“Kızıl Elma” Miti Üzerine – Emre Güntekin

“Kızıl Elma” Miti Üzerine – Emre Güntekin

Ekonomisi dağılan, seçmen desteği günden güne eriyen iktidarın yaşadığı sıkışmışlık kendisini özellikle dış politikada önemli ölçüde hissettiriyor. Doğu Akdeniz, Libya ve Suriye üzerinde devam eden rekabet ve buna eşlik edecek şekilde içerde Ayasofya ve Malazgirt sembolleriyle sürdürülen hamasetin son örneği “Kızıl Elma” kavramının yeniden piyasaya sürülmesi oldu.

Geçtiğimiz günlerde adeta iktidarın propaganda bakanlığı olarak çalışan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın hazırladığı “Kızıl Elma” başlıklı video, özellikle seçimler yaklaştıkça, iktidarın toplumla mümkün olduğunca gerçeklikten uzak mitolojik söylemler üzerinden bağ kurmaya çalışacağının işareti olabilir. Çünkü gerçeklik iktidar için oldukça ürkütücü: Ekonomik daralma, develüasyon, işsizlik, pandemi karşısındaki boş vermişlik, giderek yoksullaşan emekçiler… 

Elbette bu yönelimin Türkiye sağında ve İslamcı hareketinde her zaman bir yeri vardı. Sonuç olarak iktidarın seslendiği, bu söylemlerle beslenen ve motive olan bir taban hala mevcut. Bunu Ayasofya’nın ibadete açılışında gördük. Bu tabana 30 Ağustos’un hitap edemeyeceğini söyleyebiliriz; etseydi zaten 15 Temmuz’un ve 26 Ağustos’un bir milli “destan” olarak mitleştirildiği yerde iktidar 30 Ağustos’u zoraki bir kutlamayla geçiştirmekle yetinmezdi. 

Öte yandan, iktidar yeni bir “kuruluş” efsanesiyle tarihin tozlu raflarını eşelemek zorunda. Tıpkı geçmiş yıllarda, dizisi bile çekilen ve daha sonra unutulup giden Kut-ül Amare gibi… Videonun geneline dikkat edildiğinde ve günümüz konjonktürüne de uygun bir şekilde bu yeni kuruluş söyleminde “kılıç” ön saflarda yer alıyor. Ayasofya’da Diyanet İşleri Başkanı’nın kılıçlı şovu da bu açıdan anlamlı. Her an her yerde bekası, için her şeyi yapabilme potansiyeli taşıyan ve bu anlamda kılıçla özdeşletirilen militarizmi bir çıkış seçeneği olarak gören bir iktidar söz konusu. Sadece içerde değil, bu kılıç aynı zamanda içeriden gelebilecek muhalefete de bir gözdağı.

Buradan tekrar “Kızıl Elma”ya dönecek olursak… Kavram esasında belirli bir ideolojik temele dayanmaktan ziyade, özellikle Osmanlı’dan günümüze egemen sınıfların dönemsel çıkarlarını simgeleyecek bir ideal olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu idealin özellikle Birinci Dünya Savaşı’na keskin bir Türkçülükle hareket eden ve batan imparatorluktan yeni bir Turan imparatorluğu yaratma macerasına girişen İttihat Terakki elinde nasıl bir pimi çekilmiş bombaya dönüştüğünü bugünün “kızıl elmacıları” iyi düşünmelidir. 

İttihat ve Terakki’nin ideologlarından olan Ziya Gökalp’in savaş arefesinde, 1914’te yazdığı Kızıl Elma şiirinden bir bölüm o dönem çıkılan yolun sonunu aslında gösteriyordu: 

Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır;

Fakat onun semti başka diyardır…

Zemini mefkure, seması hayâl…

Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal…

İkna kabiliyeti ve söylem kıtlığında, dışardan gelebilecek en ufak bir kıvılcım iktidar için nimete dönüşüyor. Örneğin Yunanistan Meis Adası’na yaptığı çıkarma -ki sonradan bunun bir nöbet değişimi olduğu belirtildi.- sonrası iktidar cephesinin feveranı ve savaş goygoyu ister istemez Ziya Gökalp’in 1914’te yayınladığı Durma Vur şiirini çağrıştırıyor: 

Sıkıştır ki ordu, donanma yapsın

Garpte ne terakki görürse kapsın,

Türklüğü tanısın; Tanrı’ya tapsın,

Vur, eski kölesi utandır onu!

Bırakma uyusun, uyandır onu! 

Nitekim iktidara tutunmanın yolu artık kitlelerin sürekli bir teyakkuz halinde tutulmasında yatıyor. 

Kızıl Elma söylemi önümüzdeki dönemde sırtını militarizme sonuna kadar yaslayacak, beka söylemini diri tutmak için ülke içinde ve dışında her türlü provokasyonu yapabilecek rejimin ayakta kalma çabasının bir ürünü; fakat bu maceracılığın nasıl sonuçlar doğurabileceği tarihteki örnekleriyle mevcut. Birinci Dünya Savaşı’nda Türkleri bir Turan imparatorluğu altında birleştirme iddiasıyla maceraya atılan İttihatçılar sadece kendilerine değil, Anadolu halklarına da çok büyük bedeller ödetmişlerdi. O dönemde yaşanan derin acıların izlerine bu topraklarda hala rastlayabilmek mümkün.

Bizi derin bir krizin içine sürükleyen; kadınlara, çocuklara, muhaliflere, emekçilere, doğaya, canlılara rahat yüzü göstermeyen iktidarın bu maceracılığına karşı durmak bu nedenle bir zorunluluk. Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü… Bu vesileyle savaşa, militarizme, milliyetçiliğe, şovenizme karşı güvenli bir geleceğin enternasyonalizme ve barış söylemine daha fazla sahip çıkmakla, bununla beraber bunu sosyalist mücadelenin bir bileşeni haline getirmekle mümkün olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. Bu sayede egemenlerin “Kızıl Elma”cılığının karşısına kızıl bir dünya koyabiliriz.

CATEGORIES
Share This