Mikrofon Emekçilerde: Salgın Özel Eğitim Emekçilerini Nasıl Etkiledi?

Mikrofon Emekçilerde: Salgın Özel Eğitim Emekçilerini Nasıl Etkiledi?

Merhabalar. Öncelikle biraz mesleki geçmişinizden ve pandemiden önceki çalışma koşullarınızdan bahsedebilir misiniz?

Merhaba.  Yaklaşık 5 yıldır fizyoterapist olarak çalışıyorum. Bu süreçte özel hastane geçmişim de oldu. Yaklaşık 3 yıldır Ankara’da bir özel eğitim merkezinde çalışıyorum.

Salgın öncesinde çalışma koşullarımızın pek iyi olduğu söylenemez. Yaptığımız iş hem bedensel hem de zihinsel olarak bizleri oldukça yıpratan bir iş. Özel çocukların hayatlarına dokunmak sanılanın aksine çok fazla ruhsal ve fiziki özveri gerektiriyor. Bütün bu süreçlerde hem işyerinin hem ailelerin beklentilerini karşılamak hem de çocukların ihtiyaçlarına ve gelişimlerine odaklanmak zorundayız; fakat bizim için aslolan çocuklar. Elbette bu özverinin karşılığını gördüğümüzde muazzam bir manevi doygunluk yaşıyoruz. Ama sadece manevi bir doygunluk.

Maddi doygunluğu yaşayanlar elbette ki kurum sahipleri. Bize ise sadece maddi sıkıntılar değil, birçok sorun kalıyor. Stres, işsizliğin yüksek olması nedeniyle işi kaybetme korkusu… Mesela benim hem önceki çalıştığım işyerindeki hem de son çalıştığım yerdeki iş yoğunluğu şimdiden bel fıtığı gibi fiziksel rahatsızlıklarla da karşılaşmama yol açtı. Bu işi daha uzun yıllar yapmak zorunda kalacağım düşünülecek olursa muhtemelen sağlıklı bir emeklilik ne benim umduğum bir şey ne de etrafımda aynı koşullarda çalışan insanların beklediği…

Peki bu kurumların yapısını biraz açabilir misiniz? Mesela kimler bu sektörü elinde tutuyor?

Bu sektöre girmeniz için artık aranan tek koşul sermaye sahibi olmak. Özel eğitim merkezi açabilmeniz için bu alanla ilgili bir mesleki geçmişinizin olması beklenmiyor. Tabi bu alanlarda meslek sahibi olup açanlar da var. Bu mesleki dallardan gelse bile patronların önceliği çocukların sağlığından, gelişiminden ziyade elde ettiği kar oluyor.

Bu kurumların devletle bağı nedir? Nasıl bir ilişkiye sahipler? 

Kurumlar doğal olarak MEB’e bağlı. Seans karşılığı devletten ödenek alıyorlar. Kurumların bütün masrafları bu ödenek üzerinden karşılanıyor.

Peki devlet verdiği paranın nereye gittiğini takip ediyor mu? Örneğin şu kadarını eğitime şu kadarını personele ayıracaksınız vs. gibi bir ölçütü var mı? 

Şöyle yanıt vereyim. Tek kelimeyle hayır. Kurum sahibi patronlar için amaç pek tabi masrafları sonuna kadar kısmak. Yol, yemek, sosyal hak… Artık nereden tutturabilirse. Devlette bu konuda patronları sonuna kadar serbest bırakmış durumda. Yani serbest piyasanın bütün mantığı burada da işliyor. Bir nevi bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler diyor.

Emekçilerse sigortaları asgariden gösterilerek çok düşük maaşlara, güvencesiz çalıştırılıyor. Mesela kendi gerçekliğimden örnek vereyim. Kurumda çıkan yemeklerin kalitesi bile patronların amacını ortaya koyuyor. Patronlar aşçılara malzemeden kısmaları için düzenli baskı kuruyor. Bu çok basit bir örnek.

Eğitim aşamasında da böyle mi durum?

Kurum sahipleri maddi kaygılarla hareket ettikleri için eğitime çok az bütçe ayırıyor. Krizin derinleşmesiyle beraber bu bütçeyi daha da kısmaya başladılar. Mesela ben kendi cebimden şimdiye kadar birçok kere normalde patronun alması gereken malzemeleri almak zorunda kaldım. Defalarca kez söylememe rağmen en temel şeyleri bile tedarik etmediler. Ama siz bir şekilde çocuğun gelişimi için bunu yapmak zorundasınız. Patron kar odaklı hareket edebilir ama o çocukla her gün temas eden biz emekçileriz, bir sorun olduğunda ailelerle de doğrudan muhattap biziz. Vicdani olarak kendimizi sorumlu hissediyoruz. Birçok arkadaşımda böyle. İşi kaybetmemek için de bu konuları çok fazla gündeme getiremiyoruz.

Diğer taraftan eğitim vermek için yetersiz olan koşullarda özveriyle çalışan biz emekçiler için öğrencimizin bir başka kuruma kaydolmasının da mobbing sebebi olduğunu belirtmeden edemeyeceğim. Malesef sektör diye tabir ediyorum ama öyle bir rekabet var ki velilere üste para veren kurumlar var. Mesela bir çocuk kurum değiştirdiğinde patronun ilk suçlayacağı kişi siz oluyorsunuz. Hemen yeterliliğiniz sorgulanıyor. Ama kendisi çocuğa yeterli eğitimin verilebilmesi için gerekli koşulları sağlıyor mu? Elbette bu tartışma konusu bile olamaz!

Pandemi sürecinde nasıl etkilendiniz?

Pek çok sektör gibi biz de bu süreçte olumsuz etkilendik. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı diğer okullar gibi biz de 14 Mart’tan itibaren eğitime ara verdik. Oldukça belirsiz bir süreçle karşı karşıya kaldık. Sadece eğitim emekçileri değil aynı zamanda kurumda eğitim gören öğrenciler ve aileleri için de belirsiz bir süreç oldu. Çünkü MEB özel çocukların pandemi sürecinde eğitimlerine nasıl devam edecekleri konusunda hiçbir program ortaya koymadı.

Sadece devletten alacağı ödeneğe bakan kurum sahipleriyse bu süreçte eğitimi şekillendirmek şöyle dursun, velilere ve emekçilere süreçle ilgili açıklama yapma gereği bile görmedi. Bizler bu süreçte ailelerle irtibatımızı kesmedik; düzenli olarak bu dönemde ne yapmaları gerektiği konusunda yardımcı olmaya çalıştık, hala da çalışıyoruz. Bir hafta eğitimin aksaması bile bu çocuklarda çok ciddi gerilemeye neden olurken pandemi sürecinin bu çocukların tüm kazanımlarının geriye düşmesi anlamına geldiğini çok iyi biliyoruz. Böyle bir kaygıyı kurum sahiplerinin göstermesini beklemek safdillik olur doğrusu. Döndüğümüzde birçok çocukla daha önceden kat ettiğimiz gelişimin kaybolduğu gerçeğiyle yüzleşeceğiz muhtemelen ve tekrar aynı yollardan geçeceğiz.

Maaşlarınız ödendi mi? Patronunuzun tavrı nasıl oldu?

Başlangıçta Mart’ın sonu gibi çalışmaya devam edeceğimizi düşünüyorduk. Bakanlık tarafından eğitime verilen aranın uzatılmasıyla berber maaşlarımızın nasıl ödeneceği konusu da emekçilerin gündemine girdi. Arkadaşlarımın çoğu bakanlığın bu olağanüstü süreçte ödenekleri yatıracağı şeklinde iyimser bir tablo çiziyordu ve maaşlarımızı alacağımız beklentisi içindeydi. Fakat durumun hiç de öyle olmadığını kısa zamanda öğrendik. Bu süreçte bazı kurumların çalışanlarına zorla ücretsiz izin imzalatmaya çalıştığını, yine emekçilerin çalışmadığı günleri yıllık izninden düşürmeye çalıştıklarının duyumlarını alıyorduk. Normalde bizim maaşlar ayın başında yatıyorken devlet kurumlara ödenekleri bir önceki ayın sonuna doğru yatırıyor.

Patronumuzun tavrını sormuştunuz. Kurum sahibi elinde ödenek olduğu halde Mart ayında sadece çalıştığımız gün kadarını vermeyi tercih etti. Tercih etti diyorum, çünkü Mart ayı maaşlarını tam yatıran birçok kurum olduğunu işitiyorduk, bu iş biraz partonların tercihlerine bırakıldı. Devlet özel eğitim merkezlerini tamamen özel sektörün insafına terk etmiş bir durumdaydı zaten. Salgınla beraber yaşanılanlar bizler için sadece malumun ilanı oldu.

Birçok patron bugün maaş ödemekten kaçınıyor, fakat durum normale döndüğünde ilk diyecekleri şeyi tahmin ediyoruz: Özveri isteyecekler. Muhtemelen bizden de çalışmadığımız dönem için telafi isteyecekler. Çünkü kurumların kapalı kaldığı dönemdeki ödenekleri bu şekilde almak isteyecekler. Bu telafilerin ücretlerini emekçilere ödeyecekler mi? Şimdiye kadar böyle bir durumla karşılaşmadık. Muhtemelen burada emekçilere bir dayatma yapacaklar. Ya telafini yap ya da işte kapı diyecekler.

Bizim 15 günlük maaşımızın kesilmesi sonrasında bu konuda yavaş yavaş arkadaşlarımda da bir bilinç değişimi oldu. Muhtemelen patron böyle bir istekle geldiğinde eskisine göre daha dirençli bir emekçi kitlesiyle karşılaşacak. Çünkü şunu gördük: En küçük bir krizde ne patronun ne de devletin umrundasınız. Alın 1177 TL’yi veya yaklaşık 1700 TL kısa çalışma ödeneğini ne haliniz varsa görün deniliyor. Emekçiler böyle bir düzen için neden özveri göstersin? Vergini ödüyorsun, SGK’ndan kesiliyor… Ama zora düştüğünde kaderine terk ediliyorsun. Günümüzün tablosu bu.

Bu süreçte özel eğitimlerde çalışan emekçiler nasıl zorluklarla karşılaşıyor, sizin veya yakın çevrenizde karşılaştığınız örnekler neler? Karşılaştığınız zorlukları kısa çalışma ödeneği veya ücretsiz izin desteği çözebilecek mi?

Salgından önce de özel eğitim emekçileri maaşlarıyla ayın sonunu zaten getiremiyordu. Bu durum sadece bizler için geçerli değil tabiki. Toplumun geneli temel ihtiyaçlarını karşılamak için bile borçlanmak zorunda kalıyor. Bizde bundan azade değiliz.

Bu süreçte eşim çalıştığı için ve maaş almaya devam ettiği için kendimi şanslı addediyorum. Ama bizim kurumda tek maaşla ev geçindiren bir sürü arkadaşım var. Bir hafta maaş alamamak bile bu insanların tüm hayatlarını altüst etmeye yetiyorken, kısa çalışma ödeneğinden faydalanma durumunun bile son ana kadar belirsiz olması oldukça travmatik oldu. Çalışma ödeneğinden faydalanmak için de prim ve sigorta şartı aranıyor. Birçok kurum primleri asgari ücret üzerinden yatırıyor veya İŞKUR üzerinden gelip gün sayısı konusunda mağduriyet yaşayan ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanamayacak arkadaşlarım var. Yararlananlarsa, kısa çalışma ödeneğini asgari ücrete göre alacak, bu da maaşlarının çok azına mahkum olmaları demek. Kurum sahipleri maaşların kalan kısmını tamamlayacaklar mı? Elden ödedikleri bölümleri verecekler mi? Bu konuda devletin en ufak bir kontrolü yok. Zaten bu uygulama artık yazısız bir kural haline gelmiş.

Kısa çalışma ödeneğinden yararlanamayan emekçilerin durumu daha kötü. Son çıkan yasayla ücretsiz izin ödeneği dayatılıyor. Ücretsiz izin ödeneği günlük 39 lira 24 kuruş, bu ücretin hiçbir şeyi çözmeyeceği zaten ortada.  

Kısacası, 60 bin özel eğitim emekçisi virüsten değil açlıktan ölecek böyle giderse. 

Peki bir tepkisellikten bahsettiniz. Özel eğitim emekçilerinin örgütlenme konusunda bir girişimleri var mı? Mesela bu süreçte işyerinizde çalışanlar arasındaki yaklaşım nasıl?

Salgının belki tek iyi tarafı bizlere örgütlü emeğin ne kadar önemli olduğu göstermesi oldu. Kurum sahiplerinin örgütleneceği çok fazla kanal var; ama ne yazık ki özel eğitim emekçilerinin bir sendikası bile yok. Bunu yaratmak için elimizden geleni yapıyoruz. Özel eğitim öğretmenleri olarak sosyal medya üzerinden taleplerimizi yükselttiğimiz bir platformumuz var. Sendikalaşma yolunda ilk adım diyebiliriz.

Taleplerimizin en başında özel eğitim merkezlerinin kamulaştırılması geliyor. Pandemi sürecinde eğitim ve sağlık gibi sosyal hakların neden bu şekilde piyasanın insafına terk edilmemesi gerektiğini açık bir şekilde görüyoruz. Bu işin kaybedeninin sadece emekçiler olmadığını da görmek gerek: Aileler, çocuklar da kaybedenler kulübünde. Tek kazanan patronlar. Emekçiler sefalete mahkum edilirken, sürekli zenginleşen patronları görmek öfkeyi büyütüyor. Mesela daha önce konuştuğumuzda emekle ilgili sorunlara duyarsız kalan arkadaşlarımız, şimdi bu eşitsizliğe daha çok öfke duyuyorlar. Mesela kamuda çalışan emekçilerin haklarına sahip olmak, iş güvencesini elde etmek herkesin dilinde. Ama mesele bunu biraraya gelip bir ortak bir mücadeleyle dile getirmek.

Örgütlü bir güç olabilseydik patron maaşlarımızı, haklarımızı bu kadar kolay gasp edemeyecekti veya sigortamızın eksik yatırılması gibi hukuksuzluklara karşı daha çok ses yükseltebilecektik. Emekçi yalnız kalınca bilincini korkular kaplıyor. Yarın ne olacak, işten atılırsam borcumu nasıl ödeyeceğim, nasıl geçineceğim? Olumsuz anlamda sorular çoğalıyor. Ama dayanışma büyürse, emekçi yalnız olmadığını görürse bu sorular çabuk dağılır. Mesela Tarık Akan’ın Çark filminde bir sahne vardır. Babası hasta olan ama tedavi ettirecek gücü olmayan bir arkadaşları için işçiler hemen bir araya gelip parayı topluyorlar. Türkiye’de geçmişte böyle dayanışma örneklerini yaratan bir mücadele ve örgütlülük geleneğinin var olduğunu görüyoruz. Maalesef yıllar içinde hepimiz derin bir yalnızlığa itildik. Ancak pandeminin belki de yapacağı tek hayırlı iş bu eşitsizlikler karşısında mücadelenin, dayanışmanın önemini hatırlatması olacak.

Teşekkür ediyoruz.

Bize ses verdiğiniz için ben teşekkür ederim.

Share This