/ Derya Koca / Krize Hazır mıyız?- Derya Koca

Krize Hazır mıyız?- Derya Koca

on 29 Ağustos 2018 - 18:40 Kategori: Derya Koca, Yazarlar

Türkiye yakın geleceği kriz içinde geçirecek ve bir önceki krizler gibi birkaç yılda hızlı bir toparlanmanın mümkün olmayacağını da işin uzmanları hali hazırda ifade ediyor.  Neoliberalizmin 2008 krizinin ardından ABD’de ekonominin toparlanma eğilimine girmesi,  merkez ülkelerden çevre ülkelere kaçan parayı yeniden geri çekmeye başlaması üzerine Arjantin,  Hindistan ve Türkiye, kendi kulvarındaki ülkelerden açık ara daha derin bir krize sürükleniyor.

Erdoğan rejiminin siyasi ve iktisadi tercihleri bir çarpan etkisi yaratarak krizin daha derinden etkilenmesine neden oluyor. Ellerinden bir şey gelmez! Hem çok zengin yaşamak ve ihaleler kralı olup çevrelerini doyurmak hem de bu kriz ortamında seçim üstüne seçim kazanmak istiyorlar. Hem de açık ara yoksullardan oy alarak. İşte biz buna burjuva iktidar diyoruz.  Tarihleri, karakterleri, çıkarları bu.

AKP oligarklarının zenginleşmesinin, mega projelere akıtılan paranın, ekonomi dönsün diye bu döngünün emekçilerin yoksullaşması pahasına devam ettirilmesinin bir bedeli elbette olacak! Ve o bedel el altından, gözlerden ırak bir şekilde, emekçilere ödetilmeye başladı bile.

Kriz de ne!

Yerel seçim öncesi kuyruk ne kadar dikmiş gibi gösterilirse o kadar iyi. Dış mihrak arayışları devam ediyor. Bu kriz mutlaka birilerine ihale edilmeli. Bu sefer antik devlet Bizans’tan modern haydut ABD’ye kadar geniş bir yelpaze var. Bu yelpazenin çeşitlenip renkleneceği aşikâr. Dile kolay Türk Lirası dolar karşısında yılbaşından bu yana yüzde 82 değer kaybetti. Borçlar ödense dolar katlanacak, ödenmezse ayrı dert. Cari açık, ekonomik durgunluk…  Bu kadar çuvallamayı olsa olsa koskoca imparatorluğu batırmış Bizans yapar.

Kriz nasıl yönetilecek? Herkes bu soruyu soruyor. Krizin sermaye lehine yönetileceği açık. Emekçilerin zor günler geçireceği günler aşikar. Ancak yine de hangi araçla? Kriz, neoliberalizmin krizinin bir devamı olması itibariyle krizin nedenlerine dair bir çözüm bekler. Yani kapitalizmin neoliberal formu kendisi sorunun kaynağı. Krize neden olan politikalardan başka bir politika ortaya konamıyor. Bu, sadece Türkiye’de değil, dünyada böyle. Korumacılığın neoliberalizmle harmanlandığı “neo-keynesçilik” denebilecek sağ politikalar ABD başta olmak üzere gündeme geliyor. Ancak bu bile bir güç işi.  Düzen, krizi aşmak için yeni araçlar üretmiyor çünkü onları emekçilere saldırmanın en azgınca aynı zamanda da sermaye için en acımasız birikim modeli olan neoliberalizmden vazgeçirecek bir birikim modeline zorlayacak bir sınıf mücadelesi yok. Egemenlerin politikaları sınıf mücadelesi rüzgarlarından etkilenir. Yeni modelin ne derece emekçilerin haklarını kapsayacağı ne derece sermayenin sonsuz kar arzusuna dayanacağı (tıpkı sarkacın iki zıt noktası gibi) sınıf mücadelesince belirlenir.  Türkiye’de de bu krizin neticesi verilecek mücadeleye bağlı olacak. 

AKP Ekonomiyi Batırdı

Türk-İş’in yayınladığı rapora göre, yoksulluk sınırı geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre 1000 TL artış göstererek 5 bin 900 lira oldu. Mutfak enflasyonunda on iki aylık artış yüzde 20,45. 2004’ten bu yana görülen en yüksek oran. Dört kişilik ailenin açlık sınırı 1.812 TL, yoksulluk sınırı 5.904 TL oldu. Emekçilerin fiilen devalüe edilen paradan, hayat pahalılığından doğrudan etkilenmediğini söyleyecek birileri hala varsa bu zatları dinlemeyin. Mutfağa giren, cebe giren gittikçe küçülüyor. Zaten halk bu gerçekleri de gayet iyi biliyor. 

Sözün özü şu: AKP ekonomiyi batırdı. Kriz kapıda ve artık yaşam daha da zor. Üstelik henüz kısmi olarak gerçekleşen işten atmalar yaygın ve bir dalga halinde gerçekleşmemişken gerçek işsizlik rakamı %16.

Erdoğan “Kendimizi IMF kapılarında göstermeylim” politikasıyla işe girişti, yerel seçime kadar gemiyi yüzdürmek istiyor. Şimdilik komplo teorileriyle ve dolar bozdurma kampanyalarıyla da ahali heyecandan heyecana koşuyor ama Erdoğan aynı heyecanı paylaşmıyor olsa gerek. Son kararname bunu gösteriyor.

Kasa Erdoğan’ın Elinin Altında

 Kriz tedbirleri için kamu ekonomisi adına bilinen tüm sınırlar, engel olarak görülen tüm hukuki çerçeveyi ortadan kaldıracak bir kararname çıkarıldı. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile tüm kamu hesapları bir havuzda toplandı. Yerel yönetimlerden merkezi idareye, bakanlıklardan kamu fonlarına. Her şey Hazine’de artık. Yani Erdoğan’ın elinde. Tek adamlık rejimi imdada yetişti. Nasıl isterse öyle harcayacak. Kararnameye göre de Sayıştay denetimi yok. Taze “müjdelenen” yeni bir saray, Kanal İstanbul, daha yapım aşamasında bile zarardan zarara koşan ve döviz üzerinden teminatlandırılan İstanbul Metrosu, üçüncü havalimanı, şehir hastaneleri inşaatları… Örnekler çoğaltılabilir. Halkın paralarını bu israf projelerine akıtacaklarına kimsenin şüphesi olmasın. 

Kriz Saldırıları Gündeme Getirecek

Emekçiler kriz yaklaşırken ülke ekonomisinin rezilliğine rağmen en temel haklara saldırıların da kapıda olduğunu akıldan çıkarmamalı. Erdoğan belki henüz IMF’ye gitmedi ama AB’nin ortakları aracılığıyla farklı yolların ve kredi olanaklarının denenebileceği konuşulmaya başlandı. Peki, bu anlaşmaların sonucu ne olacak? Bazı önkoşullar. Nasıl önkoşullar? Emekçilerin haklarının “bütçe” üzerindeki “ağırlığı” gündem edilecek. Defalarca kez patronların “kârlı” bulmadığı için kaldırılması gündeme gelen kıdem tazminatı mesela yeniden saldırının konusu olabilecek. Ya da on yıllarca borç ödemeye mahkum edileceğiz. Yunanistan örneğine bakalım.Neredeyse 50 yıl boyunca borç ödemeye mahkum edildi. Emekçilerin maaşları neredeyse yarı yarıya eritildi. Kamusal varlıklar satıldı. Kamu harcamaları kuşa döndü ki bunun en acı tecrübelerinden biri de orman yangınlarında (bütçesi kesilen) itfaiye teşkilatının acizliği ile gördük. Yine Yunanistan örneğinde emekçilerin kriz boyunca sokaklarda olmasının da anlamı büyüktü.

Emekçilerin direniş noktaları oluşturması, mücadele gündemleri belirlemesi, sendikaların ve sosyalistlerin aktif örgütlemesi ile krizin sonuçları üzerinde etki sahibi olması zorunlu. Yoksa, beş on yıl sonra ekonominin görünümünün pozitife dönmesi kısa vadede emekçilerin yaşamları üzerinde iyileşme anlamına gelmeyecek. 

Peki, emekçilerin talepleri için direnç odakları ne olabilir? Somut talepler etrafında verilecek mücadele kampanyaları. Bugünlerde yeniden gündeme gelen işsizlik fonunun yağmalanması örneğin. İşçilerin en fazla 10 ay faydalanabildiği işsizlik fonu, patronlara teşvik, GAP’a, duble yola, saray inşaatına derken haydutça paramparça edildi. İşsizliğin giderek artacağı yakın gelecek için işsizlik fonunun işçi sınıfının çıkarına kullanılması ve sermayenin elinin altından çekilmesi ciddi bir mücadele konusu. Kaldı ki 2002’den bu yana biriken milyonlarca TL’nin “kurtarma paketleri” diye patronlara dağıtılacağı günlerin hesabını yaptıklarına hiç şüphe yok.  Bir başka gündem ise enflasyonla eriyen maaşların güncellenmesi.  Asgari ücretin vergiden muafiyeti. İşten atmaların yasaklanması…. Yeter ki mücadele edilsin. İşçi sınıfının taleplerinin aciliyeti ortada. Erdoğan rejiminin devletin bütün imkanlarını sermaye lehine seferber edeceği bir iklimde emekçilerin savunmasız kalması durumunda emekçilerin yoksullaşmasının önünde de bir engel olmayacak. 

İşçi Sınıfı Engelleyebilir

Ekonomi iyiyken kârı cebe indirmeyi bilenler başları sıkışınca zararı emekçilere kesecekler. Kapitalizmin kuralı bu ancak bu kuralların yeniden yazılmasını belirleyen bir güç var: Sınıf mücadelesi. İşçi sınıfı bu yağmayı durdurabilir. İşsizlerin, yoksulların, AKP’ye oy veren yoksul emekçinin ellerinin birleşmesi gerekiyor. Bu somut gündemler bu elleri birleştirir. Sınıf reflekslerinin açığa çıkması kriz dönemlerinde daha kolay olacaktır. Bu, sadece yağmanın değil, yağmanın faillerinin de bir hesaba tâbi tutulacağı ciddi bir mücadele döneminin kapısını aralayabilir. Sosyalistler bu döneme hazırlıklı olmak zorunda.

 

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı