/ Dünyadan / Lübnan’ı Anlamadan Ortadoğu’yu Anlayabilir miyiz? – Mehmet Can

Lübnan’ı Anlamadan Ortadoğu’yu Anlayabilir miyiz? – Mehmet Can

on 24 Ekim 2019 - 06:56 Kategori: Dünyadan
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

lübnan protesto ile ilgili görsel sonucu

Düşünsenize bir ülkede yaşıyorsunuz ve Hristiyan toplumunun envai çeşidi var (Ortodoks, Katolik, Protestan vs). Müslüman toplumunun envai çeşidi var (Alevi, Şii, Sünni vs).

Bir taraftan İsrail gelmiş, Beyrut’a girmiş; öte taraftan Suriye gelmiş, Lübnan’a girmiş, diğer taraftan ise ABD donanması kıyıdan bindirme yapıyor. Hem çok farklı, hem çok karışık bir durum. Evet bu ülke Lübnan. Bir dönem Ortadoğu’nun küçük Paris’i olarak geçen Beyrut, şimdi her ne kadar iç savaş durulsa da harabeler içinde bir kent. Cadde cadde, mahalle mahalle, sokak sokak gerilla örgütlerinin yerlerinin ve alanlarının olduğu, kimin dost kimin düşman belli olmadığı bir yer Lübnan. Dünyadaki birçok gerilla örgütünün talim yaptığı, siyasi eğitim aldığı, kısacası doktrinlerini geliştirdikleri bir yer. Lübnan’da yıllarca süren iç savaş ve bu iç savaşın ortaya çıkardığı siyasi boşluk, dünyadaki gerilla hareketlerinin ilk provalarını Beka Vadisi’nde, Lübnan’da yapmalarına neden olmuştur. Dolayısıyla Lübnan, bu demografik ve farklı yapısı nedeniyle Ortadoğu ve dünya siyasetini de etkiliyor.

Örneğin Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) , İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA), ETA, ASALA, Taşnaklar, Hınçaklar, sol örgütler, PKK gibi burada bir dönem faaliyet yürüten örgütler dünyanın dört bir yanına dağılmış ve gittikleri ülkelerin siyasetlerini büyük oranda etkilemişlerdir. Yani Lübnan’a bakarken, işte Ayrıca Lübnan, siyasi örgütlerin yanı sıra dünyadaki istihbarat örgütlerinin ve ajanlarının da cirit attığı bir yer. Lübnan’ın bu duruma gelmesinin en büyük nedeni, demografik yapısının süreç içerisinde büyük değişiklikler yaşamasıdır. 1948’de İsrail’in Ortadoğu’daki işgali, yani Filistin topraklarına dönük işgali gerek Ortadoğu’nun demografik yapısını gerekse Ortadoğu’daki siyasi güç dengelerini büyük oranda değiştirmiştir.

İsrail’in bu işgalinden sonra Filistinlilerin bir kısmı Ürdün’e, kimisi Suriye’ye, esas yoğunluk ise Lübnan’a doğru göçe zorlandı. Fakat daha sonra Ürdün 1948 işgaliyle ülkelerine yerleşen Filistinlileri aldığı bir kararla 1970-80 arası sınırdışı etmeye başladı. Ürdün’deki Filistinlilerin büyük kısmı Lübnan’a yerleşti. Daha önce Hristiyan Maronilerin yoğun olarak yaşadığı Lübnan’da, Müslüman nüfus da bu göçler nedeniyle Hristiyan kesim ile eşitlenerek bir nevi dengelendi. Lübnan’da siyasi istikrar, yaşanan bu yer değiştirmeler ve nüfus hareketleri nedeniyle halen sağlanamıyor. İç savaşın bu kadar uzun sürmesinin nedeni de bu oldu.

1970’lerde başlayarak 1980’lerde tamamen bir iç savaşa sürüklenen Lübnan’da ancak 1990’lar ile beraber bir barış ortamı kurulabildi. Ancak bu barış ortamı Lübnan siyasetinde köşebaşlarının onlarca yıl birbiriyle kanlı bir savaş yürüten kimlikler tarafından paylaşılmasıyla, hassas bir denge üzerinde kurulabildi.

Bugün için bile bu durum Lübnan’da geçerli. Etnik gruplar ve mezhepler üzerinden büyük güçler kendi siyasetlerini şekillendiriyor. Lübnan’ın demografik yapısı nedeniyle kendi iç dinamikleri her zaman bir iç savaş çıkaracak durumda zaten. Yeni bir iç çatışma senaryosuna zemin belki de dünyanın hiçbir yerinde Lübnan’da olduğundan daha müsait değil. 14 Eylül 1982’de ülkenin Hristiyan Cumhurbaşkanı Beşir Cemayel öldürülünce, 16 Eylül’de Hristiyan Maruniler İsrail’in de yol vermesiyle Sabra Şatilla Kampı’nı basarak katliam yaptılar. Bu kamp Filistinlilerin kaldığı bir kamp, 1990’lara kadar süren iç savaşı tetikleyen de bu olay, yani Beşir Cemayel’in öldürülmesi ve daha sonra Hizbullah’la İsrail’in karşılıklı misillemeleri.

Ayrıca Marunilerle Hizbullah arasında bu olaydan sonra ipler tamamen koptu. Etnik ve mezhepsel savaşlar daha da arttı. Bu dönemden sonra Lübnan, Suriye ve İsrail askerlerinin sürekli gir-çık yaptıkları bir savaş alanı hâline geldi. Suriye, Lübnan’daki Filistinlileri bahane ederek, “haklarını savunuyorum” diye Lübnan’a girerken, İsrail ise “Hristiyan Maronilerin haklarını savunuyorum” diye Lübnan’a müdahalelerde bulundu. Kısacası Ortadoğu’daki güçlerin birbirlerini tarttıkları bir deneme tahtası oldu Lübnan.

Bugün ise iç dinamiklerde asıl belirleyici olan güçler Hristiyan Maruniler ile Güney Lübnan’da bulunan Hizbullah’tır. Yıllarca süren iç savaşta bu iki güç birbirlerine karşı amansız bir savaş verdi.

Fakat 1990’lar ile beraber Lübnan’a sınırlı da olsa bir barış ortamının egemen olmasından sonra, diğer ufak etnisiteler ve mezhepler de önemli bir konuma gelmeye başladı. Çünkü barıştan kaynaklı olarak seçimler yapılmaya başlandı. Dikkat edilirse Lübnan’da yapılan seçimler hep kafa kafaya gidiyor. Seçim sonuçları birbirine çok yakın çıkıyor. Dolayısıyla bu küçük grupların, yani Ermenilerin, Dürzilerin vs. yapacağı seçim bir nevi Lübnan’da başbakanın seçilmesine neden oluyor. 1990’ların başıyla 2000’lere kadar Lübnan’da sular durulmuşken, 2000’lerin başında Lübnan yönetimi Hizbullah’a bir çağrı yaparak “silahlarınızı bırakın ve gelip Lübnan ordusuna katılın” dedi. Fakat Hizbullah bu çağrıya uymadı.
Bu çağrıya uymamasından kaynaklı olarak 2006’da İsrail, Lübnan ordusunun da desteğini alarak, Hizbullah’ın kontrolü altındaki Güney Lübnan’a girdi. Hizbullah gerillaları 1400’e yakın bir kayıp verirken, İsrail 200’e yakın bir kayıp verdi. İsrail’in Hizbullah’ın kontrolü altındaki Güney Lübnan’a girmesinin bir başka nedeni de eski Lübnan başbakanlarından Refik Hariri’nin öldürülmesi olayıdır. İsrail bu olaydan Hizbullah’ı sorumlu tuttu. Bu savaşın kazananı olmadı; çünkü Hizbullah, Ortadoğu’nun en deneyimli gerilla örgütlerinden biri; bir de Hizbullah’ın Ortadoğu’daki müttefikleri güçlü, yani İran ve Suriye. İsrail Güney Lübnan’a girmeden Fransız kaynakları, Fransız istihbaratı İsrail’e şu uyarıyı yaptı: “Girdiğiniz yere dikkat edin, yerin altında insanlar var!”. Çünkü Hizbullah gerillaları, Lübnan’da yerin altını da bir şehir gibi kullanabiliyor. Güney Lübnan, İsrail’in bu işgalinden sonra savaşı kazandığını söyledi; İsrail ordusundan sayıca fazla bir kayıp vermesine rağmen. Fakat mesele insan kaybından ziyade İsrail gibi Ortadoğu’da Batı’nın da desteğini arkasına almış saldırgan bir güce karşı ölümcül bir savaştan psikolojik olarak güçlenerek çıkabilmek ve bunun prestijini kullanabilmekti. Lübnanlılar aslında şunu demek istiyor: “Biz ilk defa Lübnanlılar olarak kendi ülkemizi savunabildik.”. Bu savaşın kazananı olmasa da, Hizbullah savaşı kaybetmeyerek, savaştan prestij kazanarak çıktı. Zaten konjonktür de Hizbullah’ın lehine dönmeye başladı. Dikkat edilirse savaş sınrasında 1967 sınırlarından bahsedilmeye başlandı. İsrail ise moral üstünlüğünü tekrar ele geçirebilmek için Gazze’yi vurarak misillemeye yapmaya başladı. Yani konjonktürü tekrardan kendi lehine çevirmek istedi Gazze’ye yaptığı bu operasyon ile.
Lübnan’ı özel kılan diğer bir şey de çok kanlı bir iç savaştan sonra Lübnan’daki halkların tekrardan bir araya gelmeyi başarması… Son eylemlerde de görüldüğü üzere artık halklar bir avuç savaş ağasının, zengin kapitalist ailenin işine gelen kimlik savaşlarından bıktı ve işsizlik, yoksulluk gibi daha fazla canlarını yakan sorunlara hep birlikte tepki koymaya başladı. Eğer Lübnan’da çözüm olacaksa, Lübnan rahat bırakılmalıdır. Gerek İsrail’in, gerek Suriye’nin gerek ise ABD ve İran’ın Lübnan’ı kendi hâline bırakması gerekmektedir. Etnik ve dini kimlikleri kendi vekalet savaşlarının birer aracı haline getiren emperyalist güçlerin halkları birbirine kırdırmasına karşı mücadele verilmelidir.
Lübnan aslında çoğulcu ve farklı yapısı nedeniyle Ortadoğu’da sınıf temelli, enternasyonal bir değişimin de ateşleyicisi olabilir. Çünkü politik hava buna müsait. Sosyalist temelli devrimci bir çıkış Ortadoğu’daki ezilen halklar için de bir model olabilir ve halklar arasındaki gerçek barışı sağlayabilir. Lübnan halkının kurtuluşu, emekçi sınıfların toplumsal kurtuluşunda yatmaktadır. Toplumsal kurtuluşun adresi ise sosyal bir devrimdedir, yani sosyalizmdedir.
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı