İnsan Doğası Tartışmasına Dair Bazı Noktalar – V. U. Arslan

İnsan Doğası Tartışmasına Dair Bazı Noktalar – V. U. Arslan

Materyalizmin mekanik bir versiyonu, Marksizmi çürütmeye çalışanlarca sık sık devreye sokulur. İnsan doğasının açgözlü olduğunu anlatan biyolojik materyalizmden bahsediyoruz. “İnsan doğası sosyalizme uygun değildir” savını temellendirmeye çalışanlar, insan davranışlarının esas olarak genlerimizle belirlendiği iddiasını çıkış noktası olarak alırlar. Genetik mirasımız bizleri bencil ve saldırgan yapmaktadır. Savaşlar, şiddet, erkek egemenlik, ırkçılık, kaynaklar için rekabet vb’lerinin arkasında değişmeyen kalıtımsal özelliklerimiz olduğu iddia edilir. Bu şekilde insan doğası kalıcı ve tarih dışı bir davranışlar bütünü olarak sunulur. Böylelikle sosyalistlerin savunduğu paylaşımcı, sınıfsız bir toplum temelden yadsınır. Genetik materyalizmin iddiaları doğru kabul edildiğinde toplumsal sorunların kapitalizmle ya da sınıflı toplumlarla bağlantısı da kesilir.

“Diyelim ki sosyalist bir devrim oldu, para motivasyonunun olmadığı bir düzende insanlar çalışmak istemeyecektir”. Kapitalizmde çalışmanın sömürünün gerçekleştiği, işçinin fiziksel ve psikolojik anlamda tüketildiği bir ücretli kölelik süreci olduğu için işçiler ancak mesai bittiğinde kendisini özgür hisseder. Burjuvalar bunu tembellik olarak anlatır ve yapıştırır: İnsan doğası tembeldir.

Bunlara göre hırs, güç, zevk ve para peşinde koşma insanın değişmeyen doğasıdır. İnsan özünde vahşi bir hayvandır, bu yüzden insanlar arasında da sürekli bir rekabet vardır. Böylelikle Sosyal Darwinizmin sularına girmiş oluyoruz. Oradan da sözde üstün ırklara hızlıca geçiliyor: “Doğanın verdiği bir karar bu”! “Yoksullar da zaten yoksulluğu hak etmektedir”. Geniş kesimler ırkçılığa kadar gitmeseler de zenginleşen kişilerin zeka, atılganlık ve çalışkanlık gibi meziyetleriyle ayrıcalıklarını hak ettikleri düşüncesi toplumsal sağduyuya halen hükmetmektedir. Buna göre eşitsizlikler adildir, yanlış olan toplumsal eşitlik peşinde koşmaktır.

Sosyal Darwincilik ve Herbert Spencer’ın izlerini günümüz sosyobiyoloji alanında sürmek mümkün. Richard Dawnkins’in “Bencil Gen”i yine benzer egemen fikirlere sözde bilimsel referanslar sunmaktadır. Neyse ki bizlerin referans alacağı Stephen Jay Gould ve Richard Lewontin gibi bilim insanları mevcut.

İnsan Toplumlarının Maddeci Açıklaması

Peki insan doğası değişmez biçimde bencil ve açgözlüyse tarih boyunca paylaşımcı toplumlar nasıl varoldular? Ya da dünyanın bir kısmında eşitlikçi toplumlar yaşıyorken aynı anda diğer bölgelerde sınıflı toplumlar nasıl mevcuttu? Eskimoların lügatında cinayet diye bir kavram yokken Kuzey Amerika yerlileri yalan ve aldatma diye bir toplumsal olguya hiç tanıklık etmemişlerdi.

Sömürgeci fatihler farklı coğrafyalarda karşılaştıkları sınıfsız yaşayan topluluklarla kendi aralarındaki farkları görünce hayretler içerisinde kalmışlardı. Farklı coğrafyalardaki tüm insan toplulukları on binlerce yıldır biyolojik ve genetik açılardan çok küçük değişimler geçirmiştir. Ama insan toplumlarının kültürel gelişimleri ve bunların tarih boyu sürdürdüğü çeşitlilik inanılmazdır. Bütün bu örnekler sosyobiyolojinin saçmalıklarını çürütmeye yeterlidir. Tarih üstü değişmeyen bir insan doğası fikri çöp hükmündedir. Bir ideoloji ne denli tarihsel zamanı geçmiş (gerici) bir toplumsal sistemi desteklemeye yarıyorsa insan hakkındaki görüşü de o kadar kötücül (tembel, bencil, saldırgan) olmaktadır. İnsan doğası bir kez bu şekilde tarif edildiğinde toplumsal devrimleri amaçlayan bütün girişimler de umutsuz çaba olarak damgalanmış olur.

İşin gerçeği, bizi insan yapan dil, ortak emek ve alet yapımı süreçleri, bizleri varoluş araçlarımızı yapay bir şekilde üretebilen, bunun için işbirliği yapan, sosyal varlıklar haline getirmiştir. Bütün bu süreçler insan davranışlarını şekillendiren esas güçlerdir. İnsanlar, kolektif biçimde yaratıcı eylemde bulunan (praksis) bununla hem doğayı değiştiren hem de kendini yaratan özel bir türdür. Bu yüzden tarihin ve coğrafyanın verili bir anına uygun düşen özgül bir gelişme göstermişlerdir. Yani Kuzey Amerika düzlüklerinde yaşayan bir Kızılderili kabilesinde dünyaya gelmiş bir çocukla kapitalist bir topluma doğmuş bir çocuk birbirinden çok farklı toplumsal süreçleri deneyimleyecekler ve toplum içerisinde ona göre şekilleneceklerdir. Ya da Roma İmparatorluğuna karşı savaşan Kuzey Avrupalı kabilelerle günümüz Kuzey Avrupalıları arasında da toplumsal ilişkilerin paylaşım ve rekabet bağlamındaki farklar devasadır. Günümüzde vahşi kapitalizmin onca pompaladığı bireycilik, açgözlülük ve kariyerizme karşın özveri, cesaret, duyarlılık, paylaşımcılık, haksızlığa ve adaletsizliğe başkaldırı gibi şeyler de mevcut. Kimisi canını dişine takar bir dostuna, bir yoksula veyahut hakkını arayana elini uzatmak için, kimisi canını verir adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerler için.

Neticede insan dediğimiz varlık bir canavar değil, bir melek de değil. Bir bebek doğduğunda bencil, hırslı ya da fedakâr, duyarlı gibi özelliklerle değişmemek üzere baştan programlanmış olarak doğmuyor. Büyüyor, gelişiyor, etkileşiyor, değişiyor ve değiştiriyor. Bir tek insan bile bütün hayatı boyunca tek ve aynı şekilde davranmıyor, kimi zaman bencillik ediyor, kimi zaman fedakârlık yapıyor. O zaman on binlerce yıldır dünyayı değiştiren insanın davranışlarının, doğasının değişmediğini söylemek, ciddiye alınacak bir önerme değildir! Üretim biçimi ve buna bağlı toplumsal ilişkiler değiştikçe, toplumun örgütlenişi, davranışları, kültürü ve ahlaki yargıları altüst oluyor. Ancak işin garibi, şu düşünce hiç değişmiyor: İnsanlar, bütün çağlarda, geçmişteki insanların da hep kendilerinin yaşadığı gibi, aynı değer yargılarıyla yaşadıklarını zannediyorlar. Oysa yanılıyorlar. Dünya değişiyor, ilişkiler değişiyor, insan değişiyor. Kısaca diyebiliriz ki, değişim insan doğasının değişmeyen tek özelliği.

İnsan doğası sosyalizm için bir engel teşkil ediyor olamaz; çünkü insan doğası, insanın değiştirdiği dünya ile birlikte dönüşür, değişir ve gelişir. İnsan doğası ne kapitalizm, ne sosyalizm ne de başka bir şey için engel değildir. Oysa kapitalizm insan doğasının zenginleşmesi önünde en büyük engeldir. Ve bugünkü insanı kendi yarattığı değerlere tutsak eden kapitalist sistemi alaşağı edip sosyalizmi yaratmak, insan doğasını zenginleştirmenin yegâne yoludur.

CATEGORIES
Share This