/ Emekçiden / MİKROFON EMEKÇİLERDE – 1 | Tekstil Sektöründe Çalışma Koşulları, Ekonomik Kriz ve Örgütlü Mücadele

MİKROFON EMEKÇİLERDE – 1 | Tekstil Sektöründe Çalışma Koşulları, Ekonomik Kriz ve Örgütlü Mücadele

on 18 Kasım 2019 - 11:19 Kategori: Emekçiden
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Bundan böyle Sosyalist Gündem olarak farklı sektörlerden emekçilere mikrofon uzatarak çalışma koşullarından ekonomik krize, sendikal mücadeleden ülke gündemine pek çok konuyu ele alacağız. İlk röportajımıza kayıtlı çalışan sayısı 1 milyonun üzerinde olan ancak kayıt dışı çalışmayı da dikkate aldığımızda gerçek rakamın belki bunun iki katına yaklaştığı tekstil sektöründen başlıyoruz. İstanbul’un da en büyük sektörlerinden olan tekstilde çalışan yüz binlerce işçinin gerçeklerini, yine tekstil işçisinin ağzından dinleyeceğiz ve sizlere aktaracağız.

mikrofon

Sosyalist Gündem: Merhaba, hoş geldin. Öncelikle seni tanıyalım.    

Osman Çiçek: Benim ismim Osman. 1998’den bu yana, yani 20 seneden fazladır İstanbul’da tekstil sektöründe çalışıyorum.

Genel olarak tekstil sektöründe işçilerin çalışma koşulları, geçim şartları ne durumda?

Diğer sektörlerde olduğu gibi çalışma saatleri günde en az 10 saati buluyor. Öğle araları 1 saat olması gerekirken, çoğu yerde 45 dakika ya da yarım saatle sınırlı. Gün içerisinde 15 dakika çay molanız olabiliyor ama izdihamdan çay almayı başarabilirseniz… Daha küçük işyerlerinde çalışma saati bile belli değil. 10 kişinin altında çalışan yerlerde 12-13 saati geçen çalışma süreleri var. Hatta küçük işyerlerinde patron izin vermediği sürece paydos edemediğiniz bir düzen hüküm sürüyor.

Ücretler çok düşük. Geçinmeye yetmiyor. Kural olarak asgari ücret ya da çok az üzerinde ücret ödeniyor. Dahası, büyük bir kesim sigortasız olarak çalışıyor. Yaygın olan uygulamanın aksine tekstilde sigorta yapılmayıp ücreti artırma durumu bile söz konusu değil. Hatta fazla mesai ödemeleri pek çok işyerinde söz konusu bile olmuyor.

“YALNIZ KALMAK İŞÇİLERİN CESARETİNİ KIRIYOR”

Tekstil işçileri bu duruma ses çıkarmıyor mu?

İşçi düşük ücretlerden şikâyetçi olursa, hemen “verimsizlik” yalanını ortaya atarlar. Ama asıl sorun şu ki işçi çalışırken, haklarının ya da haksızlığa uğradığının farkında değil ya da daha doğrusu fark etse bile dile getiremiyor.

Aslında bu ses çıkaramama durumunun sebebi var. Çünkü genelde bu sorunlar yalnız başına düşünülüyor ve bu durum da işçilerin cesaretini kırıyor. Tek başına patronun karşısına çıkamıyor. Çıksa bile başına nelere gelebileceğini biliyor. Zaten düşük ücrete çalışıyor ve işten atılması durumunda karşılaşacağı ekonomik sorunları, ailesinin yaşayacağı sorunları düşününce tek başına harekete geçemiyor.

İstanbul’da nerede çalışıyorsun? Kendi işyerini, çalışma koşullarını anlatır mısın?

Sultangazi ilçesinde yaklaşık 60 işçinin çalıştığı bir gömlek üretim işyerinde çalışıyorum. İşçilerin büyük çoğunluğu göçmen. Onların durumu biraz daha vahim. Hem ayrımcılığa maruz kalıyorlar hem de kötü çalışma koşullarından daha fazla etkileniyorlar. Göçmen işçilerle ilgili birçok tartışma yaşanıyor ancak sorunu onlarda değil çalışma koşullarında ve sömürüde aramak lazım. Temel ve ortak sorunlarımıza odaklanmalıyız. Hatta onlarla birlikte bir şeyler yapmanın yolunu bulmak zorundayız.

“BİZİM TEK GÜCÜMÜZ ÖRGÜTLENMEK”

Geçtiğimiz hafta Esenyurt’ta, işten çıkartılan bir kadın tekstil işçisi, hakkını istediği için patron tarafından saldırıya uğradı. Bu olayı nasıl yorumluyorsun?

Son derece üzücü bir olay. Bir defa bu, o insanın emeğine büyük bir saygısızlıktır, büyük bir saldırıdır. Hem o insanın sırtından büyük kazançlar elde edip, düşük ücretlere çalıştırıyor. Hem de bu da yetmiyormuş gibi saldırıyor.

Aslında arkadaşımızın talep ettiği şey sadece insanca yaşayabilmekti. Çok fazla bir şey değil. Esenyurt’taki mesai arkadaşımız bu kadar basit bir talebi nedeniyle saldırıya uğradı.

Olayın yanı sıra o arkadaşımızın işyerinde destek bulamaması da üzücü bir şey. Sanırım 150 işçinin çalıştığı bir yer. Ancak bu saldırıya karşı herhangi bir hareket gelişemedi. Bu da örgütsüzlükten kaynaklanıyor. Zaten patronların elindeki en büyük koz da bu. Baktığımızda bir patronun karşısında 150 işçi hiçbir şey ifade etmiyor. İsterse bin işçi olsun! Patron işçileri karşısına birebir müsabaka gibi çıkardıkça bu mücadeleyi kazanma şansımız olmuyor.

Bizim tek gücümüz örgütlenmek. Eğer örgütlenir ve toplu bir şekilde patronların karşısına çıkarsak haklarımızı kolaylıkla alabiliriz.

Öyleyse tekstil işçilerinin örgütlü gücüne gelelim. Ne durumdasınız?

Uzun çalışma saatlerinden bahsettik. Hafta boyunca yoğun mesaide çalıştıktan sonra vücut yorgunluğunu, psikolojik baskı ve zihinsel çöküntüyü de düşünmek lazım. İşten paydos ettikten sonraya geriye ne zaman ne de enerji kalmıyor. Pek çok işçi ailesiyle vakit geçirme vakti bile bulamıyor. Dolayısıyla işçiler açısından haklarını öğrenme, bunlara sahip çıkmak için düşünme vakti bile çoğunlukla kalmıyor.

Genel olarak örgütlülük çok düşük. Ülke genelinde sendikalaşma oranı %10’u bile bulmuyor. Özellikle orta ve küçük işyerlerinde, kayıt dışı çalışılan yerlerde işçilerin hiçbir örgütlü güce sahip olmadığını görüyoruz. Bunun dışında işçilerin sorunlarına karşı mücadele edecek hiçbir örgütlü aracı da yok.

Aslında bir araya gelmeyi başarsak, bu düzenden rahatsız olan ve şikâyetini dile getirecek çokça insan var. Sadece bir araya gelip sorunlarımızı birlikte paylaşmaya ihtiyacımız var.

Bu örgütsüzlük durumunu aşmak için bir şeyler yapmak gerekiyor gibi görünüyor. Bu noktada hangi somut adımlar atılabilir?

Elimizde tek olanak var: Sokakta, sahada çalışma yürütmek. Diğer işçilere ulaşmak zorundayız.

Şu an dünyanın dört bir tarafında, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya ayaklanmalar görüyoruz. Ancak medyada bile bunları görmek zor. Hükümetler, toplumsal ayaklanmaları gizlemek için elinden geleni yapıyor.

Ama bu sorunlar hem Türkiye’nin hem de dünyanın dört bir tarafında aynı. Dolayısıyla iş başa düşüyor. Sokaklarda çalışarak, işçi arkadaşlarımıza birebir ulaşarak bu gerçekleri anlatıp sorunların üstesinden gelmek için örgütlenmek zorunda olduğumuzu vurgulamamız gerekiyor. Emek harcamadan olmaz.

“KAYBOLAN HAYATLARA MI İNANALIM YOKSA BAKANIN YALANLARINA MI?”

AKP iktidarı sürekli olarak “krizin ve kötü günlerin geri kaldığını” iddia ediyor. Hem de aylardır! Peki, tekstil işçileri ekonomik krizi nasıl hissediyor ve bu gidişatı nasıl değerlendiriyor?

En son bu konuda yeni yasa çıkarmayı düşündüklerini gördük. Ekonominin iyi olmadığını söylemeyi, ekonomik krizden bahsetmeyi suç haline getirmeyi planlıyorlarmış. Diyorlar ki “biz ne söylüyorsak ona inanacaksınız.”.

Aslında hiç de öyle değil. Son on gün içinde kaç tane insan intihar etti! Kaybolan hayatlara mı inanalım yoksa bakanın yalanlarına mı?

Hatta bu da yetmiyormuş gibi sürekli silahlara harcadıkları parayla övünüyorlar. Erdoğan da “patatesi domatesi bırakın, bir mermi kaç para biliyor musunuz” demişti.

İşçinin derdinden ancak işçi anlar. Bizim yaşadığımız ekonomik ve politik sorunları anlayacak birileri varsa ancak birlikte çalıştığımız arkadaşlarımızdır. Biz bir araya gelirsek emeğimizin karşılığını da alırız intiharların da önüne geçmiş oluruz.

Sendikalar ne durumda? Sendikalaşma rakamları hayli düşük. Bu durumu aşmak için neye ihtiyacımız var?

Kuşkusuz sınıf mücadelesinde sendikalara çok önemli roller düşüyor. Ancak sendikaların yaptıkları hatalar insanların zihninde yer alıyor. Pek çok sendika için işçinin sadece aidat ödemesi nedeniyle önemsendiğini, bunun ötesinde pek bir şey yapılmadığı biliniyor. Sendikalara karşı işçiler arasında bir güven sarsıntısı mevcut.

Bu nedenle sadece sendikalı olmak değil bu süreçte aktif ve sınıf bilinçli bir mücadele vermek gerekiyor. Sendikalarda işçilerin sözünün geçmesi için bu yaklaşım şart. Buna asla taviz vermemeliyiz.

İşçiyle sendika arasında bir mesafe olursa bu sağlıklı bir örgütlenme olmaz. Sendikalar ancak sorun çıktığında, birileri saldırıya uğradığında harekete geçebiliyorlar. Ama sorunlar yaşanmadan önce, özellikle ekonomik krizin gidişatına karşı mücadeleye girişmek gerekiyor.

Sendikal alanda çok sorun var, doğru. Ama asıl sorun sendikalı olmak değil sendikal anlayışta yatıyor. Bu yüzden yeni bir sendikal anlayışa da ihtiyacımız olduğunu söylemek gerekiyor.

Yılsonu geldi. Aralık ayı içinde 2020 yılı için geçerli olacak asgari ücret ve vergi tarifeleri belirlenecek. Bir tekstil işçisi olarak bu tartışmalara nasıl yaklaşıyorsun? İşçilerin lehine bir beklenti mümkün mü?

Erdoğan “gerekirse daha fazla vergi alırız” demişti. Bunu ne amaçla söyledi acaba? Yeni silahlar almak için mi yoksa sırada bekleyen rant avcılarını, zengin işadamlarını beslemek için mi?

Beklenti içerisinde olmak bana anlamsız geliyor. Bunlardan bir şey beklenemez! Biz örgütlenelim zira hak verilmez hak alınır. Oturup bir yerde beklemek, birilerinin intiharına göz yummak anlamına gelir. Beklemek yerine örgütlenip harekete geçmek gerekiyor.

Teşekkür ediyoruz. Senin eklemek istediklerin varsa son olarak onları alalım.

Ben de teşekkür ediyorum. Aslında daha çok şey var söylenecek. Ben bir birey olarak gördüğüm sorunları dile getirmeye çalıştım. Ancak belki bunlardan daha fazlasını yaşayan binlerce arkadaşımız var. Keşke bir araya gelip bunları birlikte anlatabilsek.

Ama ben bunun olacağına da inanıyorum. Eğer örgütlenip bilinçlenirsek neler yapabileceğimizi de öngörebiliyorum. Tekstil işçileri olarak bir araya gelip haklarımızı elde edeceğimiz günler için sabırsızlanıyorum.

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı