Kadınlar Nasıl Kazanacak? – Güneş Gümüş

Kadınlar Nasıl Kazanacak? – Güneş Gümüş

Dünya üzerinde yükselen bir kadın hareketi var. Özellikle 2008 krizi sonrasında daha da saldırgan hale gelmiş sağcı ve aşırı sağcı iktidarların kadın düşmanı politikaları kadınları yaşamlarını, kazanımlarını savunma pozisyonuna iterek radikalleştiriyor; sokağa döküyor. Bizde de olan aslen bu! 17 yılı geçkin AKP iktidarı boyunca kadınların payına düşen eziyet (evin boğuculuğuna hapsedilme, yoksulluk, şiddet vb.) daha da katmerlendiğinden özellikle genç kadınlar arasında tepkiler ve mücadele eğilimleri artmış durumda.

Ne olursa olsun evlilik sürsün anlayışının her yıl yüzlerce kadının canını aldığı, krizin faturasının ilk önce emekçi kadınlara kesildiği, kadınların çoğunluğunun yoksullukla boğuştuğu, tacizin kol gezdiği, iktidarın kadınların nasıl yaşayacağını şekillendirmeye çalıştığı koşullarda yaşıyoruz. Özellikle de sayısı sürekli artan kadın cinayetleri kadın sorununu tüm can yakıcılığıyla gündeme taşıyor; yürekleri harekete geçme isteğiyle dolduruyor. Tam da bu nedenle kadın mücadelesinin eylem gücüyle, etkili olduğu kitleyle çapını büyütmek mümkün. Ama neyi, kimden talep ettiğinizi doğru belirlemek kritik. Bir hareket talepleriyle kitlelerin aklına kazınır; onların gönlünü kazanır.

Biyoloji Kader mi?

Kadın meselesinde hedef tahtasına erkekleri; arka planda erkeklerin çıkarına işleyen bir sistem olduğu düşülen ataerkil düzeni (patriarkiyi) yerleştirme anlayışı yaygın. Bütün ekolleriyle feminizm bunu savunuyor. Bu bakış açısı erkeği doğrudan kadının ezilmesinin sorumlusu yapıyor. Neden mi? Ayrıcalıklarını korumak için.
Feminist hareket, oldukça basit bir ikilikle karşımıza çıkıyor: kadın-erkek. Gerçekten erkekler bir bütün olarak kadınların ezilmesinden çıkar sahibi mi? Mesela bakın Şule Çet davasına binlerce erkek de tecavüzcü-katillerin hak ettiği cezayı alması için sosyal medya üzerinden basınç kurmaya çalışmadı mı? Ya da zaten iş hiyerarşisinin neredeyse en altında çalışan bir erkek emekçinin kadınların işyerlerinde önünün kesilmesinden ne çıkarı olabilir? Bir evde iki kişi çalışmadan geçinmek neredeyse imkansızken kreş yokluğu ya da ücretlerinin yüksekliği nedeniyle kadının çocuk bakımı için evde kalmasından erkek işçinin çıkarı ne? Şu kriz döneminde yaşanan intiharları da düşününce mesela yoksul emekçiler olan erkeklerin aileyi geçindirme sorumluluğu bir zafer mi çoğu zaman sırt çökerten bir yük mü?

Kadın konusunda erkeği ezilmenin sorumlusu gören bakışla hareket ettiğinizde Kürtleri ezen Türkler, Alevileri ezen Sünniler, Müslümanları ezen Hıristiyanlar diye de düşünürsünüz. O zaman da birbirinin kurduna dönüşmüş kimlikler arasında “herkes kendi sürüsüne” der; çözüm olarak ancak izolasyon önerirsiniz.

Toplumun geri kalan yarısını neredeyse düşman addeden, onu dönüştürülemez bir doğaya sahip kabul eden anlayışın kadın mücadelesinin önünü açması mümkün değil. Sonuçta dünyanın yarısını oluşturan erkekleri dönüştürmeden, onları mücadelemize katmadan kadınların eşit ve özgür olması nasıl sağlanabilir ki!

Oysa ki kadın-erkek arasında kurulan neredeyse düşmanlık ilişkisi, toplumsal yaşamın gerçekliğini bile tam anlatmıyor. Bir kere bütün erkekler aynı değil. İki; erkekleri bu tavırları göstermeye iten, kadınlara da bu tavırları kabul ettiren bir toplumsal değerler bütünü ve toplumsal koşullar var. Onlar değiştiğinde bambaşka insanlar açığa çıkıyor.

Biyolojiyi kader olarak algıladığınızda, insanın değişmeyen özü/doğası olduğu savunduğunuzda “toplum böyle geldi, böyle gidecek” diyen gericilerin fikirsel alanına girmiş olursunuz. Dünyanın her bir köşesinde sol hareketin çıkış noktası insanın değişebileceği, yazgısını değiştirebileceği iddia ve inancı üzerine kurulu. Elbette ki aklı başında hiçbir sosyalist bugünkü insanla eşit-özgür bir toplum kurulabileceğini iddia etmiyor; bambaşka bir insanın kapitalizmin hegemonyası kırıldığında ortaya çıkabileceğini savunuyor. Durum erkekler açısından da farklı değil. Bugün siyasi görüşünden, konumundan farklı olarak cinsiyetçi pisliğe batmış olan erkekler de (tek tek unsurların ötesinde kitleler düzeyinde) ancak devrimci bir dönüşümle fikirsel kopuş yaşayabilir; ailenin ekonomik bir yeniden üretim birimi (evişleri ve çocuk bakımının gerçekleştiği) olmaktan çıkmasıyla kadını eve hapseden cinsiyetçi fikirlerin zemini ortadan kalkabilir.

Kadınlar Nasıl Özgürleşecek?

Meselenin erkek ile kadın karşıtlığı temelinde konulması kadın sorununun çözümünde bir çıkışsızlığı da beraberinde getiriyor. Erkeklerin kadınların ezilmesinden çıkarı varsa bu çıkarlarından neden vazgeçsinler ki! Zaten feminist hareketin önemli bir çoğunluğu da “vazgeçmezler, erkekler değişmez” diye düşündüğünden kadın mücadelesinden erkekleri dışlamak; kadınları erkeklere karşı konumlandırmak üzerinden kadın hareketini şekillendirmek istiyor.

Ne deniyor “25 Kasım, 8 Mart bizim; erkekler gelmesin.” Hadi gelmesin diyelim; o zaman ya erkeklerden tamamen arındırılmış bir yaşam kurmak (ki imkan dahilinde değil böyle bir soyutlama) ya da 25 Kasım, 8 Mart ve sınırlı sayıdaki kadın eylemlerinde birkaç saate sınırlanmış bir özgürlükle yetinmek kalıyor kadına! Mesela İstanbul’daki 25 Kasım eylemine katılan binlerce kadın 2-3 saat sonra erkeklerin içinde yer aldığı ilişkilere geri dönüyor; kardeş, çocuk, anne, arkadaş, çalışan oluyor. Kadının kendi “devrim”ini yapması; karşısına çıkan erkek egemen düzene karşı hem fikirsel hem de eylemsel olarak harekete geçmesini salık veriyor feminist hareket. Eylemlerde öne çıkan sloganlardan, taşınan dövizlerden, sosyal medya tartışmalarından feminizmin ekollerinin meseleyi bireysel ilişkiler alanında kavradığı ve yine aslen bu ilişkiler alanında “kadının güçlenmesi” temelinde bir çözüm önerdiği açık. Nasıl mı? “Feminist eğitim”den geçen kadın ataerkil düzenin her türlü yansımasını kavrayacak ve ona karşı pozisyon alacak. Bu şekilde davranabilecek çok sınırlı bir kadın kitlesi olduğunu varsaysak bile kadınların çoğunluğuna temas etmeyen, ancak orta sınıf kadınlara hitap bir yaklaşım bu!

Feminist hareketle ilişkilenen kadının toplumsal ilişkilerde farklı şekilde eyleyecek koşulları olduğunu varsayalım; feminist hareketin etki kapasitesi dışında kalan kadınlara ne olacak peki? Acılara gark olmaya devam! Sosyalistleri kadın sorununun çözümünü devrim sonrasına ertelemekle itham edenlerin toplumun yarısını oluşturan kadınların sadece bir bölümüne çıkış önermesi de ironik.

Bireysel Değil Toplumsal Talepler

Kadın hareketi 20. yüzyıl boyunca toplumsal taleplerle mücadele yürüttü. Bu durum, yüzyıl sonuna doğru değişti. Sosyalizmin Doğu Bloku’nun yıkılan duvarları altında kaldığının ilan edildiği, yürürlükteki saldırgan neoliberalizmin haklar temelli mücadeleler için koşulları zorlaştırdığı bu dönemin ruhu makro hedefleri imkansız ilan ediyor; hatta baskıcı addediyordu. İşte bu ortamda üçüncü dalga feminizmle birlikte kadın mücadelesinin gündemi bireysel alana sıkıştırıldı. Mesela artık ev işlerinin ve çocuk bakımının toplumsallaşması için ücretsiz yemekhane, çamaşırhane, kreş taleplerinin yerini meseleyi kadın-erkek karşıtlığı üzerinden kuran “bırak evi bok götürsün” sloganı alıyor.

Kadının eşitlik mücadelesini bireysel alana sıkıştıran, birlikte mücadele etmesiyle toplumsal muhalefeti güçlendirecek kadın ve erkek emekçilerin birliğini engelleyen, talep ve söylemlerinin odağında kapitalist sistem olmayan bir feminizm de liberal bir çizginin ötesine gidemiyor.

Oysaki kadın hareketi sadece kadın cinayetlerine ya da iktidarın kadın  düşmanı saldırılarına karşı tepkisel eylemler örgütlemekten çıkıp toplumsal taleplerle bir mücadele örse bugün daha çok gelişecektir. Güçlenme ve toplumsallaşmanın önü açıktır yeter ki kadın hareketi sadece “istediğimiz gibi yaşarız, siz de kabulleneceksiniz” demenin ötesine geçerek milyonlarca kadını içine çekecek ve mücadele içinde ilerletecek toplumsal taleplerle bir hareket örnek için yola çıksın!

CATEGORIES
Share This