdülhamid dönemi ile ilişkilendirilir. İktidarın da popüler söylemlerinde, dizilerde öne çıkarmayı en çok sevdiği figürün Abdülhamid olması da ironik değildir. Günümüz Türkiyesi ile Abdülhamid dönemi tarihsel olarak benzeri çöküş noktalarını taşıması açısından da paralellikler içermektedir. Dağılmaya yüz tutmuş bir imparatorluğu sömürgeci güçler arasındaki rekabetin yarattığı imkanlardan yararlanarak ayakta tutmaya çalışmak ve bunu yaparken de alternatif yönelimleri ve özneleri şiddetli bir baskı, jurnalcilik gibi yöntemlerle devre dışı bırakmak. Neticede Abdülhamid bu politikayı yaklaşık 30 yıl boyunca sürdürebildi ve en nihayetinde tarihin akışına karşı koyamadı. 30 yıl boyunca baskılanan muhalefet 1908 Devrimi ile birlikte gürüldeyerek baraj kapaklarını kırdı ve Abdülhamid dönemi kapandı.

Bugünle o dönem arajında birebir tarihsel bir analoji kurmak elbette mümkün değil. Erdoğan açısından bu baskı rejimini sürdürebilmenin imkanları günümüzde malesef oldukça geniş. 15 Temmuz rejimi kurumsallaşabildiyse hem Türkiye’nin kendi koşullarının hem de uluslararası süreçlerin bunda büyük rolü mevcut.

Ülke içerisinde en büyük şansı, ki bugün bunun bir tesadüf olmadığı da anlaşılıyor, burjuva güçlerin daha ilk andan itibaren 15 Temmuz rejiminin inşasında oynadıkları roldür. Uzun yıllar Erdoğan’ın muhaliflerinden olan Bahçeli rejimin inşasında gönüllü ortak hatta sürükleyici oldu. O dönem CHP’nin başındaki Kılıçdaroğlu Yenikapı ruhuna biat etti, referandumda mühürsüz oyların kabul edilmesine göz yumdu ve toplumsal muhalefetin önünde bir dalgakıran rolü oynadı. Demirtaş başta olmak üzere muhalefetin öne çıkan figürleri tutuklamalarla devre dışı bırakıldı. Nitekim gelinen noktada Türkiye’de mevcut rejime alternatif bir çıkış yolu önerebilecek bir “Jön Türk” hareketinin gelişmesi pek mümkün görünmüyor. Mevcut haliyle Özgür Özel’in başını çektiği hareketin bu karanlıktan çıkışa öncülük yapabilmesi pek mümkün görünmemektedir.

Peki emekçi sınıflar, gençler…

Toplumsal muhalefetin en canlı çıkışları yine bu kesimlerden gelmektedir. Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararı alındığında üç günlük gençlik eylemi Erdoğan’ı geri adım atmak zorunda bırakmıştı. 19 Mart sürecinde de görüldüğü üzere gençlik hareketinin eklemlendiği bir toplumsal muhalefet politik gündemin çehresini hayli değiştirebiliyor. Emekçilerse Tokat, Antep gibi Anadolu kentleri başta olmak üzere pek çok yerde etkili eylemler gerçekleştirebiliyor. Sorun bu eylemlerin lokal girişimler olarak kalması. Gündeme gelebilseler bile bunların toplamı üzerinden ulusal çapta politik değişimlerin önünü açabilecek bir emek hareketinden bahsedebilmek mümkün değil. Ulusal çapta örgütlenmiş DİSK ve KESK gibi aktörlerin krizini ve bu mücadeleleri toplumsallaştırabilecek bir konumda olmadıklarını da vurgulayalım. AKP ve Erdoğan’ın bir şansı da bu. Erdoğan, OHAL döneminde büyük grev girişimlerinin önünü grev yasaklarıyla daha baştan kesmeyi başarmıştı. Ancak yine de sınıf eylemliliklerinin tamamen bitirilmesi mümkün değil. Sosyalistler, emekçiler cephesinden gelen bu girişimlerin önemini gözardı etmediği gibi, gelecekte büyük sınıf mücadelelerinin öncü güçlerinin bu tarz eylemlerde pişen emekçiler arasından çıkacağını unutmamalıdır.

Öte yandan uluslararası anlamda Gramsci’ye atıfla “canavarlar zamanı” diye sıkça nitelenen bir dönemden geçiyoruz. Erdoğan hem Trump’ın ruh haline en doğrudan hitap edebilen bir lider pozisyonunda sıkça övgüye mazhar oluyor hem de uluslararası emperyalist rekabetin Ukrayna’dan İran’a çatışma sahalarını genişletmesi Erdoğan’ın kendisini toplumun güvenlik ihtiyacına cevap verebilecek bir lider olarak öne çıkarmasına alan açıyor. Erdoğan’ın Abdülhamid’le en çok paralellik taşıdığı nokta belki budur: Erdoğan’da büyük güçler arasındaki dengelere oynayarak, Türkiye’nin periferisinde kendisine yeni macera alanları açarak bölgede sözü geçen bir lider profili çizebiliyor. Ancak bugünlerde, özellikle de NATO Zirvesi’yle bir kez tescillendiği üzere, bu imkanlar da daralmakta ve Batı’nın çıkarlarıyla daha uyumlu bir pozisyona dönüşün zorlandığı görülüyor. Bir zamanlar 15 Temmuz’un faili olmakla suçlanan “dış güçler”le Erdoğan rejimi arasındaki ilişki giderek balayı havasına bürünüyor.

Sonuç olarak Erdoğan tek adam rejimini bu on yıl içerisinde inşa etmeyi başardı. Toplumsal muhalefet büyük bedeller ödedi, ödemeye de devam ediyor. Bugünün sorusu artık inşa edilen otokratik rejimin miras bırakılabilir bir hale getirilip getirilmeyeceği; Erdoğan’ın veya sıkça konuşulduğu üzere Bilal’in seçilmesinin önündeki engellerin yargı ve polis sopasıyla dağıtılıp dağıtılamayacağı etrafında şekilleniyor.

 

 

 

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir