- NATO 3.0: Yeni Savaş Düzeni ve Erdoğan’ın Bekası - Temmuz 14, 2026
Yirmi iki yıl sonra NATO yeniden Türkiye’de toplandı. ABD hegemonyasının tarihsel gerilemesinin yarattığı yeni dinamikler altında, 2019’da “beyin ölümü gerçekleşti” denilen NATO’nun yeniden yapılandığı ve işlevini genişlettiği bir döneme tanıklık ediyoruz. Bu yeni dönem, Erdoğan gibi bölgesel alt emperyalist ortaklara ve giderek büyüyen silah bütçelerinin yükünün müttefikler arasında paylaşılmasına ihtiyaç duyuyor.
Beyin Ölümünden Yeniden Organize Olmaya
2019’dan bu yana uluslararası dengelerde yaşanan gelişmeler, NATO’nun yeniden yapılandığı yeni bir dönemin önünü açtı. Bu gelişmelerin en kritik olanı Ukrayna savaşıydı. Ukrayna’ya sağlanan devasa askeri destek sayesinde savaş Rusya topraklarına taşındı. NATO’nun genişlemesi de devam etti. 2020’de Kuzey Makedonya, 2023’te Finlandiya ve 2024’te İsveç NATO’ya katıldı. Bosna-Hersek, Gürcistan ve Ukrayna gibi daha tartışmalı adaylar ise sırada bekliyor. Savaşın Avrupa sınırlarına dayanmasını büyük bir siyasi kampanyaya dönüştüren AB egemenleri, zorunlu askerliği yeniden gündeme almaya başladı. Danimarka, Letonya ve Litvanya gibi sınır ülkelerinde zorunlu askerlik yeniden yürürlüğe girdi. Polonya da aynı adımı gündemine almış durumda. Almanya’da ise konu hararetli biçimde tartışılıyor.
Ukrayna savaşı, AB emperyalizmini uyum ve koordinasyon açısından yeniden toparlanmaya zorlayan başlıca dinamiklerden biri haline geldi. Benzer bir durum ABD açısından İran savaşında da yaşandı. İran konusunda AB ülkelerinden beklediği desteği alamayan ve ciddi bir başarısızlık yaşayan ABD açısından NATO’nun iç uyumu ve güçlenmesi stratejik bir ihtiyaç haline geldi. Elbette ABD ile AB arasında tam bir uyumdan söz etmek mümkün değil. Ukrayna savaşından bu yana ağır bir ekonomik kriz yaşayan ve gerilemesi hızlanan AB; istihbarat, enerji ve teknoloji gibi kritik alanlarda ABD’ye bağımlılığını sürdürüyor. Öte yandan Avrupa ülkelerinin Çin ile ticaret ve yatırım ilişkileri de devam ediyor. Trump’ın bastırdığı başlıca konulardan biri olan Çin’le ekonomik ilişkilerin koparılması konusunda ise AB yeterli siyasal ve ekonomik güce sahip değil. Kısacası, Çin ABD’nin birincil stratejik hedefi olurken, AB’nin öncelik sıralamasında aynı konumda bulunmuyor.
Çin’in 65 kritik teknolojinin 57’sinde üstünlük sağlaması, NATO’nun özellikle öne çıkardığı başlıklardan biri haline geldi. Yapay zekâ, yarı iletkenler ve uzay teknolojileri gibi alanlarda Batı’nın iş birliğini derinleştirme vurgusu öne çıkıyor; NATO bildirgesi de bu yönelimi açık biçimde ortaya koyuyor. Bildirgede, “Bugün Ankara’da 50 milyar doların üzerinde yeni savunma alımı yapılacağını açıklıyor; ortak üretim kapasitesini artırmayı ve sanayi ile birlikte çalışarak inovasyonu hızlandırmayı taahhüt ediyoruz. Müttefikler arasındaki savunma ticaretindeki engelleri kaldırmaya ve NATO ortaklıklarını kullanarak savunma sanayisindeki iş birliğini ve üretim kapasitesini en üst seviyeye çıkarmaya devam edeceğiz” denilerek caydırıcılığın yüksek teknolojili askeri kapasiteye dayanacağı ve bu alanlara büyük yatırımlar yapılacağı açıkça ifade ediliyor.
Kısacası, bu gelişmeler Batı blokunu daha koordineli ve ortak hareket etmeye zorluyor.
NATO’nun Alt Emperyalist Güç İttifakı
NATO’nun meşruiyeti, Soğuk Savaş boyunca “komünizm tehdidi” söylemi altında dünya sistemini işçi sınıfının devrimci tehdidinden koruma iddiasına dayanıyordu. Bugün ise emperyalizmin temel gündemi Çin’in çevrelenmesi ve Latin Amerika ile Ortadoğu gibi bölgelerin yeniden dizayn edilmesidir. Irak ve Suriye’de milyonlarca insanın yaşamı pahasına rejimler değiştirildi; bölge İsrail’in mutlak üstünlüğü temelinde yeniden şekillendirildi. Venezuela’da Maduro kaçırıldı. Küba ağır bir abluka altında yaşamaya devam ediyor. Ortadoğu’da ise geçen yüzyılın çelişkili mirasından geriye kalan son büyük halka olan İran’ın teslim alınması için ABD emperyalizmi saldırganlığını sürdürecektir. Nitekim Trump, NATO zirvesinin sonuç bildirgesi yayımlanır yayımlanmaz İran’ın bombalanması emrini Ankara’dan verdi.
Bölgesel yeniden dizaynlar, bunları hayata geçirecek bölgesel aktörlere ihtiyaç duyuyor. NATO’nun güney cephesini oluşturan Türkiye, İran, Ukrayna ve Karadeniz eksenindeki sıcak çatışma bölgelerini Avrupa’ya bağlayan stratejik bir konuma sahip. Bu nedenle Donald Trump’ın “Erdoğan için geldim” sözleri sıradan bir diplomatik nezaket ifadesi değil, karşılıklı stratejik ihtiyaçların dışavurumudur. Washington, bölgesel savaşlarını artık tek başına yürütmek istemiyor; maliyeti müttefikleri arasında paylaştırırken yerel ortaklarının daha fazla sorumluluk üstlendiği bir modele yöneliyor. Erdoğan ise bu sürecin Türkiye’nin alt emperyalist hedefleri açısından sunduğu fırsatların farkında olarak stratejik, ticari, askeri ve siyasi alanlarda azami kazanım elde etmeye çalışıyor.
Bugüne kadar kendisine biçilen rolleri büyük ölçüde yerine getiren Türkiye, Filistin’de soykırım sürerken İsrail’e enerji, yakıt ve askeri malzeme akışını sürdürerek, üslerinden sağlanan istihbarat desteğiyle de Tel Aviv’in elini önemli ölçüde güçlendirdi. Nitekim NATO Zirvesi başlar başlamaz Erdoğan, Ukrayna’ya verilen desteğin süreceğini de teyit etti. Aynı zamanda Suriye’de kendi bölgesel hedefleri doğrultusunda adım adım ilerleyebileceğini ve sahadaki varlığını koruyabileceğini de göstermiş oldu.
Bunun karşılığında Trump, CAATSA yaptırımlarının kaldırılacağını açıkladı. Erdoğan’ın bu açıklama karşısındaki memnuniyeti dikkat çekiciydi. Zirveden kısa süre önce ise Erdoğan’ın yakın çevresinin de adının geçtiği, İran yaptırımlarının delinmesiyle bağlantılı Halkbank davası düşürüldü. Trump’ın Erdoğan’a övgüler dizdiği samimi görüntüler günlerce televizyonlarda yayımlandı. Buna karşın, Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı ancak kullanamadığı S-400 sistemleri ile parasını ödediği halde teslim alamadığı F-35 savaş uçakları konusu hâlâ çözülebilmiş değil. Çünkü F-35 programına ilişkin kararın ABD Kongresi’nden geçmesi gerekiyor ve İsrail bu sürece direnç gösteriyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan kurallara dayalı uluslararası düzen çoktan yerini güce dayalı bir haydutluk dönemine bıraktı. Çin’i çevreleyebilmek için askeri kapasitesini stratejik bölgelere kaydırmaya çalışan Trump yönetimi, bu nedenle bölgesel müttefiklerin gücünden yararlanmak zorunda. Böylece Çin’in üretim ve teknoloji alanlarında tarihsel olarak elde ettiği üstünlüğü, ABD’nin hâlâ elinde tuttuğu askeri üstünlükle dengelemeyi hedefliyor.
Sermayenin ve Erdoğan’ın İştahı NATO’dan Yana
Türkiye egemen sınıfı tarihsel olarak NATO’cudur ve Amerikancıdır. Bu durum Erdoğan’a özgü değildir. Erdoğan’ın temsil ettiği İslamcı siyasal gelenek de bu stratejik yönelimden hiçbir zaman kopmamıştır. Bugün de iç siyasetteki bütün İsrail karşıtı hamasete rağmen Erdoğan, içerideki siyasal zayıflığını telafi edebilmek için NATO Zirvesi’ni uluslararası meşruiyet ve ekonomik destek üretmeye yarayan büyük bir gösteriye dönüştürmeye çalıştı.
Bu gösterinin bir ayağını da yüzlerce sosyalistin hedef alındığı kapsamlı bir baskı kampanyası oluşturdu. NATO zirvesi öncesinde ve sırasında yüzlerce kişi gözaltına alındı, çok sayıda sosyalist tutuklandı ve önemli bir bölümü hâlâ cezaevinde tutuluyor.
Erdoğan açısından yalnızca burjuva muhalefetin baskılanması değil, işçi sınıfının siyasal ve sendikal olarak denetim altında tutulması da stratejik bir önem taşıyor. Ekonomik krizin yükü altında reel ücretlerin sürekli gerilemesi toplumsal hoşnutsuzluğu büyütüyor. Türkiye’de on yılı aşkın süredir hiçbir büyük sanayi grevinin fiilen gerçekleşememiş olması, grev yasakları, yargı mekanizması ve olağanüstü yetkilerle kurulan yönetim modelinin Erdoğan açısından istisnai değil, kalıcı bir yönetme biçimine dönüştüğünü gösteriyor.
Milyonlarca emekçinin biriktirdiği öfkenin hedefinde bulunan Erdoğan ise çıkış yolunu uluslararası destek aramakta, “dünya lideri” imajını güçlendirmekte ve askeri sanayiyi ülkenin ekonomik sorunlarının çözümüymüş gibi pazarlamakta buluyor. Böylece seçilmiş bir otokrat olarak iktidarını sürdürmeyi hedefliyor.
NATO zirvesi bahanesiyle yaratılan baskı dalgasının hemen ardından ana muhalefete yönelik yeni operasyonların gündeme gelmesi de tesadüf değil. Özgür Özel’e yönelik olası operasyonlar ve CHP’li belediyelere dönük soruşturmaların genişletileceğine ilişkin beklentiler bu yönelimin devam edeceğine işaret ediyor.
Özgür Özel ise muhalefetini Erdoğan’dan daha güvenilir bir NATO müttefiki olabileceği mesajı vermenin ötesine taşıyamıyor. Bu yaklaşım, uluslararası güç merkezlerine “daha istikrarlı ve daha öngörülebilir bir ortak” olabileceği güvencesi sunarak destek arayışına dayanıyor. Oysa demokratikleşme, seçme ve seçilme hakkı ya da insanca yaşam koşulları hiçbir zaman emperyalist sistemin temel öncelikleri olmadı. Nitekim NATO’nun kurucu üyeleri arasında Portekiz ve Yunanistan’ın askeri diktatörlükleri de yer alıyordu. Türkiye’yi NATO’ya sokan ise “anti-komünizmin ileri karakolu” olarak hareket eden Menderes hükümeti oldu.
“Demokrasi olmazsa sermaye kaçar” varsayımı, ekonomilerin hızla militarize olduğu ve otoriterliğin dünya ölçeğinde yükseldiği günümüz koşullarında giderek daha fazla geçerliliğini yitiriyor. Aksine, uluslararası konjonktür Erdoğan’ın rakiplerini tasfiye ederek daha sert bir rejim inşa etme girişimine önemli ölçüde elverişli bir zemin sunuyor. Üstelik bu yönelim, sermaye sınıfının yeni jeopolitik dengelerin sunduğu fırsatlardan yararlanma isteğiyle de pekişiyor.
Rahmi Koç’un Koç Holding’in 100. yılı dolayısıyla verdiği röportaj, sermayenin bu yönelime nasıl yaklaştığını açık biçimde ortaya koyuyor. AKP’nin bölgesel güç olma hedefleri ile NATO’nun stratejik yönelimleri arasındaki uyum dikkat çekici. Ortadoğu’da nüfuz alanını genişletmek ve Filistin ile Suriye’nin yeniden inşasını yeni bir kâr alanına dönüştürmek de bu perspektifin parçası: Koç Holding’in 100. Yılı için Rahmi Koç’un verdiği röportajda, AKP’nin bölgesel bir aktör olma hevesiyle NATO’nun yönelimlerinin bütünlüğüne ilişkin önemli bir referans sunuyor. Ortadoğu’da yayılmak, hatta Filistin’in ve Suriye’nin yeniden inşasından para cukkalamak da buna dahil: “Dünyada da gücün varsa sesin çıkıyor, gücün yoksa sesin çıkmıyor. Yani Birleşmiş Milletler’in ana çerçevesi ortadan kalktı. Değişim çok enteresan. Her ülkenin eline yeni kartlar veriliyor. Ona göre oyunu oynamanız gerekiyor. Türkiye’nin gücü; üç tarafı deniz, stratejik konumumuz kuvvetli, dört mevsimimiz var, mümbit toprağımız var, genç nüfusumuz var. En önemlisi, kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu “gücün kadar konuş” dönemi.” TÜSİAD neden sesini çıkarmıyor gibi komik cümlelerin neden yersiz olduğu daha iyi anlatılamazdı.
Yani bu atmosferde emekçilerin kendi göbeğini kesmek dışında ve uluslararası sınıf mücadelesinin dengeleri değiştirme potansiyeline yaslanan bir mücadele inşa etmek dışında hiçbir seçeneği bulunmuyor. Ufku ABD ve AB’nin egemenlerini aşamayan burjuva gericiliği Erdoğan’ın en büyük gücü haline geliyor.
Anti Emperyalist Atina Konferansı
Dünya ölçeğinde örgütlenen uluslararası kapitalizm ve emperyalizmin karşısında devrimci güçler ne yazık ki Türkiye’de ve dünyada derin bir kriz içerisinde. Savaş ise çelişkilerin derinleşmesi ve devrimciler için yeni fırsatların doğması demek.
Savaş bütçelerinin genişlemesi tüm ülkelerde eğitimden sağlığa geniş bir kamusal bütçe kesintisi ile emekçilerin daha fazla baskılanması anlamına geliyor ve gelecek de. AB ülkelerinde başlayan “ReArmEurope” (Avrupa’yı yeniden silahlandır) kampanyasının Türkiye’deki karşılığı kemer sıkma programının derinleşmesi olacak. Tanklara ayrılan her kaynak, hastanelerden, okullardan, emeklilerden kesilecek. Bu da her ülkenin öncelikle kendi emekçi sınıflarına savaş açması anlamına gelen yeni bir çelişkili döneme işaret ediyor.
Bu savaş makinesini durdurabilecek tek toplumsal güç uluslararası işçi sınıfıdır. Çözüm, emperyalist bloklardan birini diğerine tercih etmek değil; NATO’nun savaş yaratan silahlarının artması hiç değil! Enternasyonalist sosyalist bir program temelinde emperyalist savaşların fırtınalarına karşı sınıf mücadelesini yükseltmek için uluslararası bir birleşik cephe kurmak en acil görevlerden biridir. Kapitalizmin tarihsel krizini savaşlarla aşma girişimine verilecek tek yanıt, bu sistemi ortadan kaldıracak uluslararası sosyalist mücadeleyi büyütmek olabilir. Bu nedenle 22-26 Ağustos tarihleri arasında dünya emekçilerinin devrimci güçlerinin emperyalist savaşlara, sömürüye, yükselen otoriterliğe karşı Atina’da gerçekleştireceği zirve daha da önemli hale gelmektedir.
SEP bu tarihsel görevde yerini alacaktır.













