/ Emekçiden / MİKROFON EMEKÇİLERDE – 3 | Balık Çiftliği İşçisi İle Çalışma Yaşamı ve Sınıf Mücadelesi Üzerine

MİKROFON EMEKÇİLERDE – 3 | Balık Çiftliği İşçisi İle Çalışma Yaşamı ve Sınıf Mücadelesi Üzerine

on 2 Aralık 2019 - 10:52 Kategori: Emekçiden
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Merhaba! Sosyalist Gündem’in “Mikrofon Emekçilerde” dizisine devam ediyoruz. Farklı sektörlerden işçilerle çalışma koşulları, ekonomik kriz, sınıf mücadelesi ve daha pek çok konuda yaptığımız röportajların bu hafta üçüncüsünü yayımlıyoruz. Bu hafta mikrofonu balık çiftliğinde çalışan Mehmet Çetintaş’a uzattık.

Mehmet Balık

Sosyalist Gündem: Merhaba Mehmet, hoş geldin. Sorularımıza geçmeden önce okuyucularımız için seni biraz tanıtalım.

Mehmet Çetintaş: Merhaba, sağ olun. Ben Mehmet, Muğla’da balık çiftliğinde çalışıyorum. Daha önce de bu sektörde geçmişim olmuştu. Sonra bir dönem inşaat işçisi olarak başka işlerde çalıştım. Şu an 3 yıldır tekrardan balık çiftliğinde çalışıyorum.

İlgi çekici bir işin var gibi görünüyor Mehmet. Balık çiftliğinde ne yapıyorsun, ne olarak çalışıyorsun?

Ben aslında vinç operatörü olarak çalışıyorum. Denize kurulan sistemlerde çalışmak üzere vinçler var. Ama sadece bu işi yaptırmıyorlar. “Personel yetersizliği” bahanesiyle diğer bütün işlere de koşturmak zorunda bırakıyorlar bizi. Bütün işlere el atmak zorunda kalıyoruz çoğu zaman.

“Fazla mesai saatlerimiz bile kısmen ödeniyor!”

Şaşırtıcı değil… Peki, yaptığın bu fazladan işler için fazladan ücret veriyor mu işveren?

Şimdi aslında bir iş yapmamız gerekirken birden fazla iş yapıyoruz. Bazen bir kişiye 3-4 kişinin yapması gereken işleri yüklüyorlar. Yeri geliyor vinç kullanıyoruz, yeri geliyor gemiye koşturuyorlar, yeri geliyor su altı kafeslere indiriyorlar… Bazı zamanlar yeni personele eğitim verme işimiz de oluyor. Bütün bunları yaparken kendi işimizi de sürdürmek zorundayız tabii aynı zamanda.

Ama buna rağmen kimse “Mehmet, bak sen hem kendi işini yapıyorsun hem de senin işin olmayan işleri yapıyorsun, al sana o işin ücretini de verelim” demiyor. Sadece fazla mesailerimizi alabiliyoruz o da hepsini bile değil! Fazla mesai saatlerimiz bile kısmen ödeniyor!

Ne beklenebilir ki bunlardan… Çalışma koşulların nasıl peki? Çalışma süreleri, izinler, nerede kalıyorsunuz, ne yiyorsunuz, ne içiyorsunuz?

Çalıştığımız yer bir yarımada. Biz de orada kalıyoruz. Yani yarımadaya dikilen prefabrik evlerde kalıyoruz. Tabii bunlar öyle dört dörtlük evler değil. Plastik, yetersiz yerler… Sosyal hiçbir aktivitemiz yok. Zaten iş sahasının içinde yaşıyoruz.

Sabah saat 08.00’de işbaşı yapıyoruz. Normalde akşam 17.00’de bitmesi gerekiyor işin. Gün içerisinde çoğu zaman yemek molası bile verilmiyor. Karnımızı ayaküstü atıştırma şeklinde doyurmaya çalışıyoruz. Kimi zaman da mesai 17.00’de bitmiyor. Bazı günler gece 19.00, 20.00 hatta gece yarısı, ertesi günün ilk saatlerine kadar uzayabiliyor çalışma.

Bu uzayan çalışma saatleri yetersiz personel çalıştırılmasından kaynaklanıyor. İşe giren yeni personelin çoğunluğu, aşırı çalıştırma nedeniyle bir süre sonra işten ayrılmak zorunda kalıyor.

“Patronun işine gelince izin var, gelmeyince yok!”

Normalde her Pazar günü izin verilmesi gerekirken çoğu zaman bu iznimizi kullanamıyoruz. Bunun yerine fırtına çıkan günlerde çalışma imkânı olmadığından dolayı, zorunlu izin yaptırarak hafta tatilini yutturmuş oluyor… Yani patronun işine gelince izin var, gelmeyince yok! Yıllık izinlerimizi de aynı şekilde kullanmak genelde çok zor oluyor.

Bizim işyerinde bir çiftlik personelleri var bir de bütün çiftliklere koşturan saha personeli var. Ortalama 40 kadar saha personeli var bizde. Ama olması gereken sayı bu değil. Her ekip 6-7 kişiden oluşur sahada. Ama personel eksikliğinden bu sayı 2-3 kişiye düşebiliyor. Yani 6-7 kişinin işini 2-3 kişi yapıyoruz.

Peki, bu ağır koşullara rağmen neden orada çalışmaya devam ediyorsun? Sen veya arkadaşların? Daha iyi bir iş bulunamaz mı?

Daha iyi bir iş bulmak birazcık kolay olsaydı zaten orada çalışmazdık. Ekonomik kriz öncesinde kısmen görece iyi işler bulabiliyorduk. İş bulma ihtimalimiz oluyordu diyelim ya da.

Deniz işleri genelde her insanın tercihi değildir. Hiçbir sosyal hayatın olmaz. Sürekli iş kazasıyla, ölümle burun buruna olursun. Ama son krizle birlikte iş bulma ihtimali çok azaldı. Çevremizde görüyoruz. İnsanlar iş başvurusunda bulunuyor ancak patronlar daha fazla işçi almaktansa elindeki işçileri daha fazla çalıştırarak kârlarını büyütmeyi tercih ediyor.

O yüzden işsiz ve aç kalmamak için “en azından bir işimiz var” diyerek burada çalışmaya devam etmek zorunda kalıyoruz.

İş güvenliğini konuşalım öyleyse biraz. İşveren güvenlik önlemleri alıyor mu?

Yılda bir veya iki sefer şirket gelip iş güvenliğinden bahsediyor ama bir uzman eliyle güvenlik eğitimi ya da pratik verilmesi söz konusu değil tabii. Can yeleğini giy, baret giy diyor. Ama çalıştığımız işte 8-10 tonluk ağırlıklar var. Baret burada bir önlem olabilir mi?

Sadece formaliteden bir iş güvenliği eğitimi var. Kâğıt üzerinde çok etraflı bir eğitim ve önlemler bütünü var. Size veriliyor ve imzalamanız istiyor. Tabii ki itiraz etme şansın yok çünkü itiraz edersen işinden oluyorsun…

“Yılların ustası adamlar, önceleri boş vakit bulamazken şimdi iş bulamıyorlar.”

Daha önce inşaat sektöründe çalıştığını söyledin. Hâlâ orada çalışan arkadaşların da vardır muhtemelen. İnşaat işçiliği için neler söylemek istersin?

İnşaat sektöründe eski canlılık yok. Artık pek fazla inşaat işi olmuyor. İnşaat işçilerinin çok büyük bir kısmı şu an işsiz durumda. Benim çalıştığım dönemde (5-6 yıl önce) işçi bulmakta zorlanıyorduk. Yılların ustası adamlar, önceleri boş vakit bulamazken şimdi iş bulamıyorlar. Çalışanların da ciddi bir kısmı ya ücretlerini almakta zorlanıyor ya da çalışma şartları çok kötü.

Seninle ekonomik krizi de konuşalım istiyoruz. Bugüne kadar mikrofon uzattığımız işçi arkadaşlar, ekonomik krizin ağırlaştığından bahsetti. AKP ve bakanları ise “geri kaldı” diyip duruyor. Kim yalan söylüyor?

Emekçiler, ekonomik krizi ağır şekilde hissediyor. Kötü etkileniyorlar. Düşük ücretler yaşamayı oldukça zorlaştırmış durumda. İşsizlik giderek artıyor. Hatta son zamanlarda bu nedenlerle intihar eden insanlarımız oldu. Gidişat iyi değil yani. Bu böyle devam ederse sonumuzu iyi göremiyorum. Hükümete değil emekçilere inanın siz.

Ama bu gidişatı değiştirmenin bir yolu var. Her şeyin bir yolu vardır. Bunun yolu da bütün işçiler, emekçiler toplanacak, örgütlenecek ve beraber mücadele edecek!

“İşçi sınıfı olarak örgütlü mücadele vermemiz gerekiyor.”

İşçilerin örgütlenmesinin önünde bazı engeller karşımıza çıkabiliyor. Kimlikler ya da mezhepler üzerinden; taşeron çalışma gibi yöntemlerle… Bu bölünmeler aşılamaz mı gerçekten?

Bu ayrışmaları aşmak gerçekten çok zor. Ama imkânsız değil! Pek çok işyerinde patronlar az sayıda işçiye biraz daha yüksek ücret vererek o işçileri bölmeye de çalışır mesela. Ama bütün işçiler, emekçiler eşit olduklarının farkına varır da birlikte hareket ederse patronlar bizi bu şekilde bölemezler. Kimliksel ayrımlar üzerinden bizi ezip sömüremezler. Tabii bunun için bütün işçilerin birleşmesine, örgütlenmesine ihtiyacımız var.

Biz işçiyiz. Üretim yapıyoruz. Emek harcıyoruz. Öte taraftaysa patronlar hiçbir şey yapmadan paraları götürüyor. Bunun farkında olmamız gerekiyor. Bunun için de işçi sınıfı olarak örgütlü mücadele vermemiz gerekiyor.

Röportajdan önce, inşaat işçisiyken Boğaziçi Üniversitesi’nde çalıştığın sırada yaşadıklarını konuştuk. Burada okurlarımıza da o deneyimi aktarmak isteriz. Neler yaşadınız?

Bundan 6 yıl kadar önce Boğaziçi Üniversitesi’nde yurt inşaatında çalışıyorduk. Ben çok küçük yaşta inşaat işçiliğine başlamıştım. Çalışmak zorunda olduğum için okulu da bırakmak zorunda kalmıştım. Boğaziçi’nden önce haklarımdan bihaber, köle gibi çalışmaya alışmıştık.

Ancak Boğaziçi Üniversitesi’nde devrimci arkadaşlarla tanıştık. Sosyalist Emekçiler Partisi üyesi öğrenci arkadaşlar, işyeri sorunlarımız üzerinden bizimle bir araya geldi. Hep birlikte mücadele etmeye karar verdik ve örgütlenmeye başladık. Ben haklarımın çoğunu, nasıl mücadele edileceğini orada öğrendim. Örgütlü mücadelenin gidişatı nasıl değiştirebileceğini öğrendim.

Kaç yaşında başladın çalışmaya?

13 yaşından beri çalışıyorum.

Emekliliği de konuşalım madem buradan. EYT’lilerin talepleri üzerine ne düşünüyorsun? Neden emeklilik bu kadar zorlaşmış durumda?

Basit şekilde ele alalım. Devletin bir kasası var. Buraya çalışan milyonlarca emekçinin ödediği vergiler, primler üzerinden sürekli para akıyor. Devlet, emekli olanlara zamanı geldiğinde hak ettiklerini geri verirse, o kasada toplanan parayı geri ödemesi anlamına gelir. Ama sen işçileri 40’ında 50’sinde değil tutup da mesela ölmeden birkaç ay önce emekli edersen, o kasadan para çıkmamış olur. Bir yandan da kasaya sürekli ödeme akmaya devam eder. Kasayı doldurursun, sonra oradan “indiregandi” yapıp yoluna bakarsın… (Gülüşüyoruz)

Bir sürü işçi gününü doldurduktan sonra çalışmaya devam etmek zorunda. Yaşa takıldıkları için emekli aylığı alamıyorlar. Ne yapacak bu insanlar? Evde sünger mi kemirecek? Mecbur berbat koşullarda, o da o yaşta iş bulabilirlerse, çalışmaya devam ediyorlar.

Günümüzdeki şartlarda 1000-1500 TL’ye geçinmek imkânsız durumda. Bu yüzden insanlar emekli olduktan sonra da çalışmak zorunda kalıyorlar aslında.

Teşekkür ediyoruz Mehmet. Son sözlerini alarak bitirelim sohbetimizi.

Ben de teşekkür ediyorum size. Bütün emekçi kardeşlerime selam ediyorum.

Kendimizi ezdirmeyelim. Gelin birlik olalım, beraber olalım. İşçi sınıfının mücadelesini büyütelim!

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı