/ Kültür-Sanat / İnsan Bir Ahlat Ağacı mıdır?- Elif Ceren Altunay

İnsan Bir Ahlat Ağacı mıdır?- Elif Ceren Altunay

on 5 Temmuz 2018 - 12:58 Kategori: Kültür-Sanat

Yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın yeni filmi ”Ahlat Ağacı ” vizyona girdi. Filmin ana rollerinde Doğu Demirkol, Murat Cemcir, Bennu Yıldırımlar, Hazar Ergüçlü ve Serkan Keskin oynuyor.Filmle ilgili eleştiri skalası yönetmenin şimdiye kadarki en iyi filmi olmaktan en kötü filmi olmaya kadar genişliyor. Diyaloglarının çokluğuyla, çekimleriyle filmin ritmiyle diğer Nuri Bilge filmlerine benzemediği kesin.  Çekimlerde drone ve şaryo kullanılması, kimi sahnelerde beyaz ışık patlamasıyla seyirciyi filmin içinden çıkarıp sinemada olduğunu hatırlatması bunlardan bazıları. Filmin ana konusundan ayrıksı, uzun sözlü tartışmalarıyla, kullanılan renklerle, Cannes’dan ödülsüz dönmesi ve daha birçok ayrıntıyla tartışmalara yol açsa da filmle ilgili ortaklaşılan bir şey var ki, yönetmenin diğer filmlerinden farklı bir tarz ortaya çıkmış olduğu.

NBC sinemasında sıkça görüldüğü üzere bir taşra hikayesi izliyoruz. Başkarakterimiz Sinan‘ın yolculuğuna eşlik ediyoruz. Her NBC filminde olduğu gibi Ahlat Ağacı da bir Anadolu güzellemesi değil, Türkiye gerçeğini karakterleri üzerinden okuyabildiğimiz bir tablo. Bu yazıda, filmin akılda kalanları üzerinden ülke gerçeğine birlikte göz atalım;

“Kör Kuyulardan Su Çıkarmak”

Başkarakterimiz Sinan, eğitim fakültesinden yeni mezun olmuş, yazar olma hayali kuran işsiz bir öğretmen ve ancak içinde yaşadığı maddi koşulların elverdiği ölçüde bir gelecek kurabileceğinin farkında bir genç. Bu sebeptendir ki kendisi, ailesi ve geleceğiyle ilgili umutsuzluk noktasına varabilecek beklenti ve fikirleri var. Hayali, kendi kitabını bastırmak. Sinan’ın başından geçenler ve bunları yaşarken dalgalanan ruh hali bize kendimizi, ülkedeki milyonlarca gencin içinde boğuştuğu, tek kelimeyle tanımlamanın yetersiz kalacağı fakat çok iyi bildiğimiz bu ‘hâl’i hatırlatıyor. Geleceksizlik, yoksunluk, hayatın güzelliklerini uzaktan seyretmek zorunda kalmak, sistemin içinde çürüyüp gitmeyi istememek fakat başka bir seçenek de bulamamak gibi birçok duygunun bir araya gelişi bu. Üslubu ve kıvırmalarıyla gerçek bir bürokrat olan belediye başkanı, inşaat yapıyor olmayı dünyadaki en büyük başarı zanneden sermayedar, imamlar ve aralarındaki tartışmalar ve ülkeye dair gözümüze çarpan daha birçok ayrıntı var. Filmin bize hatırlattığı bir ülke gerçeği de atanamayan öğretmenler. Yılın belli dönemlerinde gündeme gelip geri kalan zamanlarda konuşulmayan bir milyon insana her sene binlercesi ekleniyor. Sinan’ın alayla karışık bahsettiği, ”atanamayan öğretmenlerin buluşma noktası” olan polislik, aslında yıllarca okuduğu, kazanmak ve bitirmek için dirsek çürüttüğü mesleği yapamayan yüz binlerce gencin trajedisi. Devletin, işsizlikle imtihan ettiği yoksul emekçinin çaresizliğini onu kendi kolluk gücüne dönüştürmesi gerçeği.

Sevdiği kadının gözlerine bakarak doğadan ve ağaçtan söz eden bir adamın, ailesini borç batağına sürükleyen umarsız bir kumarbaza dönüşmesi sistemin gerçek yüzüdür aslında. İdris’in başına gelen, sistemin onu sürüklediği bataktan kaçmak isterken başka bir batağa saplanmaktı. Sinan da tıpkı babası gibi gençlik yıllarında edebiyata meraklıyken hatta kendi kitabını bastırmak isterken, tüm çabalarına rağmen hayatın ona dayattığı zincirlerden kurtulamaz. Ve kabullenip kaderine razı olur. Hayallerini yaşayamayınca o da köye dönüp babası gibi kör kuyulardan su çıkarmaya uğraşır. Sisteme sıkışıp kalmışlığın kuşaktan kuşağa aktarılışının filmi bu aynı zamanda.

Ülkedeki milyonlarca gencin özetiydi Sinan’da izlediklerimiz. Hatice’nin yaptığı gibi, sevdiği adam dururken babası yaşında bir kuyumcuyla evlenmek; tüm ilişkileri maddi koşullara indirgeyen bir düzenin genç bir kadına vaat ettiği gerçektir. Tam da bu yüzden insanın ve ilişkilerin değerini ekonomik gücüyle tartıldığını bildiği için Sinan da annesinin ‘Kız arkadaşın yok mu?’ sorusuna köylü, fakir ve işsiz olduğunu söyleyerek cevaplıyor.

“…Çok Marifet Var İnsanda”

Peki insan bir Ahlat Ağacı mıdır gerçekten? Tıpkı ahlat gibi biçimsiz, kuru, eğreti midir yoksa maruz kaldığı iklim ve yetiştiği toprak mı onu böylesine kısırlaştırır? İçinde yaşadığı tüm baskılara razı gelmek zorunda olan yalnız ve çaresiz bir varlık mıdır? Yoksa kendi hayatını dönüştürebilme yeteneği var mıdır? Ahlat ağacı meyve vermez mi?

İdris, eğer yıllarca hiç uyum sağlayamadığı memuriyet bürokrasisinin içinde kendisi olmamaya zorlanmasaydı ailesini zor duruma sürükleyen, toplum tabiriyle sorumsuz ve gurursuz bir insana dönüşür müydü? İnsanı aşktan, sevgiden ve var olan tüm güzelliklerden alıkoyup yeteneklerine ket vuran, bir kafese hapsedip hayatının odağına geçim derdini koyan bir düzenin içinde ne kadar özgürüz, ne kadar kendimiz gibiyiz? 

Filmin tekrardan hatırlattığı sistem çelişkileri ve devamında gelen bu soruların bizi götürdüğü noktada varmamız gereken bir sonuç var : Bin bir çeşitte meyve verebilecek güzellikte, dallarımız göğe uzanabilecekken bizi kurutmaya, köksüz, meyvesiz bırakmaya ve tüm renklerimizi bizden alıp posamızı kullanmaya yeminli bir sistemin ağındayız.Tıpkı Sinan gibi, İdris gibi ailemizden devraldığımız çaresizliğe önce başkaldırıp sonra biat etmeyi kaderimiz olarak biçen bir sistem bu.

Nuri Bilge Ceylan bir gerçekliğe ışık tutuyor hem de başarılı biçimde ama o gerçekliğin yalnızca bir kısmına, bir yüzüne. İçinden geçtiğimiz dönemde yönetmenin ışığı ve kamerayı nereye,neden ve nasıl tuttuğu da bir soruya dönüşmeli. Dönüşümünü imkansız gibi göründüğü,  kötürüm eden işleyişin, gerileten ilişkilerin tarafından bir hikayenin neden bu filmin konusu olduğu sorusu belki de Ahlat Ağacı filmini daha iyi anlamamıza neden olacak. Zeki Demirkubuz belki de Ceylan için sorduğumuz bu sorunun cevabını ifade ediyor: “Bu ülkeye ve bu hayata dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor, artık bundan acı duymuyorum”.  Ceylan’ın da benzer bir ruh haliyle çektiğini düşündüğüm filmin hem etkileyici hem de “kuşaklar boyu makus talihimiz” hissiyatının kökü bir ahlat ağacı gibi burada.

Umutsuz yönetmenlerin baş mekanı taşra; dönüşümün ve canlılığın  motoru olan kent merkezleri değil. Kameranızı yönelttiğiniz yer ruh halinize, bardağın neresini görmek istediğinize bağlı. Nuri Bilge Ceylan’ın kamerasının neden hep taşrada olduğuna bir cevap da buradan verilebilir.  Ceylan’ın başarılı olasa da ülkenin panoramasını, dönüşümün toplumun dinamikleri gereği en ağır ve arkadan gerçekleştiği yeri göstermek ve değişimin imkansızlığının neredeyse “kara yazı”yla alnımıza yazılmış gibi, hayat oradan ibaretmiş ve değişim hiç olmuyormuş gibi göstermesi bir bakıma haksızlık. En başta da her daim yeşil olan hayat ağacına haksızlık.

 

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı