/ Güneş Gümüş / Wallerstein’ın Ardından: Üçüncü Dünyacılığı Tekrar Tartışmak – Güneş Gümüş

Wallerstein’ın Ardından: Üçüncü Dünyacılığı Tekrar Tartışmak – Güneş Gümüş

on 8 Eylül 2019 - 12:02 Kategori: Güneş Gümüş, Manşet
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

wallerstein ile ilgili görsel sonucu

Geçtiğimiz dönemin önemli entelektüellerinden Wallerstein’ı kısa bir süre önce kaybettik. Ölümünü, Wallerstein’ın da teorik zeminini hazırlayanlardan birisi olduğu Üçüncü Dünyacılığı ele almak için vesile sayalım. 1960’lı ve 70’li yıllar boyunca dünya solunun başına musallat olmuş Üçüncü Dünyacılığın Türkiye’de etkisi bahsi geçen dönemle sınırlı değil; bu bakışın yansımalarını solda görmek hala mümkün.

Mesela AKP, emperyalist güçlerden biriyle bir takışma yaşadığında, solun içinden egemen sınıfların arkasına saf tutulmasına pek yabancı değiliz. Türkiye egemen sınıfları emperyal amaçlarla uluslararası hamleler yapmıyorlarmış gibi Suriye krizinde olduğu gibi kendilerine ayar verildiğinde “onurumuz ayaklar altına alınıyor”, “birlikte karşı duralım” çıkışları radikal solda bile kendini gösterebiliyor. Dolayısıyla bütün olarak emperyalist ilişkilerin ve de geç kapitalistleşen ülkelerin bu ilişkilerdeki yerinin yanlış kavranmasına denk düşen Üçüncü Dünyacılık üzerine kelam etmek bugün de önemli.

Bağımlılık Teorileri ve Wallerstein

Wallerstein’ın de içine dahil edildiği Bağımlılık Teorileri, özellikle 1960’lı yıllarda sol içinde önemli bir pozisyon edinmişti. Bahsi geçen zamanlar dünyanın birçok köşesinde ulusal kurtuluş hareketlerinin aktif mücadele yürüttüğü; Vietnam savaşının, Küba devriminin güçlü bir anti-emperyalist ruhu tetiklediği bir dönemdi. Bağımlılık teorileri bu siyasal iklimde ortaya çıkmış ve modernleşme teorisyenleri ile Stalinizmin tedrisatından geçmiş komünist partilerin çizgisel tarih anlayışıyla geç kapitalistleşen ülkelerin Batı modelini izleyerek sanayileşeceği iddiasına karşı argümanlarını geliştirmişti. Bağımlılık teorisyenlerine göre azgelişmişliğin sorumlusunun içsel faktörler değil, uluslararası denklemlerdi. Merkez ve çevre ülkeler arasında eşitsiz mübadele, kar transferi yoluyla toplumsal artık gelişmiş ülkelere aktarılmakta ve böylece azgelişmişlik kalıcı kılınmaktaydı. Bu bakış açısına göre azgelişmiş ülkelerde kapitalist gelişmenin olanakları neredeyse yoktu. Bu perspektifin gözde teorisyenleri A.G. Frank, Paul Baran iken Wallerstein ve Samir Amin de bu teorilerin öne çıkan isimlerinden olmuştu. Bütün bağımlılık teorilerinde olduğu gibi Wallerstein’da da dünya ekonomik sisteminin belirleyici unsuru – merkez ile çevre arasındaki kar aktarımının kaynağı – mübadele haline getirilmişti. Wallerstein, merkezin çevre üzerinden beslenmesinde devlete – üretim süreçlerine müdahale etmesiyle – özel bir konum da atfediyordu.

Bugün bağımlılık teorilerinin pek esamesinin okunmamakta. Çünkü bu teorilerinin sahiplerinin kurgularından farklı bir dünya var karşımızda. Öncelikle bu teorilerin sahipleri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sanayileşme atağına giren bir dizi geç kapitalistleşen ülkenin sıçramalarını açıklayamıyor. Mesela Çin, tekstil vb. emek yoğun sektörlerle başlayan sanayileşme atağının sonucunda şimdilerde yüksek teknoloji gerektiren bilişim, telekomünikasyon, uzay teknolojisi, otomobil gibi üretim alanlarında sadece varlık göstermiyor, önemli bir güce de dönüşmüş durumda. Oysa ki Bağımlılık teorisyenleri, merkez tarafından bilinçli ya da yapısal olarak engellenen Üçüncü Dünya ülkelerin bu şekilde ilerlemesini imkan dahilinde görmüyordu. Diğer yandan da Üçüncü Dünya’yı bir bütün gibi gören bu anlayış, bahsi geçen bileşim içindeki eşitsizliklerin varlık nedenlerine de açıklık getiremedi. Üçüncü Dünya bohçasının içinde bir yanda Arjantin, diğer yanda Libya var mesela; bir bütün gibi düşünülemeyecek kadar dünya siyasal düzeniyle ilişkilerinde farklılıklar olmasına rağmen.

Üçüncü Dünyacılık

Bağımlılık teorilerinin en büyük açmazı kapitalist dünya düzenini açıklamayı ıskalaması değil. Bu bakış açısı, bu teorilere evsahipliği yapan ülkelerde Üçüncü Dünyacı bir bakış açısına teorik meşruiyet sağlamakta. Küresel ölçekte merkez-çevre diye tariflenen bir bölünme üzerinden ilerlendiğinde bu iki kutup birbirlerinin karşısında bir bütün haline getirilmekte. Bu şekilde merkez kapitalistiyle işçi sınıfıyla çevrenin sömürüsünden çıkar sahibi olurken çevre de halk içindeki bütün gruplarıyla merkez karşısında kader ortağı oluvermektedir. “Çevre neylerse güzel eyler” bakışının asıl zararı, Üçüncü Dünya denilen ülkelerde yaşayan sola, emekçi sınıflaradır.

 

Merkez ile çevre kabul edilen ülkeler arasındaki ilişkilerde eşitsizlik olduğu doğrudur.  Marks’ın düşman kardeşler olarak tariflediği sermayelerin güçleri ve dolayısıyla dünya arenasındaki etkileri arasındaki farklılık, ne bu ülkeleri bütün bir halkıyla yekpare bir bütün haline getirir ne de bu ülkelerin içlerinde sürüp giden sınıf mücadelelerini anlamsızlaştırır. Merkez sermayesi (ve onun çıkarlarının koruyucusu devlet) öncelikle kendi emekçi sınıflarının derinlemesine sömürüsünden beslenmekte, 1980’lerden beri yaşama geçirdiği neoliberal ajandayla bu sömürüyü daha da artırmanın peşine düşmekte. Mesela neoliberal saldırıyla geçen 30-40 yıl merkez-çevre ayırt etmeden emekçilerinin kazanımlarına göz dikmekte ve aslında sermayenin programı karşısında işçi sınıfının küresel ölçekte ortak olduğunu gösterdi.

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı