Home / Dünyadan / Ateşkes Günlerinde İran- Nida Kaveh

Ateşkes Günlerinde İran- Nida Kaveh

2026 ateşkesi, İran’da savaşın sona ermesinden çok, krizin biçim değiştirmesi anlamına geldi. Devlet aygıtı kendisini “ulusal savunmanın galibi” olarak sunmaya çalışırken; sokakta, fabrikalarda, üniversitelerde ve hapishane koridorlarında bambaşka bir ruh hali oluşuyor. Bugün İran’ın siyasal atmosferi ne tam bir devrimci yükselişin berraklığına ne de rejimin mutlak istikrarına benziyor. Daha çok, tarihsel yorgunluk ile bastırılmış öfkenin birbirine sürtündüğü bir ara döneme benziyor.

ABD-İsrail saldırıları ve ardından gelen ateşkes, rejime kısa süreli bir “milli birlik” manevrası sağladı ve devlet medyası bunu “direnişin zaferi” olarak pazarladı; fakat savaşın yarattığı ekonomik enkaz, enerji krizi, işsizlik ve enflasyon, bu propagandanın toplumsal ömrünü son derece daralttı. Bu vaziyeti Reuters ve çeşitli Avrupa merkezli gözlem raporları da doğruluyor, savaş sonrası süreçte İran yönetimi hem dış müzakere arayışını sürdürmeye hem de içeride sert güvenlik politikalarını genişletmeye yöneldi.

Normalleşemeyen Bir Toplum

Bugün İran şehirlerinde görülen temel duygu “normalleşememe” halidir. İnsanlar işe gidiyor, marketler açık, ulaşım sürüyor; fakat gündelik yaşamın dokusu paramparça durumda. Rial’in çöküşü, savaş sonrası tedarik krizleri ve yaptırımların devamı, emekçi sınıfların yaşamını kronik bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürdü. Özellikle büyük kentlerin çeperlerinde ve sanayi bölgelerinde, ücretlerin birkaç hafta içinde eridiği; kiraların ise fiilen dolarize olduğu görülüyor.
Ocak 2026 protestoları sonrası uygulanan internet kesintileri ve gözetim mekanizmaları da kalıcılaştırıldı. Akademik araştırmalar, İran’daki internet kapatmalarının artık yalnızca teknik sansür değil, “toplumsal disiplin mimarisi” haline geldiğini gösteriyor. Bu atmosferde toplum ikiye bölünmüş değil; atomize olmuş durumda. Klasik liberal muhalefetin tahayyül ettiği türden birleşik bir “orta sınıf demokratik blok” görünmüyor. Aynı şekilde rejimin geleneksel ideolojik tabanı da ciddi aşınma içinde. Ortaya çıkan şey, örgütsüz ama derin bir öfke rezervuarı.

Çözülme Kısmi, Çöküş Yok

Batı medyasında sıkça tekrarlanan “rejim artık bitiyor” anlatısı fazlasıyla indirgemeci. İran devleti hâlâ muazzam bir baskı kapasitesine, güvenlik ağına ve ekonomik patronaj sistemine sahip. Ancak aynı zamanda ciddi bir hegemonya krizinin içinde; örneğin, artık başörtüsüsüz kadınları dışlamayı bırakıp sahiplenmeye başlamaları çarpıcı bir esneyerek içerme örneğidir. Antonio Gramsci’nin ifadesiyle mesele yalnızca zor aygıtı değil, “rıza üretimi”ne de dayanamak zorunda olduğu bir yöntemsel kriz altında. Eskisi gibi yönetemeyeceği için “yeni bir yönetme” biçimine doğru esnemesi kaçınılmaz hale geldi. Başörtüsü gibi bir sembolden uzun yıllardır verilen büyük mücadelelerin, ödenen ağır bedellerin neticesinde başörtüsü yönünde bir geri adım atıldı. Böylece rejim; kendi muhalifi olan kitleleri milliyetçilik ile vatanseverlik kulvarında kendi tabanına katabiliyor.

İran’da rejim bugün tam da bu alanda büyük bir aşınma yaşıyor. Özellikle genç kuşaklarda devletin ideolojik anlatısı çökmüş durumda. Kadın hareketi, ezilen ulusların yaşadığı hoşnutsuzluk, işçi direnişleri ve savaş sonrası ekonomik çürüme birleşince; rejimin kendisini “anti-emperyalist direniş devleti” olarak sunması artık eskisi kadar etkili olmuyor. Fakat bu çözülme otomatik olarak devrimci dinamikler de üretmiyor. Çünkü İran burjuvazisinin farklı fraksiyonları, güvenlik aygıtı ve bölgesel güç dengeleri rejimin kontrollü kriz yönetimini sürdürebilmesine imkân tanıyor.

İşçi Hareketi: Bastırılmış Ama Belirleyici Bir Dinamik

İran’daki gerçek tarihsel düğüm noktası hâlâ işçi sınıfıdır. Son yıllarda öğretmen sendikaları, petrol işçileri, belediye emekçileri, kamyon şoförleri ve özellikle petrokimya sektöründeki grevler, rejimin en fazla korktuğu alanlardan biri oldu. Çünkü İran devletinin ekonomik omurgası hâlâ enerji ve lojistik sektörlerine dayanıyor.

Sürgündeki İranlı sosyalistlerle yapılan röportajlar ve sendikal açıklamalar, rejimin özellikle bağımsız işçi örgütlenmelerini “ulusal güvenlik tehdidi” olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Bugün İran işçi hareketinin temel sorunu yalnızca baskı değil; parçalanmışlık ve siyasal temsil krizidir. Geleneksel solun önemli bir kısmı ya sürgünde ya tasfiye edilmiş ya da inzivaya çekilmiş durumda. Buna rağmen ekonomik kriz, işçi hareketini yeniden merkezileştiriyor.

İran’da milyonlarca insan ekonomik olarak aynı kaderi paylaşmasına rağmen, bu ortak deneyim henüz tam anlamıyla birleşik politik özneye dönüşebilmiş değil. Fakat grevlerin sürekliliği, ücret isyanlarının yayılması ve kadın hareketiyle emek mücadelelerinin kesişmesi, gelecekte farklı bir toplumsal blok ihtimalini canlı tutuyor.

İdamlar

Ateşkes sonrası dönemin en karanlık boyutu idamlar oldu. Uluslararası insan hakları örgütleri ve çeşitli medya kuruluşları, 2025-2026 boyunca İran’da idamların dramatik biçimde arttığını bildiriyor. Amnesty verilerine dayanan raporlar, İran’ın küresel idamların büyük çoğunluğunu tek başına gerçekleştirdiğini ortaya koyuyor. Özellikle protestoculara yönelik “moharebeh” (Allah’ın hükümetine karşı savaş açma) suçlaması, devletin hukuk sistemini doğrudan siyasal infaz mekanizmasına dönüştürdü.

2025–2026 İran–İsrail/ABD savaşı ve ardından gelen ateşkes sonrası İran’da idamlar dramatik biçimde arttı. İnsan hakları kuruluşları, özellikle siyasi dosyalar, protestocular, Kürt mahkumlar, Beluç tutuklular ve “casusluk” suçlamalarıyla yargılanan kişiler hakkında hızlandırılmış infaz süreçlerinden söz ediyor. hra-news.org, hengaw.net, iranhr.net ve radiozamaneh.com tarafından yayımlanan raporlara göre yalnızca Ordibeheşt 1405’te (Nisan–Mayıs 2026) en az 47 idam gerçekleştirildi; ayrıca 5 yeni idam kararı onandı ve 10 yeni idam hükmü verildi. İnsan hakları örgütleri ayrıca: protestolarla bağlantılı en az 44 kişinin idam tehlikesi altında olduğunu, yüzlerce kişinin “moharebeh” (Allah’ın hükümetine karşı savaş açma), “baği” (silahlı muhalefet/isyan), “casusluk” ve “ulusal güvenliğe karşı faaliyet” suçlamalarıyla ölüm cezası riski taşıdığını ve birçok infazın ailelere haber verilmeden gizlice yapıldığını bildiriyor. Ek olarak, İran’daki internet kesintileri nedeniyle gerçek infaz sayısının çok daha yüksek olabileceği, özellikle Kürt ve Beluç bölgelerinde bazı infazların resmi kayıtlara hiç geçmediği ve 2026’nın ilk aylarında günlük ortalama idam oranının ciddi biçimde yükseldiği belirtiliyor.

Gizli yargılamalar, işkence altında alınan itiraflar, ailelere cenazelerin verilmemesi ve son görüş hakkının engellenmesi artık sistematik uygulamalar haline geldi. Bu idamların amacı yalnızca muhalifleri ortadan kaldırmak değil; toplumun kolektif psikolojisini felç etmek. Devlet burada klasik faşizan reflekslerden birini sergiliyor: siyaseti hukuktan değil, korkudan üretmek. Fakat tarihsel olarak çıplak şiddetin sürekli genişlemesi, çoğu zaman egemenliğin güçlendiğini değil; meşruiyetinin aşındığını gösterir. Savaş koşulları, rejimin meşruiyetine can suyu verirken halkın ses çıkarmasının imkanlarını da kısıtlayarak İran’da kitlelerin her anlamda çok ağır koşullara sürüklenmesinin önünü açtı. Emperyalizmin, İran’da rejim değişikliğine soyunurken İran halkını “özgürleştirme” iddiasından bugün gelinen nokta, emperyalizmin gericiliğinin boyutlarını son mertebesine kadar hissettiriyor.

Bir Eşikte

Bugünkü İran ne yalnızca “çökmekte olan bir rejim” ne de yeniden konsolide olmuş güçlü bir devlet olarak okunabilir. Daha çok, kapitalist kriz, emperyalist kuşatma, bölgesel savaşlar ve iç sınıf çelişkilerinin üst üste bindiği tarihsel bir düğüm noktası.

Ateşkes günlerinde sessizlik hakim. ABD’ye ve İsrail’e öfke had safhada. Hükümetin büyük kitle gösterilerinin ardından ateşkes günleri sadece savaşı değil, savaş sayesinde iktidarın arkasında birleşen kitle mobilizasyonunu da durdurdu; fakat İran toplumundaki tarihsel gerilimi ve çelişkileri ortadan kaldırmadı. Daha altı ay önce sokaklarda protestolarda öldürülenlerin acısına bombardımanda katledilen binlerin acısı karıştı. Yokluk, yoksulluk, uzun bir yas, öfke… Bugün Tahran’ın sokaklarında, Tebriz’in sanayi bölgelerinde, Kürdistan şehirlerinde ve Huzistan’da petrol tesislerinde dolaşan şey umut değil belki; ama korkunun eski kesinliğini kaybetmeye başlamasıdır. Ve bazen tarih tam da böyle ilerler: Önce insanlar geleceğe inanmayı değil, eskisi gibi yaşamamayı öğrenirler.

 

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir