Yargıtay – AYM Savaşı ya da Can Atalay Meselesi – Av. Engin Kara

Yargıtay – AYM Savaşı ya da Can Atalay Meselesi – Av. Engin Kara

Önce İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin oyalama hamlesi, ardından Yargıtay 3. Ceza Dairesinin AYM kararını tanımadığını ilan ettiği ve AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunacağını belirttiği pek orijinal kararı… Milletvekili Can Atalay özelinde ülkede süregelen, ağızda ekşimsi bir tat bırakan AKP hukukunun son örneği yine gündeme bomba etkisiyle girdi.

Ağır Ceza’nın kafasını kuma gömmesi de Yargıtay 3. Ceza Dairesinin AYM’yi tanımama kararı da tartışmasız rezil, saçma kararlar. Dibine kadar hukuksuzluğa yeni de batılmış değil. Gezi davası da onların yüksek yargı incelemeleri de başka politik davalar da hep berbat olageldi. Bu hukuksuzluklara, yasa tanımazlıklara karşı sonuna kadar ses çıkarmak ve mücadele etmek zorundayız.

Yine de çuvaldızı rejime saplarken, kendi cephemizi de iğneyle bir yoklamak zorundayız. Aksi durumda körler sağırlar, bir de gözünde Themis’in(1) bantlarından olanlar, birbirlerini ağırlamakla yetinmek zorunda kalır.

AKP’nin Yargı Düzeni

AKP dönemi yargı düzeninin, diğer tüm toplumsal kurumlarla beraber büyük bir çürüme içerisine girdiği tartışmasız. Fakat bu çürüme, basit hukuk tanımazlık ya da salt irili ufaklı ekonomik çıkarlara dayanan rüşvet vb. bir çürümenin ötesinde. Çürüme her şeyden önce politik ve kökeni yeni rejimin iktidar merkezi olan Saray’dır.

AYM ya da AİHM kararlarına uyulmaması ile ilk defa da karşılaşmıyoruz. Son yıllarda politik dosyalarda benzer bir eğilimin somutlaştığını ve güçlendiğini görmek mümkün. Bu bakımdan, her ne kadar yasa tanımazlık düzeyi epey yüksek olsa da Yargıtay 3. Ceza Dairesinin dünkü kararı, AKP yargı düzeninin mantıksal sonucu olarak karşımıza geldi.

Bu nedenle de AKP yargısının dünkü kararına karşı verilen tepkilerin hepsi sonuna kadar haklı olmakla birlikte, konuyu Anayasa’nın ilgası ya da darbe gibi, tam da hukuk düzeninin özünde muhafazakâr kavramlarıyla ele almanın sınırlı ve yetersiz olduğunu söylemek gerekiyor.

Burjuva Hukukta Yargı Bağımsızlığı

Burada elbette herhangi bir kararı ya da genel geçer meseleleri tartışmıyoruz. Yine de politik dosyaların, hele ki Gezi direnişi gibi bir toplumsal mücadeleye ilişkin kritik bir mahkeme dosyasının, burjuva hukukun tarihsel ve politik bakımlardan damıtılmış bir biçimi olduğunu düşünerek konuyu burjuva hukuk düzeyinde de ele almak gerekiyor.

Konumuz bakımından vurgulamak istediğimiz nokta, hukuk düzeninin ya da yargı sisteminin tarafsız, eşit, toplumun üstünde ya da sınıfsal ve politik ilişkilerden bağımsız olmadığı. Elbette, burjuva demokrasisi çerçevesinde “yargı bağımsızlığı” gibi bir kavram işlevsel ve saldırılardan korunması gerekir olmakla birlikte, söz konusu bağımsızlığın ancak, özellikle de yürütme organından ya da onun müdahalelerden bağımsızlık anlamında pratik bir değeri olabilir (Bu arada Erdoğan’ın tek adam rejimi pratik anlamıyla yargı bağımsızlığını büyük ölçüde yok etti).

Peki, zaten Can Atalay ya da AYM meselesinde tartışma tam da yargının pratik bağımsızlığı değil mi? AKP yargısına yönelik eleştirilerin bu kısmına bir diyeceğimiz yok elbette. Yine de yargının pratik bağımsızlığı için taraftar olmakla hukukun soyut ya da sınıflar üstü bağımsızlığı fikri arasında, bir Rubicon(2) yer almıyor.

Eleştirinin Ötesi Anayasa’ya Bırakılamaz

Can Atalay hakkında AYM’nin hak ihlâli kararı, sosyalizmden esinlenmediği gibi yüzü sola dönük bir burjuva demokrasisini de sembolize etmiyor doğrusu. “AYM’de bir devrimci bir de gerici kanat var” da denemez. Doğru, AYM bütün kritik kararlarda ucundan hak ihlali verecek düzeyde ikiye bölünmüş durumda. Fakat taraflar, burjuva anayasacılığın ufak bir pergel açısıyla birbirinden ayrışan sağ ve sol kanatları olarak değerlendirilmelidir (Dikkat! Buradaki sol, genel politik düzlemin solu değil sadece burjuva anayasanın kendi sınırları içinde bir solu ifade ediyor). Dahası AYM çoğunluğu da başka bir burjuva düzenin can alıcı gündeminde muhafazakar davranmayı tercih edebilir ya da her zaman AYM’nin bileşimi değişebilir.

Can Atalay meselesinde muhalefetin ve özel olarak da milletvekili seçildiği partisi TİP’in seçimden bu yana en büyük yanılgısı, Atalay’ın haksız tutukluluğunu eleştirmekle birlikte eleştirinin ötesini anayasaya, AYM’ye ve burjuva hukuka bırakmak oldu.

Daha seçimin ertesinde kitleleri, yani örneğin Can Atalay’ın seçmenlerini seferber etmek gerekiyordu. Ne var ki bu adım atılmadı. Önce Yargıtay’ın kararı beklendi ve umutlar o karara bağlandı. Sonra aynısı AYM için yapıldı. Hatta, maalesef AYM kararından sonra bile umutlar Ağır Ceza heyetine ve Yargıtay’a tekrar havale edildi. Bu ifadelerimizi ağır bulanlar olacaktır. En iyi ihtimalde, hukuk düzeninin bir yerde çalışmaya başlayacağı umut edildi diye ara bir formülde sanırım anlaşabiliriz.

Bir diğer itiraz olarak da TİP lideri Erkan Baş’ın yürüyüşünü ileri sürenler olacaktır. Maalesef bu yürüyüşün de bir fiyasko olduğunu söylemek gerekecek. Kendi başına mesafelerin uzunluğu herhangi anlam ifade etmiyor. Bir tek gün olsun kitleselleştirilmeyen ve sadece milletvekillerinin toplumsal konumuna (açıkçası yine bir çeşit burjuva hukuk mantığına) havale edilen bir eylem, kitle mücadelelerinin yerini tutamaz.

AKP’nin Burjuva Hukuksuzluğuna Karşı Kitle Mücadelesi

Buraya kadar özetlediklerimizden, ceza mahkemesinden Yargıtay’ına kadar AKP yargısının (ve elbette yürütmesinin) hukuksuzluklarına, yasa tanımazlıklarına karşı kitle mücadelelerini gerekli gördüğümüz anlaşılmıştır. Ancak bu meseleyi burjuva hukukunun ve demokrasisinin sığ hukuki kavramlarına sıkıştırmak bizden uzak olmalı.

Elbette kitle mücadeleleri “ol” demekle olmuyor. Her şey güç ilişkilerine bağlı. Ne var ki kitlelerin mücadeleye yatkınlığını, mücadele motivasyonunu politik hareketler ve daha da özelde bu hareketlerin liderlikleri en azından yönlendiriyor.

Yaklaşımımızı özetlemek için, örnek vererek tamamlayalım. Avukatlara adliyelerde adalet için nöbet çağrısı yapmak yerine ya da daha iyisi bununla beraber, Can Atalay ve partisine oy vermiş sol kitle, hatta demokratik haklara saygı duyan tüm toplumsal muhalefet, örneğin adliye önlerine çağrılmış olsaydı bu çağrı yankı bulurdu. AKP yargısının dünkü pervasız hamlelerinden sonra hâlâ çözümü adli mekanizmalardan beklemek ya da daha kötüsü toplumu böyle bir beklentiye sıkıştırmak en başta Can Atalay’dan, sonra tüm diğer demokratik taleplerden vazgeçmek, bütün toplumsal muhalefete birer bardak soğuk su borçlanmak anlamına gelecektir.

Dipnotlar

(1) Themis: Eski Yunan mitolojisinde Adalet Tanrıçası. Modern hukuk kurumlarındaki kullanımında, sözde tarafsızlığı sembolize etmek üzere gözleri bağlı olarak tasvir edilir. Biz, Hukuka Marksist Bakış çalışmamızın logosunda Themis’in göz bağlarını açılmış haliyle tasvir etmiştik.

(2) Rubicon: Eski Roma’nın Cumhuriyet döneminde orduların silahlı şekilde geçmesi yasak olan ve şehrin kapılarına giden yolun başlangıcındaki bir iç sınır çizgisi olarak Rubicon nehri. Nehri geçerek İç Savaş’ı başlatan adım olarak Caesar’a atıfla “Rubicon’u geçmek” olarak kullanımıyla bilinir.

Share This