/ Engin Kara / Metin Feyzioğlu, Barolar ve Sınıf Mücadelesi – Av. Engin Kara

Metin Feyzioğlu, Barolar ve Sınıf Mücadelesi – Av. Engin Kara

on 5 Eylül 2019 - 20:03 Kategori: Engin Kara, Yazarlar
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Bu yazı 18 Ağustos tarihinde hukukamarksistbakis.blogspot.com adresinde yayımlandı.

Erdoğan’ın Saray’ında gerçekleştirilecek olan adli yıl açılış töreni için Yargıtay’ın barolara gönderdiği davet yazısına, İzmir Barosu’nun “biz katılmıyoruz, bize kalırsa siz de o salona gitmeyin” diye cevap vermesi üzerine hukuk camiasında bir gürültüdür devam ediyor. Şimdiye kadar (17 Ağustos akşamı) 40’tan fazla baro törene katılmayacaklarını açıkladı. Yargıtay, yaptığı açıklama ile “haksız ve ölçüsüz eleştiriler” ve “baroların feraset düzeyi” diyerek kendisini savunmaya çalıştı. Buraya kadar her şey görece normal sayılır zira herkes üç aşağı beş yukarı kendisinden bekleneni söylemiş oldu.

En çok tartışma yaratan olay ise Türkiye Barolar Birliği (TBB) adına yapılan açıklama oldu. Açıklamada, TBB’nin törene katılacağı ve başkan Metin Feyzioğlu’nun konuşma yapacağını belirtiyordu.

Feyzioğlu’nun Siyasi Meşrebi

Bir dönem Erdoğan ile kavgalı olan, aralarındaki gerilim 2014’teki bir toplantıdaki konuşması sırasında Erdoğan’ın laf atarak salonu terk etmesiyle en üst seviyeye ulaşan Feyzioğlu, son yıllarda hızlı bir Erdoğan müttefikine dönüştü. Birkaç yılda ne değişti, ne oldu?

Aslında Erdoğan cephesinde değişen fazla bir şey yok. Hatta OHAL vb. uygulamaları dikkate alınca, “hukuk devleti”, “demokrasi” gibi nosyonlar karşısında bile Erdoğan’ın bu sürede daha da fazla katlanılamaz hale geldiği ortada. Esas değişen Feyzioğlu’nun durduğu nokta oldu.

Feyzioğlu bir Kemalist. Ama sıradan bir Kemalist de değil. Dikkat çekelim, Yargıtay’ın davetine tepki gösteren baro yönetimlerinin büyük çoğunluğunu da Kemalistler oluşturuyor. Onu tek kelimeyle tanımlamak gerekirse gerçekte Feyzioğlu bir Perinçek’çi!

Haliyle Feyzioğlu da Perinçek’le beraber Erdoğan’ı “milli lider” olarak gösteren kervana katıldı. Hatta o kadar ki Erdoğan’ın rejimini adalet reformcusu olarak göstermeye başladı. Tabii ki kendisine bu tabloda rejimi ileriye sürükleyen bir misyon biçiyordu!

Hâlâ 2014’te tavan yapan sözde muhalifliğini hatırlayanlar için Feyzioğlu’nun son hamlesi de yine üzücü etkiler yarattı. Ancak ondan başka bir şey beklemeye aslında yer yoktu.

Kuvvetler Ayrılığı Efsanesi

İzmir Barosu ve devamında onlarca baronun, Yargıtay’ın davetini geri çevirmesinin altında yatan temel söylem, yargı kuvvetinin açılış töreninin, yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yapılacak olması. Böyle bir restin ortaya çıkması, elbette AKP ve Erdoğan’ın muhalif olan herkesi keskin bir şekilde karşısına almasından ve bir tek adam rejimi yaratmasından kaynaklanıyor.

Dünyaya hukuk penceresinden bakan, toplumsal ilişkilerin merkezine hukuku yerleştiren ve hatta hukuku toplumun kurucu unsurlarından varsayan hukukçu bakış açısı, haliyle muhalefetini hukuk mekanizmaları üzerine inşa ediyor. Kuvvetler ayrılığı gibi.

Burjuva düzenin sınırları içerisinde, kuvvetler ayrılığı ehven-i şerdir elbette. Sadece Erdoğan da değil, dünyadaki pek çok tek adama karşı çıkmak, sosyalistler için de önem taşıyor. Neticede, 16 Nisan 2017’deki referandumda “hayır” diyerek, Erdoğan’ın bütün yetkileri elinde toplama çabasına karşı parlamenter demokrasiyi ve kuvvetler ayrılığını tercih etmiştik.

Ama neticede bir burjuva devlette yaşıyoruz. En iyi koşullar oluşsa bile, egemen sınıf olan burjuvazinin iktidarı… Dolayısıyla en demokratik cumhuriyet, en iyi kuvvetler ayrılığı bile sermaye sahiplerinin egemen konumuna dayanıyor. Milyonlarca emekçi için pek de demokrasi anlamına gelmiyor. Bugün en demokratik bilinen ülkelerde bile kitlelerin radikal taleplerinin devlet tarafından nasıl cevaplandığına bakmak yeterli, mesela Fransa’da Sarı Yelekliler.

Sadece emekçilerin sömürü koşulları ve kelimenin dar anlamıyla maddi çıkarları açısından değil, özgürlükler ve toplumsal eşitlik mücadelesi açısından da kuvvetler ayrılığı, parlamenter demokrasi gibi kurumların sihirli değnekler olmadığını ekleyelim.

Bu şartlarda, kuvvetler ayrılığı kendi başına çok ileri anlamlar taşımıyor. Tekrarlayalım, tek adam rejimine karşı, burjuva devlet var oldukça kuvvetler ayrılığını ve parlamenter rejimi tercih ederiz. Ancak bütün muhalefetiniz buraya sıkışırsa, pek bir yol alma olanağı yoktur.

Avukatların Sınıfsal Konumu

Peki, bütün muhalefetini burjuva demokratik hukuk anlayışı üzerine kurmak ne anlama geliyor? Aslında avukatlık mesleğinin sınıfsal niteliğine dair süregiden değişimleri ele almadan bu soruyu tam olarak cevaplayamayız. Uzunca bir dönem orta sınıf niteliğini koruyan, üyelerine ayrıcalıklı bir toplumsal konum sağlayan avukatlık mesleği, günümüzde giderek sınıfsal farklılıklar arz eden bir niteliğe kavuşuyor.

Bir yanda kendi bürosunun sahibi “orta sınıf – küçük burjuva avukatlar”, bir yanda maddi olarak büro açma olanağı olmayan “işçi-proleter avukatlar”, öte yanda onlarca avukatı yanında ücretli işçi olarak çalıştıran “burjuva avukatlar” var artık. Orta sınıf, yani büro sahibi avukatların -özellikle gençlerin- gün geçtikçe bürolarını kapatarak emekçi sınıfların arasına katılmak zorunda kaldığını da ekleyelim.

Baroların yönetimleri, genel olarak avukatlığın geleneksel orta sınıf konumunu temsil ediyor. Yöneticilerin büyük çoğunluğunun bu konumdan gelmesinin ötesinde, mesleğin klasik tanımına içkin kendisine yakıştırdığı orta sınıf konum, pek çok avukatın hukuksal bakış açısının temel motivasyonunu oluşturuyor. Hatta ücretli işçi olarak çalışan avukatların “işçi” olarak tanımlanması bile mesleki açıdan uygun görülmüyor, “bağlı çalışan avukatlar” adı altında sınıfsal konumlarını gizleyen ifadeler tercih ediliyor.

Hukukçuluğa sıkışan dar bakış açıları da bu sınıfsal konumlarından ileri geliyor.

Baroların Radikalizmi

Bu durumda baroların tepkiselliği aslında küçük burjuva-orta sınıf radikalizmini temsil ediyor. Küçük burjuvazinin yok olmaya yüz tutmuş demokratik radikalizmi… Erdoğan’ın yarattığı toplumsal dengeler, bütün muhaliflerini ayakta kalmak istiyorlarsa daha keskin bir şekilde muhalefet etmeye sürükledikçe, olağan dönemlerde silik görüntülerine alıştığımız kesimlerden daha sert çıkışların gelmesi mümkün oluyor.

Erdoğan’ın rejimine payanda olan Metin Feyzioğlu ve dümenindeki Barolar Birliği ise aldığı konum itibariyle avukatların burjuvalaşan-şirketleşen dar kesiminin de dâhil olduğu egemen sınıfın çıkarlarının temsilcisine dönüşmüş durumda. Örneğin yakın zamanda ballandıra ballandıra ortaya attığı yeşil pasaport gibi kampanyalar, avukat camiasının üst-orta ve üst kesimlerine hitap ediyor. Ya da işsizlik fonunu, arabuluculuk işini finanse etmek üzere kullanalım önerisini hatırlayalım. Her koşulda, Türkiye burjuva düzeninin olduğu gibi devam etmesi yolunda rejime büyük bir destek oluyor.

Bu açıdan aynı meslek grubuna dâhil olan farklı sınıfsal kesimler arasında bir gerilim ortaya çıktığını da görüyoruz. Kendisini sınıfsal olarak değil de mesleki olarak konumlamaya alışkın olan avukat camiası için hayırlı bir gelişme.

Hangi Taraftayız?

Erdoğan diktası hüküm sürerken baroların tek adam rejimine isyan etmesi, toplumun geniş kesimlerinin diktanın biçtiği gömleğe sığmadığını gösteriyor.

Bu durumda orta sınıfın, burjuva rejimin sıradan olmayan bir otoriterleşmesine karşı çıkması, bizim açımızdan gereksiz değil. Ama yetersiz.

Birincisi, ülkenin kabaca dörtte üçüne denk gelen emekçi yığınlar için somut hiçbir çıkış yolu önermiyor. Bugün kuvvetler ayrılığı tastamam yeniden tesis edilse bile, milyonlarca emekçinin sömürü ve ezilme koşullarında bir değişiklik yaşanmayacak.

İkincisi, geleneksel orta sınıfın kapitalist gelişme karşısında ayakta tutunmaya çabası açısından da baroların isyanı yetersiz. Zira kapitalist gelişme, bu sınıfın dar bir kesimini üst sınıflara, geniş kesimlerini ise alt sınıflara yaklaştırıyor. Buna karşı direnişin gidebileceği iki yön olabilir. Ya geriye, eski konumlarını tekrar kazanmaya uğraşacaklar ki bu muhafazakâr bir direniş anlamına gelir. Ya da kapitalist mülkiyet anlayışını aşarak sınıfsız bir toplum mücadelesine katılacaklar ki bu da hukuksal bakış açısının dar ufuklarından sıyrılmayı gerektirir.

Üçüncüsü ve emekçi sınıflar açısından önemli olana gelince. Orta sınıfların rejimin saldırılarına karşı ses çıkarıyor olması önemli. Emekçi sınıfın mücadelesi açısından yabana atılmamalı. Ancak bu sesi, gerçek dönüştürücü güce sahip olan emekçi sınıfların mücadelesinin arkasına almadan, bu tepkiler işe yarar sonuçlar almaktan uzak olacak.

Sonuç Olarak

Özetlemek gerekirse;

– Bir yanda egemen sınıfın bir aparatına dönüşen TBB yönetimi ve Metin Feyzioğlu var. Erdoğan’la birlikte emek ve özgürlük düşmanlığı yapıyor. Feyzioğlu, Erdoğan’la birlikte “halkın coşkun akan seli”nde boğulmayı hak ediyor.

– Diğer yanda -İzmir ve Ankara Barolarının öncülüğünde- orta sınıf radikalizmine yönelen baro yönetimleri var. Tek adam rejimine karşı çıkışları desteklenmeli ancak onları anti-kapitalist ve -muhafazakârlığa sıkışmaması için- devrimci bir mücadeleye yönelmeden bu gidişattan kurtuluşun olmadığına ikna etmek gerekiyor.

– Öte yanda ise barolarda bile sorunları yeterince ele alınmayan ve emekçi sınıfların arasına dâhil olan işçi, emekçi avukatlar var. Her geçen gün sayıları ve meslek içerisindeki oranları artan emekçi avukatlar, barolardaki radikalizmi emekçi sınıfların mücadelesiyle bağdaştırabilecek en güçlü kesim. Ama kendi sınıfsal konumlarının ve çıkarlarının farkına varmak ve tek adam rejimine karşı mücadelenin en önüne atılmak zorundalar.

– Nihayet sosyalist sol. Sadece avukatları konuşmayalım. Muhalefet, siyasi programlarla yapılır. Farklı kesimlerden tek adam rejimine yönelen tepkilerinin Kemalist vurgulara ve burjuva parlamenter ufuklara sıkışmaması için, ortaya gerçek bir devrimci sosyalist mücadele çıkartmak zorundayız. Ve Erdoğan rejimine muhalif olan en geniş kesimleri, sosyalist emekçi bir mücadele programının arkasında birleştirmeliyiz.

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı