/ Kültür-Sanat / Türkiye’de Sinemanın Değişen Simgeleri-Ali İhsan İbkal

Türkiye’de Sinemanın Değişen Simgeleri-Ali İhsan İbkal

on 20 Şubat 2018 - 14:28 Kategori: Kültür-Sanat, Yazarlar

Yakın tarihte kaybettiğimiz Münir Özkul; Mahmut Hoca, Yaşar Usta ve benzeri birçok rolle dönem sinemasının simge isimlerinden biri haline gelmişti. Dönemimizde böyle bir simge isim çıkabildi mi?

Bugünün Türkiye sinemasında aklımıza hemen Recep İvedik tarzı figürler geliyor. Bu satırlar yazılırken “Kayhan” isimli son filminin fragmanı yayınlanan Şahan Gökbakar, Türkiye gişe rekorları listesine 7 milyonu aşan izleyiciye sahip iki, ilk yirmide yer alan tam beş filmiyle giriyor[1].  Eğer toplumun kabullendiği simgelerin Yaşar Usta’dan Recep İvedik’e nasıl dönüştüğünü açıklama çabasına girişecek ve bunu “halkımız cahil, bunları izliyor” açıklamasıyla kolaya kaçmadan yapacaksak, bu ancak geçmişten bugüne sinemayı etkileyen toplumsal şartları gözden geçirmekle olur. Bu yazıda başlangıcı Yaşar Usta’dan biraz daha geriye, 60’lara çekip, Türkiye’de sinemanın simgelerinin günümüze kadarki değişimini inceleyeceğiz.

“İnce bıyıklı bir artist vardı. Kimdi o?”[2]

60’lı yıllara girerken Türkiye sinemasında “tiyatrocular dönemi” çoktan geride kalmış, Faruk Kenç önderliğindeki geçiş sürecinin ardından “sinemacılar dönemi” açılmış, kadraj sokaklara çevrilmişti.[3]  Bu dönemin jönlerinden Ayhan Işık ortalığı kasıp kavururken 1963 yılında beyazperdeye yansıyan “Helal Olsun Ali Abi” filmi gelmekte olan değişimin de habercisiydi. Filmde Ayhan Işık’ın yanında ezik bir karakter olan ve Sadri Alışık tarafından canlandırılan Turist Ömer filmin de üzerine çıkmış, akıllı bir yönetmen olan Hulki Saner’in hüneriyle bir yıl sonra kendi filmine kavuşmuştu. Peki, Sadri Alışık’ın olağanüstü oyunculuğunu bir kenara bırakırsak neydi Turist Ömer’i dönemin en önemli jönünden bile daha ilgi çekici kılan?

50’li yıllarda Adnan Menderes’in politikaları sonucu giderek artan köyden kente göç, İstanbul başta olmak üzere şehirlerdeki kent yoksullarının nüfusunda sıçrama yaratmıştı. Turist Ömer tam da bu yoksul yığınların sinemadaki tezahürüydü. İçinde bulunduğu yoksulluğu bütün çarpıcılığıyla anlatıyordu belki, ama filmler egemen sınıfın tadını kaçırmayacak bir “aylaklığa övgü” formülüyle ilerliyordu. Lakin bu formül de 70’ler yaklaşırken tutmamaya başlayacak; Ömer’i Almanya’ya, Arabistan’a, İspanya’ya ve en sonunda da uzaya götüren parodi denemeleri seriyi zor bela 1973 yılına kadar taşıyabilecekti. Zira 70’lerde “Aylak” olarak görülen kent yoksulları, “çevrilen dümen”in farkına varmış, hak ettiklerini almak için elini taşın altına koyuyordu. Bu değişim sinemada da kendini gösterecekti.

“Hayır ben büyüğüm, ben, Yaşar Usta!”[4]

70’lerde soldan esen rüzgar birçok sanatçıyı da solun çekimine sokuyordu. Artık sol filmler çekmek isteyen Tarık Akan; Maden (1978), Sürü (1978) ve Demir Yol (1980) filmleriyle solun jönü olup çıkmıştı. Kemal Sunal ise Köşeyi Dönen Adam (1978), Kibar Feyzo (1978) ve Zübük (1980) filmleri ile politik sinemaya yönelmişti. Münir Özkul da Arzu Film’in aile güldürülerinde oynadığı yoksul emekçi aile babası rolleriyle kitlelerin sevdiği bir figür haline gelmişti.

Dönemin bir başka ismi ise politikleşme sürecini çok daha erken yaşamış, 70’li yılların başını hapiste geçirmişti. “Çirkin Kral” lakaplı Yılmaz Güney’in daha halkın içinden bir görüntüsü vardı. Yönetmenliğini de yaptığı Umut (1970) ve Sürü (1978) filmlerinde rol alan Tuncel Kurtiz ile kendileri için bir şey istemiyorlar, ama insanlar için istiyorlardı.[5]

Öte yanda politikleşmeye direnenlerin de fazla şansı kalmamıştı. Şener Şen’in hakkında “Türk halkını bu kadar iyi okuyan, iyi tanıyan başka birini görmedim.”[6] dediği Ertem Eğilmez bile (Türkiye’de sınıfların oluştuğuna ikna olmamış olmasına rağmen) işçi sınıfını beraber ve bir arada olan halk yığınlarını daha iyi temsil ediyor diye seçiyordu.[7]  Eğilmez, Atıl Yılmaz, Zeki Ökten ve benzeri daha birçok yönetmen o dönemde yoksul emekçilerin dertlerini anlatan filmler çektiler. Aynı dönemde sinemada solun hegemonyasını kırmak amacıyla arabesk ve avantür tarzda çekilen filmlerin üstüne nihayet 70’lerin ikinci yarısında patlatılan seks filmleri furyasına rağmen, bu dönem de 1980 darbesi ile kapanırken akılda kalan figürler Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal, Şener Şen, Tarık Akan ve Yılmaz Güney gibi isimler oldu.

“Kısacası, her biri için bir iç hesaplaşma ve bir kimlik arayışı söz konusudur.”[8]

12 Eylül’ün ardından Türkiye sinemasının akıbeti de solunkine denk olmuştu. 90’lara yaklaştıkça üretim neredeyse durma noktasına gelirken, çekilen filmlere ise karamsarlık hakimdi. Solun durumundan örnek alan sinema, yapılan hataların eleştirisini vermek yerine bireye dönüp iç hesaplaşmalarla uğraşıyor, bir yandan da çözüldüğünü düşündüğü Marksist retoriğin yerine yeni alanlar arıyordu. Bu bağlamda çevrilen filmlerin bir kısmını 12 Eylül’ü sömürme filmleri başlığında toplayabiliriz. Bu filmler 12 Eylül’ün nasıl geldiği ve neden mağlup edilemediğine dair bir akıl yürütmek yerine 12 Eylül’de yaşanan işkence ve acılara odaklanıp bundan nemalanan yeni bir tür melodram sineması oluşturdular. (Daha yakın bir tarihte çekilmiş olsa da Çağan Irmak’ın yönettiği Babam ve Oğlum (2005) filmi de buna örnek gösterilebilir.)

Sinemanın bu kısır ortamında zihinlere kazınan isim ise kariyerinin en verimli dönemlerinden birini geçiren Şener Şen oldu. Oynadığı filmleri üç ana kategoriye bölecek olursak ilk sırada Turgut Özal ile birlikte gelen neoliberal politikaların eleştirildiği Namuslu (1984), Çıplak Vatandaş (1985) ve Milyarder (1986) filmlerini sayabiliriz. İkinci sırada Başar Sabuncu’nun aynı adlı tiyatro oyunundan uyarladığı ve 15-16 Haziran olaylarını bir konak ve çalışanları üzerinden anlatan Zengin Mutfağı (1988) filmini anmak gerekir. Son sıraya ise –tabi ki- Yavuz Turgul filmleri gelir. Turgul, tıpkı Şen gibi bu dönemin en öne çıkan isimlerinden olur. Darbe ve ardından gelen Özal politikaları, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve ardından SSCB’nin çözülmesi ile ilan edilen “kapitalizmin zaferi(!)” düşünüldüğünde Turgul’un değişimi ve eski-yeni çatışmasını işleyen filmlerinin neden bu kadar tutulduğu daha iyi anlaşılır. Gerek Muhsin Bey (1987), gerekse de Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (1990) bu temayı işleyen filmlerdir. Yavuz Turgul bu formülü yönetmenlik kariyerinin devamında da sürdürdü ve 1996’da Türkiye sinemasının “kurtarıcı meleği” olacak filmi Eşkıya vizyona girdi. İki buçuk milyonluk gişesiyle o zamana kadar ki rekorları altüst eden film[9] , sinemanın tekrar izleyicisine kavuşabileceğine dair bir umut ışığı oldu.

“-Hooooooppp buradayım! -Tamam da niye oradasın?”[10]

2000’lere gelindiğinde öngörüldüğü gibi sinema seyircisinde yeniden yerli filmlere yönelme gözlendi. Vizyona giren filmler arasında ise komedi filmlerine özel bir ilgi vardı. Bu yıllarda gösterime giren Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele serisi ile Şafak Sezer ve Peker Açıkalın’ın Maskeli Beşler serisi gişede ciddi başarılar elde ettiler. Cem Yılmaz’ın G.O.R.A (2004) filmi ise 4 milyonluk seyircisi ile hem gişe rekoru kırdı hem de gelecek dönemin dilinin yaratılmasında önemli bir rol oynadı.

G.O.R.A.’nın başarısını gören sinema sektörü de boş durmadı. Yeni çekilen filmlere ‘sevimli sahtekar Arif Işık’lar peyda oldu. Gelgelelim Cem Yılmaz’ın filmi çekmeden önce yerli sinema ve tür sineması üzerine yaptığı çalışmalar bu janrdaki filmlere yapılan göndermelerle kendini gösterirken, ardından gelen ve sektörün zorladığı filmler bu incelikten yoksun kalacak, daha kolaya kaçan bir anlayışla çekilecekti. 2000’lerin sonlarına yaklaşılırken piyasaya giren yeni bir komedi ise dönemin ruhunu anlatmada en başarılı filmlerden biri oldu.

“Agresifim, kompleksliyim.”[11]

Şahan Gökbakar’ın Recep İvedik serisi Türkiye’nin en çok izlenen filmleri listesinin ilk 20 filmi arasına beş filmi ile birden girerek tam bir gişe başarısı oldu. Bu başarı çok farklı düzlemlerde gelişen epeyce tartışmayı da beraberinde getirdi. Bir yandan karakterin lümpen, kaba saba hareketleri üst perdeden eleştirilirken, bir yandan da eleştirilerin geldiği odaklar karşısında izleyici gözle görülür biçimde karaktere tutunuyordu. Bu anlamıyla da film, AKP siyasetine benzer bir yol izliyordu.

AKP iktidarı ekonomik olduğu kadar toplumsal da bir dönüşüm modeli ile gelmişti. AKP’nin anlatısına göre geçmiş 50 yılı kapsayan çalkantılar ve sonunda hem sermayenin hem liberallerin hem de solun bir kısmının üstüne sinen hiçbir yere varılamıyor hissinin sebebi Kemalist/Askeri vesayetti. Bir yanda sürekli yukarıdan bakılmış, aşağılanmış bir halk tabakası; karşısında ise yukarıda bahsedilen elitist tabaka vardı. Ve bu “Beyaz Türkler” bütün köşeleri tutmuşlardı.[12] Aynı anlatıya göre AKP de bu üsttenci tabakanın karşısında yıllardır aşağılanan kesimlerin temsilcisi olarak düzeni değiştirmeye(!) geliyordu. Bu uğurda siyasi hegemonyasını kurma yolundaki AKP, belki de bunun en önemli araçlarından biri olan sanat konusunda ise hala dişe dokunur bir şeyler sunamamıştı. Ama tarih bazen gidişat doğrultusunda hiç beklenmeyecek karakterleri ilginç yerlere getirebilir.

İşte toplumsal simgelerin Münir Özkul’dan Şahan Gökbakar’a yaşadığı değişimin arkasındaki sır budur. 70’lerde tabandan gelen bir baskıyla anlatısını sınıf karşıtlığı üzerine kuran sinema Yaşar Usta’ları üretmişken, şimdi de yukarıdan gelen bir dayatmayla “Bir Halk Kahramanı” olarak pazarlanan ve sözde beyaz Türkler’e savaş açan Recep İvedik’i üretmektedir. Düzen sermayeden yana kaymıştır. “Bu millet beni geçindirmiş, bakmış bana. Demek ki sevilmişim.” diyen Münir Özkul’un 

Yaşar Usta’ya yansıttığı samimiyet, 2017’de Türkiye sineması gişesinin %30’unun kendisine ait olmasıyla böbürlenen[13]  Gökbakar ile kaybolmuştur. Ki bu gişe başarısı da sadece Gökbakar’ın hükümetle ilişkileriyle açıklanamaz. AKP anlatısını ne kadar dayatmaya uğraşırsa uğraşsın insanların buna hemen ikna olduğunu da söyleyemeyiz. Bir yandan Emek Sineması yıkılırken, öte yandan sermaye devreye girdi ve kentlileri ortak tüketim noktalarına hapsetmeyi amaçlayan AVM’lerin hepsi MARS gruba ait Cinemaximum’lar ile dolup taştı. Bu kolay yoldan para kazanmacı grup tuttuğunu düşündüğü bu komedi formülünü hem Gökbakar’ın filmleri aracılığıyla, hem de yeni isim ve yüzlerle her yıl yeniden pazarlıyor. Hükümetin AVM’ler dışında alan bırakmadığı kitlelere de bu filmler dışında seçenek sunulmuyor. Nitekim Gökbakar çektiği beş film ile toplam 31.777.210 kişiye ulaşırken, Seren Yüce’nin Çoğunluk filmi 25.500, Emin Alper’in Abluka filmi 23.700, Tolga Karaçelik’in Sarmaşık filmi 25.500, Ahu Öztürk’ün Toz Bezi filmi ise sadece 7800 izleyiciye ulaşabiliyor.

Geriye son bir nokta kalıyor, 80’lere kadar gönüllerde taht kurmuş bu simgelerin yanında Recep İvedik neden bir olmamışlık hissi doğuruyor? Bunun deşifresi aslında AKP’nin anlatısının da deşifresidir. Kemal Sunal’ın geç yaşta başladığı yüksek lisans eğitimi sırasında yazdığı tezinin konusu ‘beni kimse araştırmayacak bari ben yapayım’ diyerek giriştiği “TV ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü” idi. Burada Sunal, Şaban karakterini bir anarşist olarak tanımlıyor ve düzenle uzlaştığı noktada karakterin beğenilirliğini kaybettiğini söylüyordu:

“Çünkü Şaban, içine istemeden yollandığı düzene, yer yer Şarlo-vari bir terörle karşılık verir(…), anarşiyi bu düzene egemen kılar.

(…)

Ve bu temanın terk edildiği 90’lı yıllar Kemal Sunal için de bir düşüşün başladığı yıllar olmuştur. (…) filmler yoğun ilgi görürken yeni tipleri beğenilmemiştir. Sunal’ın tipi uzlaştığı noktada kaymıştır.”[14]

Şaban karakterinin gerçekten de yıkıcı bir karakteri vardı ve (özellikle yıktıklarının yerine çoğu zaman yeni bir şey önermemesiyle) anarşist tanımına uyuyordu. En önemli kısmı ise Kemal Sunal o çok sevilen tokatları daima zenginin, ağanın, gazino sahibinin, mafya babasının, dolandırıcının, karaborsacının ve onların yardakçılarının suratında patlıyordu. Aynı yıkıcılık iddiasıyla elitlerin üzerine yürüyen İvedik’in tokadı ise her nasılsa sürekli yoksulun, garibanın suratında patlamaya devam ediyor. Aynı amaçla yola çıktığını söyleyen AKP’nin anlatısının da gerçekte tokadı yoksul emekçilerin yemesiyle sonlanmasına tesadüf denebilir mi? Bizce hayır.

Kaynaklar

[1] Recep İvedik 5 (7.437.050 seyirci) ve Recep İvedik 4 (7.369.098 seyirci) Kaynak: https://boxofficeturkiye.com/tumzaman/?tm=1989tr

[2] Vizontele (2001)

[3] https://indigodergisi.com/2014/11/turk-sinemasi-100-yillik-kisa-tarihi/

[4] Gülen Gözler (1977)

[5] https://youtu.be/mnv2CTJ8YqY?t=306

[6] http://www.hurriyet.com.tr/sener-sen-kemal-sunalin-isi-benden-zordu-o-gercek-stardir-40633805

[7] http://tsa.org.tr/tr/yazi/yazidetay/200/ertem-egilmez%E2%80%99le-konusma

[8] Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (1990)

[9] Eşkıya (2.571.133 seyirci) Kaynak: https://boxofficeturkiye.com/tumzaman/?tm=1989tr

[10] G.O.R.A (2004)

[11] Recep İvedik (2008)

[12] Pek Yakında (2014) filminden bir replik.

[13] http://www.filmloverss.com/lutfen-mutevazi-olma-sevgili-sahan-gokbakar-turkiye-sinemasinin-yuzde-otuzu-degil-tamami-senin-eserin/

[14] TV ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü, Kaynak: https://www.sametkasik.com.tr/wp-content/uploads/2016/02/Kemal-Sunal-Yuksek-Lisans-Tezi.pdf

 

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı