/ Gündem / Kapitalizm ve Fast-Food Sektörü – Denizhan Eren

Kapitalizm ve Fast-Food Sektörü – Denizhan Eren

on 17 Kasım 2019 - 11:42 Kategori: Gündem
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Neoliberal ekonomik sistemle birlikte kapitalizmde hayatın hızı oldukça artmış durumda. ABD’de yapılan araştırmalar insanların haftada ortalama 5,9 kere akşam yemeğini dışarıda yediğini ortaya koyuyor. Elbette böyle bir talebe karşılık kapitalizmde gerekeni yapıyor. Bu talebi karşılayan ağırlıklı olarak fast food sektörü oluyor. Türkiye’de 2017 Mayıs ayında ev dışı tüketim harcamalarının yarısından fazlasını restoran ve fast-food mekanlarının gerçekleştirdiğini anlatan ETÜDER Başkanı Melih Şahinöz’e göre yapılan araştırmada tüketimin yüzde 27’si restoran, yüzde 30’u fast-food, yüzde 14’ü otel, yüzde 7’si kafe, yüzde 2’si eğlence, yüzde 7’si pastane, yüzde 4’ü eğitim kurumu, yüzde 4 büfe ve yüzde 4 catering mekanlarında gerçekleştiriliyor (burada fast food restoranları dışındaki yerlerin de fast-food içerdiğini unutmayalım).

Döner, lahmacun ve çiğ köfte gibi yerli fast-food seçenekleri Türkiye’de yaygın olsa da yabancı fast-food zincirlerinin de büyük oranda tercih edildiğini görüyoruz. Mediabrands Insights’ın  Türkiye’nin fast food tercihlerini ve alışkanlıklarını incelendiği araştırmasında,  tüketicilerin en çok tercih ettiği markanın % 46’yla Burger King olduğunu, bu markayı % 43 ile Domino’s, % 36 ile McDonald’s, % 25 ile de KFC’nin takip ettiğini gösteriyor. Fast food sektörünün gücü, bu ilgiden dolayı Türkiye’de gün geçtikçe artıyor. Bahsettiğimiz bu yabancı zincirlerinin çoğu emek düşmanlığıyla, hijyenik olmayan ve sağlıksız yemekleri ile biliniyor. Buna rağmen bu zincirlerin Türkiye’de yayılabilmesinde ve diğer alternatiflere göre tercih eldilmesinin arkasında belli nedenler var. Fiyatların nispeten daha düşük olması, fast food restoranlarında yiyeceklerin tüketiciye en hızlı şekilde sunulması, yiyeceklerin paketlenebilir ve elle yemeye uygun, diğer yiyeceklere göre daha uzun süre dayanıklılığını koruması gibi nedenler sıralayabiliriz.

Fakat tersinden bakıldığında fast food sektörü hem insan sağlığını tehdit eden ciddi bir etken haline gelmesi hem de insan emeğinin sömürüsünü en vahşi biçimde gerçekleştirmesiyle ayrıca ele alınmayı gerektiren bir olgu haline geliyor.

Fast Food Sektörü ve Emperyalizm

Fast food sektörü ilk atılım yaptığı 50’li yıllardan bu yana tüm dünyaya hızla yayıldı. Aşağıda vereceğimiz istatistik fast food zincirlerinin piyasadaki gücü hakkında bize bir fikir sağlayabilir. Bu rakamlar belli fast food zincirlerinin dünyadaki toplam sayısını göstermektedir.

# Marka Şube Sayısı
1 Subway 44,852
2 McDonald’s 36,525
3 Starbucks 23,768
4 KFC 19,420
5 Burger King 15,000+
6 Pizza Hut 13,728
7 Dunkin’ Donuts 11,300
8 Domino’s Pizza 10,988
9 Baskin-Robbins 7300
10 Hunt Brothers Pizza 7300
11 Taco Bell 6500
12 Wendy’s 6490
13 Hardee’s 5,812
14 Orange Julius 5700
15 Dairy Queen 4800
16 Little Caesars 4800
17 Papa John’s Pizza 4700+
18 Tim Hortons 4590
19 CNHLS 4000
20 Sonic Drive-In 3526

Kaynak: https://www.worldatlas.com/articles/the-world-s-largest-fast-food-restaurant-chains.html

Bu yaygınlığıyla birlikte fast food sektörü dünyanın farklı noktalarına sermaye ihracının önemli ayaklarından biri haline gelmiştir. Burger King, Dominos Pizza gibi yerler için hayvansal ve bitkisel gıda üretimlerinin ucuz olduğu, çalıştırabileceği ve sömürebileceği ucuz emek gücüne sahip, ekonomisi gelişmekte olan ülkeler cazip gelir. Bu yüzden kapitalizm Türkiye gibi elini dünyada uzatabileceği her yere uzatıp yerel halkları sömürmeye girişiyor. The New York Times’ın köşe yazarı Thomas Friedman’ın Türkiye için de söylediği “McDonalds’ı olan ülkeler birbiriyle savaşmaz.” tezi , bir ülkede McDonald’s bulunmasının, o ülkenin komşusuyla savaşa girerek rahatını bozmak istemeyeceği düzeyde bir ekonomik olgunluğa ve tüketici konforuna eriştiği iddiasına, McDonald’s sahibi ülke sayısı arttıkça dünyanın giderek daha güvenli bir gezegen haline geldiği yorumuna dayanıyordu. Fast-food restoranlarına sahip olmayan ülkelerin diktatörlerce yönetildiği, refah düzeyi yüksek olmayan yerler olup oralara refah getireleceği iddia edilerek, emperyalist işgaller meşrulaştırılıyordu; tıpkı Amerikan müdahelesinden önce Irak’ta, Vietnamda, Küba’da, Şam’da McDonalds olmaması gibi. Bu tezin ABD kuvvetleri öncülüğündeki NATO’nun Yugoslavya’da çoğunluğu Müslüman sivil Boşnak olmak üzere 200 bin kişinin öldüğü, 50 bin kadının tecavüze uğradığı, birçok tarihi eserin yerle bir edildiği, 2 milyon insanın mülteci durumuna düştüğü savaşta çürümesinin dışında, fast- food zincirine sahip birçok ülkede ortalama gelir düzeyinin ekonomik ve siyasi istikrarı güvence altına alamayacak kadar düşük olduğunu görüyoruz.

Özellikle Mcdonalds, Burger King gibi yabancı fast food sektörleri gıda sektöründe kapitalizmin en çirkin yüzünü temsil etmektedir. İnsanlara reklamlarıyla gülen yüzünü gösteren bu zincirler emekçiler için köleliği temsil eder. Bu şirketlerin defolarına baktığınızda bulamayacağınız çok az şey vardır.  Emek düşmanlığı bunların başında gelir. Özellikle Mcdonalds, Burger King gibi yabancı fast food firmaları gıda sektöründe kapitalizmin en çirkin yüzünü temsil etmektedir.

Fast-Food Restoranlarında Emek Sömürüsü

McDonalds’da uygulanan fordist üretim, işçi sömürüsünün şjddetlendirilebilmesine de olanak sağlamaktadır. Bu anlayışın sonucunda yiyecek hazırlamak için gerekli olan tüm aşamalar en küçük birimlere kadar bölünmüştür. Bu, vasıfsız iş gücünün kullanılabilmesi anlamına gelir. Dolayısıyla da şirket, sürekli olarak eleman değiştirme, bunun sonucunda da ücretleri en düşük seviyede tutma şansına sahiptir.

Bu firmalarda işçiler güvencesiz çalışırken, kendini bir anda kapının önünde bulabiliyorlar. İşçiler bu kadar rahat işten çıkartılırken kıdemlerine, emeklerine, ürettikleri değerlere hiç bakılmıyor bile. İşçilerin fazla mesai ücretleri gasp ediliyor ve haftalık 45 saat çalışmanın çok üstünde çalıştırılıyorlar.

Az işçi ile çok iş mantığı işçilere yapabileceğinden çok iş yaptırılmasına neden olmaktadır. İşçilere dayatılan bu aşırı çalışma pek çok iş kazasını da beraberinde getirmektedir. 18 yaşından küçük çocuklara kanuna aykırı bir şekilde gece çalışması bile yaptırılmaktadır. Çalışanlar genel olarak asgari ücrete yakın maaşlar alırken, şirketlerin karlılığı ve yöneticilerin maaşları oldukça yüksektir. Nation’s Restaurant News’de yapılan 1997’de yapılan bir araştırmaya göre, ortalama kurumsal yönetici bonusu (maaş değil) 131.000 dolardı. 1995’te, McDonald’sın bir yönetici için yıllık eve dönüş ücreti, sahip olduğu her restoran için yılda 150.000 dolardı. Bu sadece bir örnek. Eğer fast-food şirket karlarının sadece küçük bir kısmını işçiler ile paylaşıyor olsa, çalışanlarının bütün bu sefalet şartlarını ortadan kaldırıyor olurdu. 2003 yılında Yum Brands Inc.’in ABD’deki işlemlerinden elde ettiği brüt kazanç 5.6 milyar dolar ve ABD’nin kazancı 812 milyon dolardı. Bu para, kabaca 100.000’den fazla işçinin mevcut ücretlerini artırmak için kullanılsa,bir yıl boyunca haftada 20 saat çalışma ile, saatte 15.16 dolar ödemeleri yeterli olurdu! (https://www.socialistalternative.org/manifesto-of-the-fastfood-worker/economics-fast-food-industry)

Fast-food zincirlerinin başka bir karanlık yüzü sattığı yemeklerin kalitesinde ve insan sağlığına olan zararlarında yatmaktadır. Yemeklerin içinde var olan kimyasallar, aşırı yağ, şeker ve tuz birçok sağlık sorununu tetiklerken, bu şirketlerin insanlığa neredeyse zehir sattıkları söylenebilir.

Rekabetin oldukça üst boyutta olduğu sektörde daha fazla kar edebilmek için kapitalistler maliyetleri mümkün olduğunca kısmak zorundadır. Örneğin, bir kapitalist bebek mamasına şeker ekleyip daha fazla kâr elde ettiğini öğrendiğinde (çünkü şeker bir çok ucuz girdi ve bebeklerin daha fazla bebek maması yemesini sağlar), o zaman kapitalist bebek mamasına şeker eklemeyi tercih edecektir, bebeklerin şeker bağımlısı olup ileride birçok hastalığa yakalanma konusunda potansiyeli artsa bile. Bu yüzden daha bebek yaştayken fast food ve abur cuburlar için uygun damak tadı oluşturulması konusunda firmalar sürekli araştırma yaparlar. Bu araştırmalarla keşfedilen kimyasalların gıda ürünlerinde kullanılması sonucunda bazı yiyecekler bağımlılık yapıyor. Daha çok insanın daha çok tüketmesi gerekiyor ki üretilen kolalar, hamburgerler, cipsler kara dönüşsün ve tekellerin kasalarını doldursun.

İnsanların fast-food bağımlılıklarından daha fazla kâr elde edebilmek için  daha büyük şişeler, ekstra büyük menüler, süper boy cipsler ile daha fazla ürün satılıyor. Fast food restoranlarının ortaya çıkışından bu yana porsiyonlar yaklaşık beş katına çıkmıştır. Örneğin McDonalds veya Burger King’e giden bir müşteri “1 liraya büyük boy ister misiniz?” sorusuna muhakkak muhatap olur. Bu cazip teklife karşı koyamayan müşteri, daha fazlasını tüketerek firmaya kâr ettirirken kendi sağlığına zarar veriyor.

İnsanların şeker, yağ ve tuza karşı bağımlı hale gelme kolaylığından yararlanan abur cubur üreticileri, tüketicilere gıdalarda çok miktarda kalori, ancak az miktarda besin sağlar. Abur cubur bağımlısı ve daha besleyici yiyecekler elde etmek için gelirden yoksun insanlar çok fazla kalori alırken haliyle yeterli besin tüketmiyor. Özellikle obezitenin yaygınlaşmasında cips, gazlı içecekler ve fast food yemek alışkanlıklarının çok büyük payı vardır.

Nasıl yapıldığı ve içerisine konulan katkı maddelerinin ne tür etkilere sahip olduğu tam olarak bilinemeyen gıda ürünlerinin fazla tüketilmesinin kısa ve uzun vadede sağlığa zararlarını tahmin etmek zor değil. Dünya Sağlık Örgütünün 2008 verilerine göre dünyada 1,4 milyar yetişkin insan fazla kilolu ve bunlardan 500 milyonu ise obezdir. TÜİK’in 2013 verilerine göre Türkiye’de nüfusun %34,8’i fazla kilolu, %17,2’si ise obez. Obezitede özellikle son yıllarda tüm dünyada büyük bir artış söz konusudur. Amerikan Tabipler Birliği tarafından yayınlanan bir raporda, eğer mevcut uygulamalar devam ederse 2000 yılında ABD’de doğan çocukların üçte birinin diyabet hastalığına yakalanacağını iddia etmektedir.

Kapitalizmin her açıdan sağlığa zararlı olduğunu görmek zor değil. Özellikle fast-food sektörünün büyümesi paralelinde insan sağlığına yönelik tehlikelerin de artışı anlamına gelmektedir. Öte yandan en vahşi sömürü biçimleri bu sektörde kapitalistlerin karlarının başlıca kaynağıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  • Dil Kılavuzuna Ekle
    • Kelime listesi yok İngilizce -> Türkçe…
    • Yeni bir kelime listesi oluştur…
  • Kopyala
  • Dil Kılavuzuna Ekle
    • Kelime listesi yok Portekizce -> Türkçe…
    • Yeni bir kelime listesi oluştur…
  • Kopyala
  • Dil Kılavuzuna Ekle
    • Kelime listesi yok Türkçe -> Türkçe…
    • Yeni bir kelime listesi oluştur…
  • Kopyala
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı