Geçmişten Günümüze Emperyalizmin Kılıcı Olarak NATO

Geçmişten Günümüze Emperyalizmin Kılıcı Olarak NATO

NATO: Between continuity and change – Aspenia Online

Kuruluşu ve Amaçları

NATO (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü), II. Dünya Savaşı’nın dünyada yarattığı yangının külleri daha soğumamışken, 12 ülkenin katılımıyla 4 Nisan 1949’da kuruldu. ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrasında fiilen emperyalist-kapitalizmin liderliğini ele almasının ardından kurulan NATO, bu liderliğin askeri alandaki kurumsallaşmasının bir aracı oldu. İlk olarak ABD, Kanada, Danimarka, Belçika, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz ve Birleşik Krallık’ın katılımıyla kurulan örgüt Soğuk Savaş döneminde emperyalist-kapitalizmin komünist hareketlere karşı adeta bir kılıcı işlevi gördü. Türkiye örgüte DP iktidarının ilk döneminde 18 Şubat 1952’de Yunanistan ile birlikte üye olmuştu. 1955 yılında Batı Almanya, 1982 yılında ise İspanya örgüte katıldı.

Soğuk Savaş Dönemi ve Gladyo

Alparslan Türkeş kimdir?! - Türkiye 24

NATO’nun Soğuk Savaş dönemindeki politik konseptini belirleyen olgu, kuruluş anlaşmasında da vurgulandığı üzere, hem SSCB öncülüğündeki Varşova Paktı’na karşı askeri bir kalkan oluşturmak hem de 20. yüzyıl boyunca birçok ülkede patlak veren sınıf mücadelelerine ve komünist hareketlere karşı gayrinizami savaş tekniklerini de devreye sokarak karşı saldırıları örgütlemekti. İtalya’da Gladyo (Kılıç) adıyla mafya-derin devlet-faşist hareket üçgeni üzerinden örgütlenen bu yapı NATO üyesi hemen her ülkede benzeri şekillerde inşa edilecekti. Türkiye’de de eski bir subay olarak NATO’nun tezgahından geçmiş olan Türkeş öncülüğündeki faşist MHP, MİT ve Özel Harp Dairesi tarafından örgütlenen kontrgerilla 60’ların ikinci yarısından itibaren pek çok katliama ve siyasi cinayete imza atacaktı.                          

90’lı Yıllar: Balkanlarda NATO Refakatinde Katliamlar

Srebrenitsa Katliamı'nda rol oynayan Hollanda, ölenlerin yakınlarına tazminat ödeyecek | soL haber

Soğuk Savaş’ın Doğu Bloku’nun dağılmasıyla sonuçlanması Batılı emperyalistleri SSCB’den geriye kalan devasa boşluğu doldurma konusunda iştahlandırıyordu. Özellikle farklı etnik ve dini kimliklerin bir arada yaşadığı Balkanlarda 92’de başlayan savaş süreci BM ve NATO öncülüğünde ABD ve ortaklarına bölgeye müdahale için önemli bir alan açtı. Aralık 1995’te BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar doğrultusunda ve 1991-1995 arasında Hırvatistan, Sırbistan ve Bosna Hersek arasında yaşanan savaşları sona erdiren Dayton Anlaşması’nın uygulanması için NATO’ya bağlı askeri birlikler “barış gücü” adı altında Bosna-Hersek’e giriş yaptılar. Bosna Savaşı NATO’nun 90’lı yıllarda barış ve insan hakları gibi kavramlar arkasına sakladığı ikiyüzlülüğünün görülebilmesi için önemli bir dönüm noktasıdır. Temmuz 1995’te Srebrenitsa’da 8.372 kişi Sırp ordusu tarafından katledilirken, BM ve NATO’ya bağlı askeri güçler katliamı adeta bir refakatçi gibi seyretmişlerdir. BM tarafından güvenli bölge ilan edilen kenti daha sonra Lahey’de yargılanacak olan Ratko Mladiç komutasındaki Sırp birliklerine teslim eden Hollandalı askerlerin birçoğunun ülkelerine döndükten sonra ciddi psikolojik travmalar geçirdiği bilinmektedir. Askerlerden biri yazdığı anılarından katliamı şöyle anlatır: “Ölmek istiyordum, masum insanları koruma sözü verdiğimiz halde bize sığınan insanları koruyamadığımız için kendimi affetmiyorum.” Emperyalistler geride bugün bile etkilerini gördüğümüz sorunlar yumağı bırakırken; bu tarz trajik katliamları emperyalist operasyonlarının ve yayılmacılıklarının birer bahanesine dönüştürdüler.  1999 yılında ABD öncülüğündeki NATO güçleri bu kez Sırplarla Kosovalı Arnavutların bağımsızlık amacıyla kurduğu Kosova Kurtuluş Ordusu arasında çıkan çatışmalara müdahale için harekete geçtiler. NATO’nun hava bombardımanları sırasında 500’ü aşkın sivil yaşamını yitirdi. 200 bini aşkın sivil ise hem iç savaş hem de yoğun bombardıman nedeniyle yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı.

90’lı yıllar biterken NATO’ya Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan gibi eski Varşova Paktı üyesi ülkelerin katılımı örgüt adına bu dönemin en dikkat çekici yanıdır.

11 Eylül Sonrası: “Terörizme Karşı Savaş”

War on Terror: The history of an illusion

Balkanlarda yürütülen emperyalist operasyonların ardından geçmişten beri ABD ve ortaklarının hedefindeki bir coğrafya olan Ortadoğu’ya müdahale konusunda beklenen bahane çok geçmeden gelecekti: 11 Eylül’de İkiz Kulelere El-Kaide tarafından gerçekleştirilen saldırı etkileri bugün yakıcı bir şekilde devam eden “terörizme karşı savaş” döneminin başlangıcını ilan etti. İlk olarak saldırıların sorumlusu olarak gösterilen El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in yakalanması için NATO güçleri 7 Ekim 2001’de Afganistan’ı işgale giriştiler. Yaklaşık 20 yıl boyunca sürdürülen işgal geçtiğimiz yıl Taliban güçleriyle yapılan anlaşma sonucunda sonlandırıldı ve Afganistan’a terörizme karşı savaş bahanesiyle giren emperyalistler; Afgan halkının kaderini bir kez daha Taliban barbarlığının eline terk ettiler.

NATO’nun bir sonraki hedefi ise 90’lı yıllarda birçok hava operasyonunun gerçekleştirildiği Irak’tı. Saddam rejiminin elinde kitle imha silahları bulunduğu bahanesiyle 20 Mart 2003’te başlatılan işgal Irak’ı tam bir cehenneme çevirecekti. İşgalle birlikte Saddam rejimi kısa sürede devrilirken, emperyalist işgalin geride bıraktığı etnik ve dini temelli çatışmalar bugün bile sürüyor. İşgal boyunca yaklaşık bir milyon insan yaşamını yitirirken; geride bırakılan siyasi kaosun içerisinden ilerleyen yıllarda IŞİD türevi cihatçı örgütler palazlanacaktı. Irak Savaşı’nın yarattığı sonuçlar ABD’nin askeri olarak liderliğinin sorgulanmasını da beraberinde getirecekti.

2000’li Yıllar: Rusya’nın Sahneye Dönüşü ve NATO Genişlemesinin Sınırları

How “Dual” is Russia's Foreign-policy Morality? The 2008 War with Georgia as a Case Study - ICDS

Bir yandan Ortadoğu ve Afganistan’da süren operasyonlar diğer yanda Doğu Avrupa’da genişleme çabaları… Rusya, Putin’in iktidara gelişiyle birlikte kısa sürede hem ekonomik hem de siyasi bir toparlanma sürecine girmiş ve Batı’nın eski Sovyet coğrafyasına karşı genişleme projesine karşı sesini çıkarmaya başlamıştı. 2004 yılında Gürcistan’da başkan seçilen Mikail Saakaşvili Batı’yla yakınlaşırken, Gürcistan’ın AB ve NATO üyeliği konusunda ciddi adımlar atılmaya başlanmıştı. Gürcistan ordusu özellikle ABD ve AB ülkelerinden ciddi destek almaya başlamıştı. Batı’nın desteğine güvenen Saakaşvili Ağustos 2008’de tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya’yı işgal ederken, buna mukabil Rusya Gürcistan’ı işgal etti. Bu tarihsel an, NATO’nun genişlemeci eğilimlerinin Rusya ile çatışma yaratacak boyuta ulaştığının bir işareti oldu ve bir anlamda Ukrayna üzerinden gelecekte yaşanacak çatışmaların da habercisiydi.

Öte yandan 2000’li yıllarda NATO, Rusya’yı rahatsız edecek şekilde, Doğu Avrupa’da da genişlemesini sürdürmüş ve geçmişte Doğu Bloku içerisinde yer alan ülkeleri de bünyesine katmayı başarmıştı. 2004 yılında Bulgaristan, Litvanya, Estonya, Letonya, Romanya, Slovakya ve Slovenya; 2009 yılında ise Arnavutluk ve Hırvatistan NATO’ya katıldı. 2017 yılında Kuzey Makedonya ve Karadağ’ın da NATO’ya katıldığını ekleyecek olursak ABD öncülüğündeki emperyalist bloğun Rusya’yı çevreleme projesinde önemli kazanımlar sağladığı görülmektedir.  

Arap İsyanları ve NATO Müdahaleleri

Everyone says the Libya intervention was a failure. They're wrong. - Vox

Arap Baharı ile birlikte etnik ve dini gerilimlerin had safhada olduğu Suriye ve Libya gibi ülkelerde yaşanan isyanlar, emperyalistler açısından öteden beri hedefte olan Esad ve Kaddafi yönetimlerine karşı müdahale için önemli bir bahane oluşturdu. Suriye ve Libya’da kokuşmuş diktatörlüklere karşı başlayan isyanlar kısa sürede iç savaş boyutuna evrilirken; NATO üyesi ülkeler kısa sürede bu ülkelerde aktifleşen cihatçıları silahlandırdılar ve onların önlerini açmak adına askeri operasyonlara giriştiler. Birçoğumuz 2011 yılında NATO’nun Libya’ya müdahale etme kararı almasının ardından Erdoğan’ın “NATO’nun Libya’da ne işi var” sözlerini hatırlarız. Erdoğan çok geçmeden bu sözünü unutmuş ve NATO operasyonlarının yürütülmesi için İzmir komuta merkezi olarak belirlenmişti. Suriye’de ise cihatçılar yoğun bir şekilde silahlandırılırken, Rusya geçmişten beri bölgede yakın ilişki kurduğu Esad rejiminin imdadına yetişmiş ve 2014 yılında Suriye iç savaşına aktif olarak katılmaya başlamıştı. Sonuç olarak yüzbinlerce ölüm, milyonlarca göçmen, ne yapılacağı belirsiz bir cihatçı yığını ve Ortadoğu’daki ilişkileri daha da karmaşıklaştıran bir savaş döngüsü… Türkiye, NATO’nun müdahalelerinin siyasi sonuçlarını son on yıldır acı deneyimlerle yaşamaya devam ediyor.

CATEGORIES
Share This