18 Ocak 2026 hem Suriye’de Kürt halkının geleceğinin nasıl şekilleceği konusunda önemli bir kırılma noktası olarak hatırlanacak bir gün oldu. ABD emperyalizmi ve ortaklarının cevaz verdiği HTŞ eliyle Suriye’de Kürt halkının ulusal kazanımlarının tasfiyesinin önü açılmış oldu.
Kısaca neler yaşandı?
SDG’nin IŞİD’den kurtardığı Rakka ve Deyr-ez Zor kentleri rejim güçlerinin eline geçti. Arap nüfusun yoğun olduğu bu kentlerde, SDG içerisindeki Arap aşiretlerin rejimle uzlaşmaları HTŞ yönetimine bağlı güçlerin ilerleyişini hayli kolaylaştırdı. Esasında YPG ile Arap aşiret güçlerinin ittifakına dayanan SDG fiilen dağılmış oldu. Bu tablo karşısında YPG lideri Mazlum Abdi iki kentten çekildiklerini açıkladı.
El-Ömer, Tanak ve Koniko gibi ülkenin en önemli petrol ve doğalgaz sahaları rejim güçlerinin kontrolüne geçti.
18 Ocak akşam saatlerinde Colani, Trump’ın Ortadoğu’daki sömürge valisi gibi dolaşan Tom Barrack’la da yapılan görüşmelerin ardından, SDG ile 14 maddelik bir anlaşmaya varıldığını duyurdu. Varılan 14 maddelik anlaşma ile SDG’nin Fırat’ın doğusuna çekilmeyi, Rakka ve Deyrizor’un idari ve askeri kontrolünü Şam’a devretmeyi, petrol sahalarını ve sınır kapılarını Şam’a bırakmayı kabul ettiği; SDG bünyesindeki askeri personelin bireysel olarak Suriye ordusuna entegre edilmesinin kararlaştırıldığı duyuruldu. 19 Ocak’ta Şam’da Tom Barrack ve Mazlum Abdi’nin katıldığı görüşmeler sonucunda SDG tarafından uzlaşmaya varılamadığı duyuruldu.
Rojava’ya Teslimiyet Dayatması!
SDG cephesinden gelen açıklamalar Şam tarafından kendilerinden tam bir teslimiyet talep edildiğini ortaya koyuyor. Colani yönetiminin dayattığı şartlar geçtiğimiz yıl üzerinde uzlaşmaya varılan 10 Mart Mutabakatı’nın rafa kaldırılması anlamına geliyor. SDG’nin orduya tümen düzeyinde entegrasyonundan, bireysel katılım noktasına gelinmesi; SDG’ye PKK’den kopuş koşuluyla Haseke Valiliği ve Mazlum Abdi’ye Savunma Bakan Yardımcılığı teklifi; Haseke’nin idari yönetiminin SDG’ye bırakılmasına rağmen Şam’a bağlı İçişleri Bakanlığı güçlerinin kentte bulunmasının şart koşulması Rojava’nın siyasi özerkliğini tasfiye edecek adımlar olarak görülüyor.
Colani yönetimi Mazlum Abdi’nin şartları komutanlarıyla görüşmek üzere 5 günlük süre talebini tanımadı ve gün sonuna kadar nihai cevap istedi. Aksi takdirde Haseke’de de güç kullanılacağı tehdidini dile getirdi. Nitekim kısa süre içerisinde Haseke ve Kobani rejim güçlerince kuşatma altına alınmaya başlandı. Suriye Vakıflar Bakanlığı tarafından, 1988’de Saddam rejiminin 182.000 Kürdü katlettiği Enfal Katliamını hatırlatmak istercesine Enfal suresine atıf yapan bir genelge yayımlanarak camilerde zafer kutlaması yapılması istendi ve bir anlamda Kürt halkına yönelik saldırılar bir cihat havasına sokuldu.
ABD, Rojava’yı Şam’ın Önüne mi Atacak?
Dün yaşanan çatışmalarda Haseke’nin güneyinde yer alan Şeddadi Cezaevi’nin SDG’nin kontrolünden çıktığı ve 1.500 IŞİD’li mahkumun firar ettiği açıklandı. Aynı şekilde bu satırların yazıldığı saatlerde Çin, Özbekistan ve Çeçenistan gibi ülkelerden gelen IŞİDlilerin tutulduğu El-Aktan Cezaevi etrafındaki kuşatma da sürüyordu.
IŞİD’e karşı mücadelede bugüne kadar SDG ile işbirliği yapan ABD’nin tavrının bir dönüşüm yaşadığı açıkça görülüyor. Tom Barrack’ın katılımıyla, üstelik Suriye Kürtlerinin geleceğinin ele alındığı toplantıda SDG liderliğinin, Mesud Barzani ve ENKS ile aynı masaya oturtulması Kürt halkının temsiliyeti konusunda PYD-YPG’nin tek aktör olarak olarak görülmediğinin bir işaretiydi.
Şam’da yapılan görüşmelere katılan YPJ (Rojava Kadın Savunma Birlikleri) Komutanı Rohilat Efrin Rudaw’a yaptığı açıklamada Tom Barrack’ın SDG’nin birleşik bir güç olarak kalması ve Kürtlerin kendi bölgelerini yönetmesi konusunda kendilerine sözler verdiğini ancak Şam’da yapılan toplantıda zayıf kalan bir tavır sergilediğini dile getirdi. Dün Trump’la Colani arasında yapılan telefon görüşmesinde Şam’dan Haseke’ye girmemesi talep edildi; ancak saldırılar devam etti.
Haseke ve Kobane gibi Kürt nüfusun yoğunlaştığı iki kente topyekün bir saldırı gerçekleşir mi? Yine bu satırların yazıldığı sırada rejim güçleri Haseke’de saldırılara başlamıştı. ABD tarafı Şam’ı şimdilik bu konuda frenlese de, Halep’te ve diğer kentlerde yaşananlar bunun ne kadar kalıcı olacağı konusunda şüphe doğuruyor. ABD ve İsrail için Colani yönetimi istenilen kıvama gelmiş durumda; diğer taraftan Suudi Arabistan başta olmak üzere bölge ülkelerinin tavrı SDG’deki Arap aşiretlerin saf değiştirmesinde belirleyici rol oynamıştı. Erdoğan yönetimi için de Suriye sahasında istenilen alınmış durumda; 10 Mart Mutabakatı’na razıyken ondan daha geri koşulların dayatıldığı bir sürece gelinmiş oldu.
Türkiye’de Süreç Devam Eder mi?
Rojava’nın özerkliğinin emperyalizm ve bölgedeki ortakları eliyle tasfiyesinin Türkiye Kürtlerinde bir hayal kırıklığı yaratması kaçınılmazdır. Erdoğan rejimi son dönemde sıcak ilişkiler geliştirdiği ve Filistin meselesi gibi mayınlı konularda isteklerini yerine getirdiği Trump’tan Suriye konusunda istediğini almış görünüyor. ABD geçmiş yıllarda, Türkiye’nin Fırat’ın batısında hem kendi askeri gücüyle hem de Suriye Milli Ordusu aracılığıyla varlık göstermesine vize vermişti. Türkiye’nin, desteklediği Colani rejimi aracılığıyla daha fazlasını alıp alamayacağını zaman gösterecek. İçerde ise Suriye’de Kürt özerkliğinin ortadan kaldırılmasında Colani yönetimine verdiği destekle aktif bir rol oynamanın getirdiği prestiji kullanmaktan kaçınmayacağı bir gerçek.
Erdoğan’ın Devlet Bahçeli ortaklığıyla mevcut sürece girişmesindeki en önemli etkenlerden birisi Suriye meselesiydi. İsrail’in de destek verdiği bir Kürt özerkliği öteden beri ulusal bir tehdit olarak görülüyordu ve gelinen noktada İsrail-Türkiye-ABD Kürt halkının kazanımlarının tasfiyesi konusunda ortak bir noktada buluşmuş oldu. İran’a bir saldırının konuşulduğu bir dönemde ABD emperyalizmi geride hoşnutsuz bir Türkiye ve istikrarsız bir Suriye bırakmak istememektedir.
Peki Türkiye’de süreç devam eder mi? Dün sokaklarda yaşanan saldırılar devletin Kürt sorununa bakışının yerli yerinde durduğunun bir göstergesiydi. Baskı politikaları rejimin cebinde hazır; sürecin mevcut haliyle devamı ise Kürt ulusal hareketinin Rojava’nın tasfiyesine karşı nasıl bir refleks göstereceğine bağlı olacaktır. Her iki tabloda da Kürt halkının ulusal demokratik haklarının genişleyeceği bir manzara görünmemektedir.
Türkiye’de “laiklik” hassasiyeti yüksek kimi ulusalcı çevrelerde Suriye’de Kürt halkının kazanımlarının yok edilmesinin yarattığı sevinç gözden kaçmıyor. Colani yönetimi gibi radikal İslamcı bir seçenekle komşu olmak ve hatta IŞİD barbarlığının sahaya yeniden dönüş ihtimali bu kesimleri zerre rahatsız etmiyor. Bu tavrın halklar arasında düşmanlığı körüklemekten başka birşeye yol açmayacağı açıktır. Ezilen halkların kazanımlarının emperyalizmin olur verdiği cihatçı çeteler eliyle tasfiyesi bölge halklarına kan ve gözyaşından başka birşey getirmeyecektir.
Sonuç olarak Suriye’de çanların ezilen Kürt halkı başta olmak üzere tüm ezilenler için çaldığını söylemek gerekiyor. Kürt halkının kazanımlarını ezen bir Colani yönetiminin ve ona bağlı radikal İslamcı çetelerin Suriye’de Aleviler ve diğer ezilen kimliklere karşı katliamlarını sürdürmesi kaçınılmaz olacaktır.
Ortadoğu’da kan banyosundan kurtuluşun tek bir halkın mücadelesini aştığı bir dönemdeyiz. Emperyalistlerin tatlı vaatlerinin gündelik çıkarlara pamuk ipliği ile bağlı olduğu son birkaç günde yaşananlarla bir kez daha teyit edilmiş oldu. Kürt halkı için bu ihanetlerin yeni olmadığını da söylemek gerek. Mahabad Cumhuriyeti’nin ezilmesinden 2017’de IKBY’nin bağımsızlık referandumunun Irak ordusu tarafından ezilmesine kadar yakın tarih pek çok örnekle dolu. Tarih tüm halkların eşitlik ve özgürlük ideallerinin, bu kan deryasından kurtuluşunun enternasyonalist bir kavga ve sosyalist bir Ortadoğu hedefi için mücadeleyle mümkün olduğunu bir kez daha göstermektedir.













