/ Bolşevik Geleneğimiz / SSCB’yi Kim Yıktı? – Gökçe Şentürk

SSCB’yi Kim Yıktı? – Gökçe Şentürk

1917 Ekim Devrimi insanlık tarihini kökten değiştirebilecek bir ileri adım olarak gerçekleşti. 20.yy’ı bütün dinamikleriyle değiştiren bu süreci ve sonrasında SSCB’yi yıkıma götüren ekonomik çöküntüyü anlamadan ne yakın tarihi ne bugünü anlamak ne de yarına müdahale edebilmek mümkün. SSCB’de ekonomik krizin- ve bununla birlikte yeniden yapılanma ihtiyacının- neden ortaya çıktığını anlamak için, Stalin, Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov döneminde Rus ekonomisinin dinamiklerini, üretim sürecindeki gerçek ilişkileri kavramak gerekiyor.

Stalin Dönemi: İşçi Sınıfının Atomizasyonu

Stalin döneminde kapitalizmi uluslararası düzeyde devirme perspektifi yerini, Stalin’in sözleriyle Batılı güçleri “yakalayıp onları aşma” girişimine bıraktı. 1917’de doğan devrimci işçi devleti, 1920’lerde etrafındaki kapitalist dünyanın baskıları altında ve Rusya’nın özgün koşullarında bürokrasiye teslim oldu. Nicel değişiklikler 1928-29’da Troçki önderliğinde Sol Muhalefet’in de yenilgisiyle nitel değişikliklere dönüşerek, 1991’de yıkılana kadar sürecek bir bürokratik devlet kapitalisti rejimin doğmasına sebep oldu. Devleti denetim altında tutanlar artık şehirlerdeki işçi denetiminin son kalıntılarını da yıkıyorlar, köylerde köylüleri kolektif çiftliklerde kalmaya zorluyorlardı.

Rusya’da bürokrasi, işçi sınıfını kesin yenilgiye uğrattığı 1928 yılındaki ekonomik krize, köylülerin ve işçilerin en gaddarca sömürüsü yoluyla cevap verdi. Hızlı sanayileşme ve zorunlu kolektifleştirmenin sosyalizmden çok milliyetçilik ve “süper devlet” kurma fikri ile alakası vardı. Köylüleri topraktan “kolektife” sürükleyerek, bürokrasinin hem artı- değer elde etmesi hem de modern sanayii inşa etmek için ihtiyaç duyduğu oldukça yetersiz gıda maddelerinin kontrolünü ele geçirmesi sağlandı. İşçilerin yaşam standartlarını düşürerek yeni sanayide genişlemeyi sürdürmek için yeterli sömürü oranı elde edildi. Dolayısıyla, Sovyetlerde planlı bir ekonomiden bahsetmek yerine, bürokratik olarak yönlendirilmiş bir ekonomiden bahsetmek gerekecektir.

Stalin’in 1928-29 yıllarında devreye soktuğu Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’yla tek ülkede “sosyalizmi” ayakta tutmak için ağır sanayi hedefleri belirlendi. 1930-40’lı yıllar boyunca Sovyet ekonomisi askeri yatırım ve silah sanayi üzerinde yoğunlaşan bir sömürü cehennemiydi. Kaynakların askeri rekabete sokulduğu bir ekonominin sorunu; yatırımlar askeri olmayan sektörü modernleştiremediği için eninde sonunda rakiplerinin gerisinde kalmanın riskini oluşturmasıdır. Askerî açıdan gelişmiş güçlere yetişmek zorundaydılar ve bu maliyeti ne olursa olsun ağır sanayiyi kurmak anlamına geliyordu. Benimsenen aşırı birikim oranları, dünya kapitalist sisteminin ülke dışındaki baskılarının içeriye yansımasıydı. Rus bürokrasisi bu rekabetçi birikim sürecine girdiğinde, dünya kapitalist sisteminin bir parçası haline geldi.

Ekonomideki bu dönüşümün sağlanabilmesi için de elbette devrimi gerçekleştiren ülkede işçilerin ve parti üyelerinin en ufak bir muhalefetine yer yoktu. Böylece tarihin en ileri adımını bütün insanlığa armağan eden Sovyet işçileri Stalin dönemi boyunca Ekim Devrimi’nin aydınlığından koparılıp yeraltının karanlığına hapsedildi. Ekim’in bütün kazanımları bürokrasinin ayakta kalması için toprağın altına gömülecek ve bürokrasi işçilerin ve köylülerin üzerine basarak yükselecekti.

Gerçeklere sırtını dönmeyenler için Stalinist diktatörlüğün sosyalizmle alakası olmadığı açıktır. Hala bu garabeti sosyalizme bulaştırmak isteyenlerin ana argümanı bütün politikaların Sovyetleri ayakta tutmak için gerçekleştirildiği safsatasıdır. Öyleyse Stalin döneminde bir işçi iktidarından bahsetmek mümkün olabilir mi? Dönemin en temel politikalarına bakarak değerlendirelim.

  • Ekim Devrimi’nin ardından Parti hücreleri, fabrika işçi komiteleri ile birlikte, sanayinin yönetiminde yer alıyorlardı. Teknik müdür bunların ikisiyle beraber ve onların denetimi altında çalışıyordu: üçünün birliği Troyka’yı (üçlü yönetim) oluşturuyordu. Büyük sanayileşme girişimiyle birlikte artık Troyka’ya izin verilemezdi, çünkü bunun varlığı bile işçilerin sermaye birikiminin gereklerine tamamen boyun eğmelerini engellemeye yeterdi. Bu yüzden Şubat 1928’de Troyka feshedildi ve bütün yetki, tam ve kayıtsız şartsız şekilde müdüre verilmiş oldu.
  • 1920’lerin sonlarında Stalinist bürokrasinin zaferinden hemen sonra grevler yasaklandı ve grevciler ölüm cezası kapsamına sokuldu. Ölüm cezasının emek gücünü zayıflattığı gerekçesiyle kaldırılmasından sonra ise bunun cezası 20 yıl zorunlu iş mahkumiyetine çevrildi.
  • Sendikalar işçi sendikası olma özelliklerini yitirmiş parti bürokratlarıyla doldurulmuştur. Üstelik de 1934’te toplu sözleşmelere son verilerek sendikaların ücretlerin saptanması konusundaki söz hakkı dolayısıyla bütün niteliği ortadan kaldırılmıştır
  • Parça başı iş sistemleriyle işçiler arasında rekabetin körüklenmesi politikası izlendi. Beş Yıllık Plan’ın başlamasından sonra, 1930’da tüm işçilerin %29’u; 1931’de %65’i; 1932’de %68’i parça başı iş sistemine tabi olmuştur. 1934’te tüm sanayi işçilerinin yaklaşık dörtte üçü bu sözde “sosyalist rekabet” uygulaması içinde yer almıştır. Rekabeti daha da arttırmak için kademeli parça başı sistemi uygulamaya konmuştur. Yani, standardın %50 fazlasını üreten bir işçi, standart ücrete ek olarak %110, üretimi standardın %70 fazlası ise ek prim %189, üretim standardın %100 üzerindeyse ek prim standardın %300 üzerinde olacaktır.

İşçilerin Yasal Özgürlüklerinden Mahrum Bırakılması

Birinci Beş Yıllık Plan’ın başlamasına kadar işçiler kendi arzularına göre işyerlerini değiştirmekte özgürdüler. Aslında istedikleri yerlerde çalışma hakları 1922 iş yasasıyla garantilenmiştir. Aynı şekilde işçiler hiçbir engelle karşılaşmadan ülkenin bir tarafından başka bir tarafına göç edebilirlerdi. Fakat 1931’e gelindiğinde işçilerin özel izin olmadan Leningrad’dan ayrılması yasaklanmıştır. 27 Aralık 1932’den itibaren bu uygulama bütün Rusya için başlatılmış ve çarlık rejimininkinden daha ağır bir iç pasaport sistemi uygulamaya konmuştur. Yine 1931’de iş karnesi uygulaması başlatıldı, önceki işyerinden izinsiz ayrılmış bir işçinin tüm sanayi işletmelerinde işe alınması yasaklandı. Hiçbir işçi karnesini göstermeden yeni bir işe giremezdi. 1932 tarihli bir yasa ile geçerli bir nedeni olmadan bir gün işini aksatan bir işçi işten atılma ve eğer yaşadığı konut işine bağlı ise (sanayi işçileri, madenciler gibi) aynı zamanda konutundan çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya kaldı.

28 Aralık 1938 tarihli yasa ise işe geç gelenleri, erken ayrılanları, öğle molasını gereğinden fazla uzatanları hedefliyordu. Yasayı çiğneyenlere öngörülen ceza, bulunduğu seviyeden daha geri bir işe transfer edilmek ve aynı suç bir ay içinde üç ya da iki ay içinde dört defa daha işlenirse, işten atılmaktı. Daha üzerinden iki yıl bile geçmeden işten atma tehditlerinin, işçi darlığı nedeniyle umulan sonucu getirmediği belli oldu ve cezalar 1940’ta değiştirildi.

Otoriteleri tatmin etmeyen bir nedenle işine gelmeyen bir işçi artık atılmak yerine aynı işyerinde 6 ay boyunca zorunlu çalışma ve ücretinin %25’e kadar olan kısmının kesilmesi cezasıyla karşılaşıyordu.

Stalinist iş yasalarının özelliğini şu sözler özetler: “Özel girişime izin verilen NEP dönemi yasalarıyla karşılaştırıldığında, emeğin yasal statüsü kötüye gitmiştir. Kapitalist dünyada işçinin kendi davasını takip edebileceği tüm kanallar -yasalar, mahkemeler, icra kurumları ve sendikalar – Sovyetler Birliği’nde sanayi işçisinin başlıca işvereninin – hükümetin – araçlarıdır. Mevcut Sovyet iş yasalarının bir diğer özelliği sayısız ceza maddeleridir, iş hukuku büyük ölçüde bir ceza hukukudur.” ( V.Gsovski, Soviet Civil Law, Ann Arbour 1948, c. 1, s.805)

Oysa Lenin “bizim şu anki devletimiz bürokratik bozuklukları olan bir işçi devletidir… devletimiz öyledir ki, tamamen örgütlü proletarya kendisini ona karşı korumalıdır; eğer işçilerin devletimizi korumalarını bekliyorsak, işçi örgütlenmelerinden işçilerin kendilerini kendi devletlerine karşı korumaları için yararlanmalıyız…” diyerek sorunu ortaya koymuş, NEP döneminde ortaya çıkan bürokrasiyi yok edebilecek tek özne olarak işçi sınıfının tabandan örgütlenmesini önermiş ve daima işçi sınıfına güvenmiştir. Lenin’in sözleri ve Stalin’in uygulamaları taban tabana zıt olduğu kadar Stalin döneminde ortaya konan bu politikaların sosyalizmle uzaktan yakından alakası yoktur. İşte bu yüzden de adına “reel sosyalizm” denen bir karşı devrimci süreçle sınıfın gerek sendikal gerek toplumsal bütün örgütlenmeleri ortadan kaldırılmıştır. 36 Mahkemeleri süreciyle de kendisine biat edenler de dahil olmak üzere Ekim Devrimi’ni görmüş yüz binlerce komünist bu yalan makinasının tarihi kıyımına kurban edilmiştir.

Kruşçev Dönemi; Anti-Stalinizm mi?

Stalin 4 Mart 1953’te öldü, ardından Molotov-Beria-Malenkov’dan oluşan bir Triumvira (üçlü yönetim) ortaya çıktı. Stalin’in ölümüyle boşalan parti genel sekreterliği koltuğu Eylül 1953’e kadar doldurulamamıştı. Nikita Kruşçev resmen 1. Sekreter unvanını almadan bu göreve getirildi. Kruşçev, Stalin’in tarım reformunun ateşli savunucusu olmasına rağmen şimdi eleştiriyor ve Kazak steplerini iyileştireceği düşüncesiyle yeni bir program öneriyordu. Malenkov ise bazı ekonomik düzenlemelerle tüketim mallarının fiyatlarını düşürerek sosyal refahı arttıracak önlemler alınması gerektiğini savunuyordu. Bu dönemde kolhozlara bazı ek ödemeler ve destek verildi. 1954-55 süreci Beria ve ortaklarının yargılanmasının yankılarıyla geçti. Stalin iktidarı boyunca mahkûm edilerek çalışma kamplarına gönderilen milyonlarca insana ve ailelerine mahkemelerin ve serbest bırakılmaların çabuklaştıracağı duyuruldu, ancak sayısız başvuruya rağmen serbest bırakılanların sayısı sadece 10 bindi. Kolektif liderlik dönemi, rahatlama ve partinin halk nezdindeki imajında yumuşama evresiydi. Partinin ağır sanayi politikalarından sorumlu Kaganoviç ve çevresinin Malenkov’un ekonomik reform önerilerine karşı çıkması, Beria ve yandaşlarının ortadan kaldırılmasıyla Kruşçev tüm denetimi ele geçirdi.

1956’da Parti’nin 20 Kongresi’nde Kruşçev, önceki dönemdeki pek çok politikaya hücum etti. Stalin dönemindeki kanlı kıyımların bir daha yaşanmayacağını iddia etti. Kapalı kapılar ardında “Kişi Putlaştırması ve Sonuçları” başlıklı metnin okunuşuyla Stalin dönemindeki pek çok uygulama nedenlerine değinmeksizin eleştirildi. Oysa Stalin’in Büyük Temizlik’teki kıyımlarının altında imzası olanlardan birisi de Kruşçev’di. Tüm suç, Stalin’in “kişi kültü”ne yıkıldı. Bürokratik aygıtın yıpratılmasına izin verilemezdi.

SSCB’de yaşayan halklar Kruşçev’in metinlerinden Batı’ya sızdırıldıktan çok sonraları haberdar olacaktı. Peki Stalinizm okulundan yetişmiş partinin bu yeni şefinin başlattığı de-stalinizm politikasının arkasında yatan neydi? Stalinist bürokrasi, artık “normalleşme” zamanının geldiğini düşünüyordu. İktidar aygıtının en tepelerini bile tehdit eden terör artık sonlanmalıydı. Üstelik içeride ve dışarıda sistemi tehdit eden bir durum yoktu. Bu yüzden sistemin sağlıklı işlemesi için Stalin’in şahsı eleştirilip aygıt korunmalı ve hatta halktan takdir toplamalıydı. 

Kruşçev sonraki yıllarda, iktidarda kaldığı dönem boyunca gerçekleştirdiği politikalarla Stalin’den bir farkı olmadığını ortaya koyacaktı. 1956’da Macar işçilerinin grev ve ayaklanmaları 30 bine yakın insanın katledilmesiyle sonuçlanacaktı. İlerleyen yıllarda da SSCB’de muhalif sesler bastırıldı ve en ufak bir eleştiriye dahi tahammül edilemedi. Destalinizasyon süreci bürokrasi için mantıklı bir hamleydi ve aynı zamanda Kruşçev ve Nomenklatura’nın en tepesinin elini güçlendiriyordu. 

Kruşçev döneminde gerçekleştirilen önemli değişiklikleri özetleyecek olursak; konut sorununun çözülmesine yönelik adımlar, eğitim sisteminde yapılan değişiklikler gösterebilir. Dış politikada Soğuk Savaş dönemi sürüyordu. ABD komünizmin yayılmasını engellemek için kolları teyakkuza geçedursun SSCB Stalin dönemindeki gibi devrim hareketlerini sabote etmeye devam etti. Moskova başa bela devrimleri değil, dış politikada kendisini destekleyecek hükümetler ve askeri rejimler arayışındaydı. Kruşçev döneminin en dikkat çekici yönlerinden birisi de ABD ile uzay rekabetine girilmesiydi. Bu rekabet aslında silahlanma yarışının devamıydı ama zamanla prestij meselesine dönüştü. SSCB, emekçilerin artı değerinin bir kısmını da bu pahalı rekabette cömertçe harcıyordu.  

Diğer yandan rejimdeki en ufak yumuşama sinyali dahi yıllar boyunca bütün haklarından yoksun bırakılmış, ağır sömürü koşulları altından yaşamaya zorlanan toplumda özellikle ağır sanayi kollarında çalışan işçilerin seslerini yükseltmelerine olanak tanıdı. 1962-63’te parça başına verilen ücretin arttırılması ve para reformu, sonrasında Novoçyerkask bölgesinde bastırılması 20 işçinin ölümüyle sonuçlanan olayların ortaya çıkmasına sahne oldu.

Bu süreç sadece Rusya’da değil kokuşmuş rejimin birer kuklası görünümündeki Doğu Bloku ülkelerinde de gözleniyordu. En açık örneklerden biri 1956 yılında gerçekleşen Macar ayaklanmasıydı. İşçi sınıfı yeniden sovyetik yapılar açığa çıkarmış, kendilerine sosyalizm diye dayatılan baskıcı rejime karşı ayaklanmıştı. Macaristan’daki ayaklanma bütün Sovyet coğrafyası için ilham olma potansiyelleri taşıyor ve bastırılması gerekiyordu. Kruşçev olağan yöntemlerle alt edemediği sınıf hareketini Stalin’den devraldığı yöntemlerle, tanklarını göndererek durdurabildi. Polonya’da da gösteriler bazı ödünler verilerek durdurulabilmişti.

Özellikle 1960 sonrasında ABD’yle ortaya çıkan gerginliklerin- Küba füze krizi, ABD casus uçağının Sovyet topraklarında düşürülmesi- sonucu olarak parti üst kademesinde Kruşçev karşıtlarının sesi yükselmeye başladı. Ağır sanayiye verilen önemin azalması ve tüketim mallarına yönelik üretimin ağırlık kazanmasının da eleştirilmesiyle Kruşçev ilk dönemki politikalarına zıt bir tutum içine girdi. 64’te tartışmalı da olsa kendi isteğiyle yönetimden ayrıldığında neredeyse parti içinde ve toplumsal olarak bir desteği kalmamıştı. Özellikle 62-63 yıllarında iktisadi büyüme oranlarındaki düşüş, 1963’teki büyük kuraklık sonucunda SSCB’nin ABD ve Kanada’dan binlerce ton buğday ithal etmek zorunda kalışı, dış ilişkilerdeki zayıflıklar önemli göstergelerdi.

Kruşçev’in politikalarının açıkça gösterdiği gerçek SSCB ekonomisinin verimliliği yükseltememiş olmasıdır. Bu yüzden kaba kuvvete ve ilkel birikime dayanan eski büyüme oranları bir daha yakalanamıyordu. SSCB ekonomisi ayrıca dünya ekonomisine entegre olmuştu ve kapitalizmin krizlerinden kaçınma şansı yoktu. Reform adı altında verilen yumuşama sinyalleri de toplumsal hareketlerin canlanmasına sebebiyet vereceğinden rejimi tehdit etme potansiyelleri yükseliyordu. Gelgelelim bürokratik elitlerin kaptıkları avantalardan kolayca vazgeçmeye niyetleri yoktu. 

Brejnev Dönemi;

Kruşçev’in ardından Stalin sonrası döneme benzer Brejnev-Kosigin-Podgorniy üçlü yönetimi açığa çıktı. Brejnev Rusya’da 1964-82 yılları arası hüküm sürdü, o yıllar sonradan “durgunluk / atalet dönemi” olarak görüldü. Stalin 1953’te öldüğünde, politbüro üyelerinin ortalama yaşı 55 ve Merkez Komite sekreterleri 52; Brejnev’in ölümüyle birlikte ortalamalar 70 ve 67’ye yükselmişti. Stalin döneminin parti içi kitlesel infazları artık sonlandığından üst düzey üyeler artık yaşlanma şansına sahipti. 

Brejnev 1966’da Parti’nin 23. Kongresinde Stalin’den beri kullanılmayan Parti Genel Sekreterliği unvanını aldı. Bu yalnızca bir unvan değil Brejnev döneminde açıkça görülecek olan ortodoks Stalinist eğilimin de bir yansımasıydı. Brejnev dönemi boyunca merkezileşme eğilimi güçlendi. 66-70 yılları arasındaki beş yıllık Devlet Planı’ndaki hedeflere ulaşılamadı, uzay ve silah teknolojisi dışındaki sanayi üretimi sürekli bir düşüş içindeydi.

Brejnev’in yaşlanan bürokratlarının yarattığı tepki, ekonomik gerilemenin yarattığı tüm problemlerden kaçınmaktan başka bir şey değildi. Eski yollardan devam etmeye ve kendi etkilerini, ayrıcalıklı konumlarını kullanmak için sistemi aynı şekilde sürdürmeye devam ettiler. Fakat Brejnev döneminde önce Carter sonra da Reagan’ın politikaları soğuk savaş döneminin açık meydan okumalarını içeriyordu.

Aynı dönemde Doğu Bloku ülkelerinde yaşanan gelişmeler rejimin bu şekilde devam edemeyeceğinin açık göstergelerini sunuyordu. Polonya’da Solidarnosc’u (Dayanışma) doğuran, işçilerin bürokratizme karşı kendiliğinden ayaklanmasıydı. Rejimin ne kadar kırılgan olduğunu o zamanlar çok az kişi tahmin etse de 1974’teki kapitalist kriz SSCB ekonomisini bunaltmaya başlamıştı. 1979’da başlayan pahalı Afganistan macerası da SSCB’nin ekonomik çöküntüsünü tamamlıyordu. Aynı zamanda 1968’de SSCB’nin Çekoslovakya işgali yükselen 68 hareketinin de etkisiyle büyük tartışma ve sorgulamalara neden oldu. Brejnev döneminde tüm bu göstergeler hiçbir şey yapılmadığında rejimin aşağıdan yukarı yıkımının kaçınılmaz olduğunu da gösterdi.

Brejnev’in 1982’de ölümünün ardından liderliği Andropov devraldı. KGB’nin başı olarak Andropov’un yaklaşımında muhafazakarlığın ön planda olması beklenebilirdi. Fakat, totaliter bir devlette çoğu zaman halk kitlelerinin nabzını ölçenler gizli polislerdir. Devlet kapitalisti rejimin istihbarat örgütü üyeleri çoğu zaman üstlerinin duymak istediklerini bildiriyorlardı. Andropov 1956’da Macaristan’daki ayaklanmada Rus Büyükelçisiydi. İşçi sınıfının birliğinin baskıyla ortadan kaldırılmaksızın rejimi aşağıdan yukarıya tehdit ettiğinin en yakın tanıklarından biriydi. Dolayısıyla bürokratik yönetime karşı bu tür tehlikelerin karşısında reform yoluna gitti. Sadece 14 ay yönetimde kaldı ve hayatını kaybetti, ardından Brejnev’in ekibinden Çernoviç başa geçmiş fakat o da 13 ay sonra öldüğünde Gorbaçov hiçbir zorlukla karşılaşmadan genel sekreterliğe atanmıştı.

SSCB’yi Yıkan Gorbaçov Mu?

Gorbaçov’un ekonomi danışmanı Aganbegyan şöyle yazar: “1981-85 döneminde neredeyse hiçbir ekonomik büyüme yoktu. Eşi görülmemiş bir durgunluk ve kriz 1979-82 döneminde, tüm sanayi mallarının yüzde 40’ının üretiminin düştüğü dönemde meydana geldi.” 1985’te Mihail Gorbaçov’un Genel Sekreterlik’e seçilişiyle yaşlı kuşağın yönetimi sona erdi. Zaten bunların pek çoğu ölene kadar konumlarını korudular. Gorbaçov’un başlatacağı glasnost (açıklık) ve perestroyka (yeniden yapılandırma) politikaları artık uluslararası pazarda rekabet gücünü yitiren Sovyet teknolojisi ve bürokrasi nedeniyle artan kaynak israfına yönelik olacaktı. Ama Gorbaçov iç ve dış politikasında başlattığı bir dizi eylem ile Sovyetlerin süregiden çöküşünü hızlandırdı. 1985’te göreve geldiğinde mevcut ekonomik durgunluğun önüne geçmenin bir yolu olarak Sovyet halkını disipline etmeye çalıştı. İşçi sınıfı Kruşçev döneminden itibaren iş başında grev olarak adlandırılabilecek iş yavaşlatma yöntemlerine başvuruyor ve var olan verimsizliği pekiştiriyordu. Bir sonraki hamle perestroykayı devreye sokmak olduysa da bu kez bürokratların karşı koymasıyla karşılaştı. Gorbaçov aslında serbest piyasaya kontrollü geçme denemesi yapıyordu ama SSCB Çin değildi. Toplumsal doku çok daha gelişkin, çok daha kentli, çok daha karmaşık ve en önemlisi SSCB ekonomisi dünya ekonomisine çok daha entegre idi ve krizler çok daha sarsıcı oluyordu. 

“Yeniden Yapılandırmanın” neden benimsendiği sorusunun yanıtı rekabet etmek için sürekli bir baskının olmasındadır. Batı, krize yanıt olarak neoliberal modeli uygulamaya sokmuştu. SSCB bunu yeniden yapılandırma ile deniyordu. Yeniden yapılanma ile ilgili zorluklar, ekonominin, devletin kontrolü ile devlet kapitalizmi arasında tam bir birleşme olduğunda en yüksek noktalara çıkar. Çünkü, yeniden yapılanma çok sayıda bürokrat açısından pozisyon kaybını içerecektir. Dolayısıyla da yeniden yapılanma politik savaşları da içerir. 

Gorbaçov, bürokratlarını harekete geçirmek için glastnost veya “açık tartışma ve demokratikleşme” stratejisine başvurdu. Halkın sistemin işleyişine dair rahatsızlığını harekete geçirerek, bürokratlar üzerinde baskı kurabileceğini, böylelikle de Perestroyka’nın işlerlik gösterebileceğini düşünüyordu. Glasnost’un yarattığı etki rejimin bütün çarpıklığıyla gözler önüne serilmesi oldu. İletişim araçları; TV, gazeteler, radyo, sinema, oyun ve romanlar üzerinde on yıllardır süren baskının kalkmasıyla daha önce tabu kabul edilen pek çok konu ortaya döküldü; yolsuzluk, 1930’larda kıtlığın milyonlarca insanın Ukrayna’da öldürdüğü, Rusya’da fuhuşun gerçekleştiği…Kendini ekoloji, müzik ve farklı sosyal alanlarda ifade eden gayri resmi pek çok gençlik grubu ortaya çıkmaya başladı. Rejimin uzun yıllar boyunca kontrol altında tuttuğu maaşlı entelektüeller yerini ister istemez geniş halk yığınlarının rejimle çelişkilerini gösteren aydınlara bıraktı. Yumuşamanın hissedilmesiyle tepkisini ortaya koymaya hazır olan SSCB ve Doğu Avrupa halkı bu şekilde milyonların sokağa döküleceği sürece hazırlanmış oldu.

Sistemin çatırdamaya başlamasıyla Rusya boyunduruğundan kurtulacaklarını hisseden yerel halklar arasında milliyetçilik patlama yaptı. Stalin’le beraber “büyük” Rus hakimiyeti SSCB’de yeniden kurulmuştu. Bu da alttan alta ezilen ulus milliyetçiliğinin kemikleşmesine yol açmıştı. Şimdi bağımsızlık fırsatının geldiğini hisseden çeşitli milletlerden insanlar kendi ulusal bayrakları altında birleşmeye başladılar. Kafkasya ve Orta Asya’da kanlı milli çatışmalar yaşanmaya başladı. Yeni kurulan milliyetçi cumhuriyetlerde eski KP liderleri yeni diktatörler oldular. Stalinizmin mirası iğrenç bir milliyetçilikti. Yugoslavya’da iş soykırım boyutlarına ulaşacaktı. Milliyetçiliğin etkisi eski Doğu Bloku coğrafyasında halen etkisini sürdürüyor.    

Sovyetleri ne Kruşçev ne de Gorbaçov yıktı denemez. Brejnev ortodoks Stalinist’ti de ne oldu? Marksistler hayata üretim ilişkilerinin gözünden bakarlar. Kruşçev iktidarında üretim ilişkilerinde Stalin dönemine göre ne değişti? Hiçbir şey. Devlet mülkiyetini elinde ve kendi çıkarları için tutan bürokrasi SSCB’de üretici güçlerin gelişmesinin önündeki asıl engeldi. Dolayısıyla rejim ortaya çıktığı maddi kökenler itibariyle yıkılmaya mahkumdu.

Kapitalizm canlı ve dinamik bir sistem olarak kendi krizlerini aşacak mekanizmaları esnekliğiyle ortaya çıkarabilir. Fakat bürokrasinin hantallığı ve durağanlığı gelişen teknoloji ve neoliberal birikim modelinin uygulandığı dünyada tarihten silinmek zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Troçki’nin 1939’da yazdığı gibi “tarihin intikamı en güçlü Genel sekreterin intikamından çok daha beterdir”

Çözüm Yeni Ekim’lerde;

Ekim Devrimi aradan 100 yıl geçmesine rağmen insanlığın tek kurtuluş umudu olarak canlılığını koruyor. Emperyalist kapitalist sisteme karşı uluslararası ölçekte mücadele edilmediği sürece bu sistemi geri dönüşü olmayacak şekilde tarihten silmek mümkün olmayacaktır. SSCB’nin 74 yıllık tarihi bunun en büyük göstergesidir. Kapitalizmin bütün saldırılarının yanında Stalinizmin ortaya çıkardığı tahribattan kurtulmanın ve sosyalizmin temiz mirasını yeni nesillere ulaştırmanın yolu sürekli devrim perspektifindedir. Yeni Ekim’leri yaratma görevi bugün devrimci Marksistlerin omuzlarında yükselmektedir.

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı