/ Devrimci Perspektif / Kadının Kurtuluşunun Rehberi Feminizm Olabilir mi? – Elif Ceren Altunay

Kadının Kurtuluşunun Rehberi Feminizm Olabilir mi? – Elif Ceren Altunay

on 2 Kasım 2018 - 23:39 Kategori: Devrimci Perspektif, Kadın, Sosyalist Dergi

Doğu Bloku’nun yıkılmasından sonra postmodernizmin hegemonyasıyla yıldızı parlayan kimlik siyasetinin etki alanı genişledi. Ezilme ilişkilerini, kapitalizm kaynaklı değillermiş gibi ele alan bu yaklaşım; ezilen kimliğin ezilmesinin sorumluluğunu başka bir kimlikte araması biçiminde, çözümsüzlüğe mahkum bir anlayış üretti. Bu anlayıştan beslenen feminizm de kadının ezilmesini tarihsel bağlamından ve maddi kökenlerinden soyutlayıp başka bir cinsiyet kimliği olan erkeklere dayandırmakta. Erkeklerin erillikleri ve sistemin ataerkilliği sebebiyle kadının ezildiğini savunan bu anlayış; kadının ezilmesinin tarihsel köklerini adeta yok saymakta, bütün zamanları üç aşağı beş yukarı bir saymaktadır.

Farklı feminist akımların farklı çözüm önerileri olsa da nihai bir kurtuluş için feminizmi baz alacaksak ya dünyayı ikiye bölüp kadınlar ve erkekler olarak ayrı koloniler kuracağız ya da sorun erkeklerin doğasından kaynaklandığı ve bu doğanın değişimi de mümkün olmadığından ötürü kadının kurtuluşunun imkansız olduğu sonucuna varacağız.

Feministlerin sahip olduğu bu perspektif, kadınların mücadelesinde erkeklere yer olmadığı anlayışına da temel sağlıyor. Kadınlar mücadelelerini erkekleri dışlayarak ve onlara karşı vereceklerse; yani erkekler eşitlik fikrine kazanılmayacaksa, eşitliği nasıl sağlayacağız sorusu cevapsız duruyor tabi. 

Marksistler ile feministler arasındaki ayrışmalardan birisini de, “kızkardeşliği mi, sınıf kardeşliği mi?” sorusunun cevabı oluşturuyor. Feministler ezilmenin kaynağının erkek olduğunu, sınıf ve diğer tüm ayrımları gözetmeksizin dünyadaki tüm kadınların aslen çıkarları bir kızkardeşler olduğunu savunuyor. Marksistler ise tüm ezilmelerin kaynağının sömürü düzeni olduğunu ve kadın-erkek emekçilerin, kadın-erkek sermayedarlara karşı birlikte mücadele edip bu düzene son verdiklerinde kadının kurtulacağını savunuyor. Bir örnek verelim: Tanesi 70 dolara satılan ”feminist” tişörtünü giyen kadınla, Güney Afrika’daki Mauritius’da günlüğü 1 dolara çalışarak o tişörtü üreten kadın kızkardeş olabilir mi? Ya da tüm gün asgari ücret karşılığı çalışan ve akşam tıklım tıklım otobüslerde eve dönen, evde ev işleri ve çocukların bakımıyla ilgilenip ertesi gün tekrar aynı seramoniyi yaşamak üzere güne başlayan emekçi bir kadınla, çalıştırdığı işçilerin tuvalet-sigara molalarını sınırlandırmaya çalışan sermayedar bir kadın kızkardeş olabilir mi? Farklı şekilde soralım; sözünü ettiğimiz emekçi kadının hayati çıkarları, bu sermayedar kadınla mı ortaklaşır yoksa her akşam aynı kalabalık otobüste birlikte eve döndüğü erkek emekçilerle mi? Kapitalizmin sınıfsal çelişkilerinin gölgesinde yaşanan günlük hayatın pratiği, bu iki kadının çıkarlarını birbiriyle çeliştirerek kızkardeş olmalarını mümkün kılmayacaktır. En ufak bir toplumsal kırılmada herkes kendi sınıfının saflarını (aynı sınıfın karşı cinsiyle beraber) alacaktır, tarihte sayısız kez olduğu gibi. Dolayısıyla kızkardeşlik kavramı yalnızca bir masaldan ibarettir. Diğer masallardan farkı ise mutlu son yerine hayal kırıklığı ile bitmesidir.

Özellikle Türkiye’deki feminist kadın hareketinin bir başka eleştiri gerektiren tarafı ise ortaya koyduğu söylemin ve taleplerin genellikle yaşam tarzına saplanıp kalması, dolayısıyla bir grup azınlık dışındaki kadınlara hitap edememesidir. Mini etek giyme özgürlüğü elbette küçümsenecek bir talep değildir fakat taleplerin bundan öteye gitmemesi kadın hareketinin kapsayıcılığını sınırlamaktadır. Neredeyse salt yaşam tarzları üzerinden yürütülen bu mücadele biçimiyle akşama kadar ev işlerine, TV’deki rezil programlara, dört duvar arasında bir hayata mahkum edilen ve çoğunluğu AKP’nin tabanını oluşturan muhafazakar kadınlar kazanılamadığı gibi, feminist hareket, bu kadınlar tarafından “marjinal” olarak nitelendirilip antipatik bulunduğundan bu kadınlara hitap etme ve ilham olma şansı da kalmamaktadır. “Bırak evi bok götürsün” sloganının evini gündelikçi başka bir kadına temizleten bir kadın için gerçekliği olabilir fakat akşam yemeği hazırlamadığı için dayak yiyen muhafazakar bir kadını cezbedecek tarafı yoktur. Yanıbaşımızda ezilmeye en çok maruz kalan muhafazakar emekçi kadınların dertlerini de kapsayan, emek vurgusu taşıyan bir söylem geliştirmeden bu kadınlara nasıl ulaşacağız? Hayatına temas edemediğimiz kadınların dönüşmesi, koşullarını değiştirecek bilinç ve özgüvene kavuşması nasıl mümkün olabilir ki? Bu kadınlara ulaşma derdi taşımıyorsak – ki bu, kız kardeşliğin bir kere daha iflası demektir – küçük, sekter bir azınlık halinde kalarak kurtuluşumuzu nasıl sağlayacağız? Esasen ezilmeyi en derin çelişkileriyle yaşayan ve kurtuluşa en çok ihtiyacı olan bu kadınlar; ancak “eşit işe eşit ücret, ücretli doğum izni, ücretsiz kreş talebi” gibi emek eksenli söylemlerle mücadeleye kazandırılabilir. Kadınlar mücadelenin parçası olduğunda geliştirecekleri özgüvenle yaşam koşullarını ve kurdukları ilişkileri değiştirmek için adım atabilir hale geleceklerdir.

Sistem İçi Bir Çözüm Var mı?

Oldukça yaygın olan geniş bir yanılgı da, kadınların daha gelişmiş ve “medeni” ülkelerde farklı bir toplumsal konumları olduğu fikri. Kadının lehine yasalar çıkarılmasıyla sorunların çözülebileceğini düşünenlerin sayısı az değil. Ancak her şeyde olduğu gibi kadının da hayatını belirleyen gerçeklik hukuk kuralları değil, onun toplumsal konumudur. Yani kadının toplumdaki konumu değişmediği sürece herhangi bir yasal düzenleme bu kurtuluşun önünü nihai biçimde açamaz.

Ekim Devrimi’ni, “Kadınların kurtuluşa en yakın oldukları zaman” olarak tanımlayabiliriz. En ilerici demokrasilerin dahi sağlayamadığı özgürlükleri devrimden çok kısa bir zaman sonra kadınlar elde etmişlerdir. Bugün bile mümkün olmayan “Eşit işe eşit ücret”, Ekim Devrimi’nden sonra yasallaşmıştır. Ücretli annelik izni, boşanmanın kolaylaştırılması, yemekhaneler ve kreşler açılarak kadının ev mahkumiyetine son verilmesi, kürtajın yasal ve ücretsiz hale gelmesi gibi bir dolu hak kadına sağlanmıştır. 1919-1920 arasında Petrograd’ın %90’ı, Moskova’nın %60’ı ortak mutfaklara kayıtlıydı. Kreşlerle birlikte, çocuk bakımı toplumun ortak sorumluluğu haline gelmişti. Yani toplumun ortak sorumlulukları olan yemek yapılması, çocukların yetiştirilmesi gibi görevler kadınların üstünden alınarak olması gerektiği gibi komünal emekle gerçekleştiriliyordu. Kadınlar da evden çıkarak kendi yeteneklerini geliştirmeye ve toplumsal üretimde kullanmaya başlamışlardı.

Peki, kadınların evde bedavaya çocuk bakımı ve ev işleri yükünü halletmesine dayalı bir aile modeline ihtiyaç duyan kapitalizmde, sistemin sunduğu en ilerici düzenlemeler bile sizce kadının üstünden bu görevleri almak ister mi? Peki ya burjuva kızkardeşlerimiz, kâr oranlarında hatırı sayılır düşüşler yaratacak bu yenilikleri isterler mi?

Peki nasıl yapacağız? Şüphesiz ki dünyanın yarısının kurtuluşu; diğer yarısının yıkımıyla veya ona karşı değil, ancak onunla omuz omuza mümkün olabilir. Unutulmamalıdır ki erkek kaynaklıymış gibi görülen tüm bu baskılar, burjuvazinin karlılığına hizmet ettiği için burjuva ahlakının ayrılmaz bir parçası haline gelen aile ve onun getirisi olan cinsiyet rolleri kaynaklıdır. Sömürü ve ezilmişliklere karşı sınıf kardeşlerimizle birlikte verdiğimiz ortak mücadele, bizi küçük bir azınlık olmaktan çıkarıp mücadeleye soğuk bakan muhafazakar emekçi kadınlara da ulaşmamızı sağlayacaktır.

Tıpkı Ekim Devrimi deneyiminde olduğu gibi, bizleri ancak sınıfımızın saflarında en öne geçip kendi kurtuluşumuzu kendi ellerimizle yaratmak kurtaracak.

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı