Seçimler, Göçmen Sorunu ve Irkçılık – Emre Güntekin

Seçimler, Göçmen Sorunu ve Irkçılık – Emre Güntekin

Geçmiş yıllarda, yükselen göçmen düşmanlığı siyasetin merkezinin kıyısından köşesinden dokunduğu ve asıl olarak Ümit Özdağ’ın Zafer Partisi’nin üzerinde yükseldiği bir dalgaydı. CHP’de ise zaman zaman “Hudut namustur” gibi sloganlar etrafında örülen cılız kampanyalar veya Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın göçmen düşmanı çıkışları gündeme geliyordu, ancak sistemli bir göçmen karşıtlığı rüzgarı siyasetin merkezindeki elitlerin odağında değildi. Şimdilerde ise Kılıçdaroğlu’nun ikinci tur kampanyasını “sevgi dili”nden ani bir dönüşle göçmen karşıtlığı üzerine inşa etmesiyle birlikte bu rüzgar siyasetin merkezine yerleşmiş oldu. Öyleki Kılıçdaroğlu’nun ilk yayınladığı videonun ardından Ümit Özdağ “Gözlerimi kapattım ve sanki kendim konuşuyormuş gibi zannettim.” diyecekti.

Kılıçdaroğlu’nun U dönüşü, onun alışılageldik pragmatizminin bir ürünü olarak görünse de topluma saçılan bu öfke dilinin, yıllardır adım adım büyütülen bu ırkçı nefretin en mutedil aktörler tarafından bile olumlanmış olmasının seçim sonrasına da bakiyesi kalacaktır. Üstelik seçimden sonra ekonomide ciddi bir çöküş tehlikesi ve yıkıcı bir iflas-işsizlik dalgası kapıyı tıklatırken. Böyle tarihsel dönemlerde aşırı sağ ve ırkçı hareketlerin büyüyen sınıfsal öfkeyi göçmenler, azınlıklar, ezilen etnik ve dini kimliklere yönlendirmesine sıkça rastlanmıştır. Bu noktada aşırı sağ unsurlar, göçmen sorunundan ziyadesiyle istifade eden sermaye sınıfının hem bu sorunun yaratılmasındaki hem de manipüle edilmesindeki rolünü perdeliyor.

Kılıçdaroğlu’nun videosunun yayınlandığı gün çoğumuzun dikkatinden kaçan bir haber vardı. Belki de her gün bir benzerinin sessizce geçiştirildiği, genç bir göçmen işçinin iş cinayetine kurban gittiği bir haber… Yaratılan atmosfer nedeniyle buna benzer örnekler bir göçmenin karıştığı adi suç kadar gündemde yer bulamıyor. Türkiye’de sermaye göçmen emeğini nasıl bir sermaye birikimi aracına dönüştürdüğünün konuşulmasını; göçmenlerin en kötü çalışma koşullarında, en vasıfsız işlerde, kuralsız, güvencesiz ve kayıt dışı çalıştırıldığının gündeme gelmesini istemiyor. Geçtiğimiz yıl Şubat ayında Güngören’deki bir tekstil atölyesinde yangın çıkmış ve Valilik yangında “Yabancı uyruklu 4 işçinin kendilerini kilitledikleri tuvalette, dumandan zehirlenerek hayatlarını kaybettiklerini” açıklamıştı. 4 işçinin belki yangından kurtulma belki de kaçak çalışmanın ortaya çıkmasını önleme kaygısıyla kendilerini tuvalete kilitlemek zorunda kalmalarını, göçmen düşmanlığını fütursuzca pompalayanlar ve bundan memnuniyet duyanlar sorgulamadı.

Dahası bu göçmen işgücü içerisinde çocuk işçilik oranının da oldukça yaygın olduğunu vurgulamak gerekir. Kaçak çalışmanın yaygınlığı nedeniyle bu konuda resmi bir veri bulunmuyor, ancak çocuk işçiliğin yaygınlığı konusunda geçmiş yıllarda yapılan araştırmalardan fikir edinebilmek mümkün: “Yakın zamanda yapılan bir saha çalışması Suriyeli göçmen çocukların % 70’ten fazlası haftada 6 ya da 7 gün çalışmakta, iş yerinde yaygın bir şekilde fiziksel ve sözel şiddete maruz kaldıklarını göstermektedir.”

Muhalefet göçmen sorununda elinin en güçlü olduğu alanı, çok da zahmet gerektirmeyen bir milliyetçilik bataklığına saplanarak terk ediyor. Yapılması gereken iktidarın özellikle Suriye İç Savaşı’nda oynadığı kirli ve savaşla birlikte göç hareketlerini körükleyici rolü, Erdoğan’ın AB ile yaptığı anlaşmalarla ülkeyi göçmenler için nasıl açık hava hapishanesine dönüştürdüğünü, göçmen emeğinden sermayenin nasıl büyük karlar elde ettiğini açıklamaktı. Bunlar yapılmadı.

Türkiye’de göçmen emeği tam da rejimin ekonomi politikalarının yön değişimine uygun bir zemin yarattı. Emeğin olabildiğince değersizleştirildiği çalışma koşullarında göçmenler mevsimlik tarım, tekstil, turizm, inşaat gibi emek-yoğun sektörlerin altın madenine dönüştü. Sınır dışı edilme tehlikesinin bir kırbaç gibi sallanması göçmen emekçilerin Türkiyeli sınıf kardeşlerine göre çok daha düşük ücretlerle, çok daha kötü koşullarda çalıştırılmalarını mümkün; örgütlenmelerini ve sermayedarlara karşı herhangi bir mücadele örmelerini imkansız hale getirdi. Erdoğan’ın başdanışmanı Yasin Aktay yaptığı bir açıklamada göçmen emeğinin önemini “Çok önemli bazı yerlerden Suriyelileri bir çekin, Suriyeliler bir gitsin ülke ekonomisi çöker” sözleriyle ifade etmişti. Aynı şekilde bir başka AKP’li Mehmet Özhaseki de “Şimdi bazı şehirlerde sanayiyi onlar ayakta tutuyorlar. Gaziantep sanayisine gidin yüzbinlerce insan en ağır ve en zor işlerde çalışıyorlar” demiş, son olarak Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da dün yaptığı açıklamada dile getirdiği “(Suriyeli göçmenlerin) Tamamını yüzde yüz göndereceğiz dersek bu doğru olmaz. Türkiye’nin şu anda tarım sektöründe, sanayide, halleri dolaşıyoruz, halde, bazı işlerde istihdama ihtiyaç var, görüyoruz.” ifadeleriyle iktidar kanadında bu durumun rahatsızlık yaratmadığını göstermiştir. Bu sayede iktidar ülkenin ucuz, örgütsüz, en temel ekonomik ve sosyal hakları törpülenmiş bir emek cennetine dönüştürülmesine uygun ortam yaratmıştır. Göçmenlerin bu fonksiyonu ise aşırı sağın onları nefret objesine dönüştürmesiyle perdelenmektedir.

Irkçı-şoven nefretin esas hedefi yoksul göçmen emekçiler olurken, diğer taraftan iktidarın döviz ve belki de oy kaygısıyla bol bol bol bol vatandaşlık dağıtması da meselenin bir diğer yüzü. 400.000 dolar ödeyerek konut alan yabancılar Türkiye vatandaşlığı elde edebiliyor. Bir yanda Türkiye’de emekçiler hızla yoksullaşırken, değeri pula dönen yerli paranın tadını çıkarabilen zengin yabancıların varlığı ve onların A Haber ekranlarına da yansıdığı üzere ülkenin siyasi kaderinde söz hakkına sahip olması milliyetçi reflekslerin yükselişine tuz biber ekiyor.

Irkçılık kapitalizm için yeni bir olgu değil. Irkçılığın ve milliyetçiliğin maddi kökeninde işçi sınıfının bir araya gelmesinin önüne bir bariyer çekme ihtiyacı yatar. Dini, etnik, cinsel ayrımlar işçi sınıfının mücadele birliğini kötürümleştirmek için egemen sınıflar tarafından her daim yedekte tutulur. İşçi sınıfı egemen sınıfların körüklediği bu ırkçı-şoven kampanyaya yedeklenmekle değil, ona karşı sınıfın ihtiyacı olan birliği inşa etmeye çalışarak kendi geleceğini kurtarabilir. Marx’ın Kapital’in ilk cildinde vurguladığı üzere “Siyah derili emeğin damgalandığı yerde, beyaz derili emek kendisini kurtaramaz.”. CHP ve Kılıçdaroğlu’nun böyle bir siyasi kaygısı elbette yok, olmayacak da. Sosyalistler olarak bizleri Ümit Özdağ gibi ırkçı faşistlere terk edemeyeceğimiz ciddi bir gündem bekliyor olacak.

CATEGORIES
Share This