/ Çeviri / Jön Türkler – Lev Troçki (1909)

Jön Türkler – Lev Troçki (1909)

on 1 Kasım 2018 - 18:48 Kategori: Çeviri, Manşet, Seçme Yazılar, Sosyalist Dergi, Tarih

Lev Troçki – 3 Ocak 1909 (Çeviri: Şilan Şule Kayhan)

Paris’te yaşayan bir göçmen olan, yasadışı bir gazetenin editörlüğünü yapmış Ahmet Rıza’nın Lahey’deki birinci uluslararası konferansta, Türk halkını İstanbul zulmüne karşı savunma çağrısı yapmasının üzerinden bu yana çok sene geçti. Türk göçmen tereddütsüzce kovuldu. Tek bir diplomatın kulağı bile dinlemeye niyetli değildi. Hollanda hükümeti “yabancı bozguncuyu” ülkeden atmakla tehdit etti. Ahmet Rıza Parlamento’nun nüfuzlu üyelerine hitap etmek için beyhude uğraştı, onu görmeyi reddettiler. Sosyalist Van Kol, Ahmet Rıza’nın destek çağrısında bulunduğu, kendisinin başkanlığını yaptığı bir toplantı düzenleyerek ona destekte bulunan tek kişiydi. Bugün, aksine, Avrupa hükümetlerinin yarı-resmi temsilcileri, bütün Avrupa devletlerinin iyi niyetini meşru bir şekilde kazanacağı güvencesini vermek için Türkiye’nin yeni başkanına koşturuyorlar.

Bulow, Reichstag’a (Alman Parlamentosuna) devrimci darbenin kahramanı Türk subaylarına saygı duyduğunu beyan etmekten tereddüt duymadı (Parvus bu konuşmayı yorumlayarak şunu yazacaktı: “Söylediklerinizi hatırlayacağız Bay Reich Şansölyesi”).

Zafer en güçlü savunmadır ve başarı önerilerin en etkilisini oluşturur. Ancak başarının sırrı ve bu şaşılacak başarının açıklaması nedir? Rech gazetesi, bu konuda Türkiye’deki solu eleştirerek, Türkiye’de toplumun farklı sınıflarının, mücadeleye birlikte, girdiklerini ama ülkenin ekonomik yaşamında aralarında var olan hiyerarşiyi koruduklarını; devrimde de, ekonomik olarak egemen olan sınıfların kitleler üzerindeki hegemonyasını koruduğunu; zaferin de buradan kaynaklandığını yazdı. Ve Novoye Vremya kendince, samimiyetten uzak, ahlaki yönden nutuk çeken bir tonla Kadet Partisi’ne hitap ederek Rus liberal doktrinerlerin aksine, “Jön Türklerin” vatansever milliyetçiliğin bayrağını kararlı bir şekilde kaldırdıklarını ve kendilerini monarşistlerden ve halkın dini inançlarından tamamen ayırmadıkları için iktidarı kazandıklarını vurguladı.

Özel hayatta olduğu gibi, politikada da ahlaki nutuktan daha kolay bir şey yoktur; kolay ama aynı zamanda faydasız. Yine de birçok insan bunu yapmakta belirli bir cazibe bulmakta çünkü olayların gerçek yüzünü incelemek zorunda kalmazlar.

“Jön Türklerin” ses getiren, neredeyse kayıp vermeden ya da büyük bir çaba olmaksızın kazanılan zaferlerini ne açıklar?

Devrim özünde, devletin kontrolü için bir savaştır. Bu, doğrudan orduya dayanmaktadır. Bu sebepledir ki tarihteki bütün devrimler ordunun kimin tarafında olduğu sorusunu gündeme getirmiştir. Öyle ya da böyle, her halükârda bu sorunun cevaplanması gerekliydi. Türkiye’deki devrim konusunda -ve ona kendine has özellikler veren- bu liberal fikirleri ortaya atan ordunun ta kendisiydi. Dolayısıyla, yeni sosyal sınıf, eski rejimin silahlı direnişini yenmek zorunda kalmadı, bu toplumsal sınıf tersine, insanlarını Sultan hükümetine karşı harekete geçiren devrimci subaylara verdiği kitle desteği rolüyle yetindi.

Tarihsel kökenleri ve gelenekleri açısından Türkiye, askeri bir devlettir. Şu anda, Avrupa Devletleri arasında ordusunun nispi büyüklüğü açısından ilk sırada yer almakta. Büyük bir ordu, bazılarının uzun hizmet nedeniyle çekirdekten yetiştiği önemli sayıda subayı gerektirir. Fakat, Yıldız Sarayı (padişahın sarayı) tarihsel gelişimin gerekliliklerine gösterdiği barbar direnişine karşın, ordusunu bir dereceye kadar Avrupalılaştırmaya ve eğitimli insanlara açık hale getirmeye zorlandı. Bu eğitimli insanlar bundan faydalanmak için beklemedi. Türk sanayisinin yetersizliği ve düşük kentsel kültür seviyesi Türk aydınlarına askeri veya sivil kariyerden başka hemen hemen hiçbir seçenek bırakmadı. Böylece devlet, burjuva ulusun militan öncüsünü, eleştirel ve memnuniyetsiz aydınların oluşum sürecinde örgütlemiş oluyordu. Son birkaç yılda Türk ordusu maaşların ödenmemesi ve terfilerin geciktirilmesi yüzünden kesintisiz bir dizi karışıklığa tanıklık etti. Birlikler telgraf istasyonlarını ele geçirdi ve saray ile doğrudan görüşmelere başladı. Padişahın boyun eğmekten başka bir seçeneği yoktu ve ordu, birliklerin art arda katılmasıyla, isyan okulunda böyle eğitim gördü.

Başkaldırının başarısından sonra, çok sayıda Avrupalı politikacı ve gazeteci, kollarını her yere uzattığı söylenilen ve “Jön Türkler” tarafından oluşturulan muhteşem bir örgütten bahsetti. Bu naif fikir, başarının sebep olduğu takıntılı batıl inançları yansıtmaktan başka bir şeye yaramadı.

Aslında, subaylar arasındaki, özellikle de İstanbul ve Edirne garnizonlarındaki devrimci bağlantılar açıkça yetersizdi. Niyazi ve Enver Bey’lerin kendilerinin de kabul ettikleri gibi, isyan “Jön Türklerin” “son derece hazırlıksız” oldukları bir zamanda patlak verdi. Onlara yardımcı olan şey, bir ordunun kendiliğinden olan örgütlülüğüydü. Perişan ve açlık çeken askerlerin duydukları memnuniyetsizlik, onların, hükümete siyasi olarak karşı duran subayları doğal olarak desteklemelerine yol açtı. Böylece, ordunun mekanik disiplini, doğal olarak devrimin iç disiplinine dönüştürüldü. Bürokratik aygıtın düşmesi ordunun isyanıyla birleşti. Eski Sırp bakanı Vladan Georgievic’in yazdığı küçük bir kitapta isyanın başlangıcında üç Makedon bölgesindeki kaymakam ve Mutasarrıfların (Türkiye ilçelerinin yöneticileri ve yardımcı yöneticileri), halkı, 1876 Anayasası’na dönmeyi (Kanuni Esasi) talep eden telgrafı padişahın sarayına göndermeye davet ettikleri bilgisini bulduk. Bu şartlar altında Abdülhamid’in Şura-yı Ümmet’in (İttihat ve Terakki Cemiyeti) onursal başkanı olmayı teklif etmekten başka yapacak bir şeyi kalmıyordu.

Başarılması gereken görevlerle (ekonomik bağımsızlık, ulus ve devletin birliği ve siyasi özgürlükler) Türk devrimi, burjuva ulusunun kendi kaderini tayin etmesine tekabül etmekte ve bu anlamda 1789 ve 1848 devrimlerinin gelenekleriyle olan bağlantılarını göstermektedir. Fakat subayları tarafından yönetilen ordu, halkın yürütme organı gibi işledi ve bu başlangıçtan beri olaylara, askeri manevraların planlanmış karakterini bulaştırdı. Bununla beraber, Türkiye’de geçen Temmuz ayındaki olayları basit bir resmi beyanname olarak görmek ve olanlara Sırbistan’daki bazı diğer askeri hanedan darbeleriymiş gibi davranmak teorik ahmaklık (ve birçok kişi bu hatadan suçlu) olurdu. Türk subaylarının gücü ve başarıları kusursuzca örgütlenmiş bir planda veya şeytani beceri olan komplo yeteneklerinde değil, toplumdaki en gelişmiş sınıfların kendilerine gösterdikleri sempatide yatıyordu; tüccarlar, zanaatkârlar, işçiler, yönetici ve dinsel kesim ile nihayet köylülerin temsil ettiği kırsal kitleler.

Ancak bütün bu sınıflar sadece “sempatilerini” değil, aynı zamanda çıkarlarını, isteklerini ve umutlarını da beraberlerinde getirdiler. Uzun süredir bastırılan toplumsal isteklerini, şimdi, parlamentonun onlara ileri sürebilecekleri bir alan sunmasıyla açıkça ifade edilmekteler. Türk devriminin şimdiden bittiğini düşünenleri acı hayal kırıklıkları bekliyor. Hayal kırıklığına uğrayacaklar arasında sadece Abdülhamid değil aynı zamanda “Jön Türkler” Partisi de olacak gibi görünüyor.

İlk etapta ve her şeyden önce ulusal sorun var. Türk nüfusunun çeşitli uluslar ve dinden oluşan karma bileşimi, güçlü merkezkaç eğilimlerinin türemesine sebep olacaktır. Eski rejim ayaklanan ulusları, sadece Müslümanlardan askere alınmış ordunun mekanik etkisi ile alt etmeyi umdu. Aslında, devletin parçalanmasına sebep olan şey tam olarak buydu. Abdülhamid döneminde Türkiye; Bulgaristan, Doğu Rumeli, Bosna, Hersek, Mısır, Tunus ve Dobruca’yı kaybetti. Küçük Asya, Almanya’nın ekonomik ve siyasi diktatörlüğünün aciz avı haline geldi. Devrimin başlarında Avusturya, Makedonya’ya yönelik stratejik bir yol elde etmek için Novibazar’ın Sanjak bölgesinden geçen bir demiryolu hattı inşa etmek üzereydi.

Buna ek olarak, Britanya, Avusturya’ya karşı olarak Makedonya’nın özerkliği fikrini açıkça destekledi… Görünürde, Türkiye’nin parçalanması niyeti yoktu. Ancak ekonomik bütünlüğü olan geniş topraklar, ekonomik kalkınma için olmazsa olmaz bir önkoşuldur. Bu sadece Türkiye için değil aynı zamanda Balkan Yarımadası için de geçerlidir. Bir lanet gibi üzerinde çöken şey ulusal çeşitlilik değil, birçok devlete bölünmüş olması gerçeğidir. Gümrük sınırları onu ayrı parçalara yapay bir şekilde bölmekte. Kapitalist güçlerin makineleşmesi Balkan hanedanlarının kanlı entrikalarıyla birleşiyor. Eğer koşullar değişmezse, Balkan yarımadası Pandora’nın kutusu olarak kalacak. Balkanlara iç barışı getirebilecek ve üretici güçlerin büyük ölçüde gelişmesinin koşullarını sağlayabilecek tek çözüm, İsviçre ve Birleşik Devletler modeline göre federal ve demokratik bir temelde kurulmuş olan, Balkan uluslarının birleşik devletidir.

“Jön Türkler” kendilerince, bu yaklaşımı kat’i suretle reddettiler. Egemen ulusu temsil ederek ve onun ulusal ordusuna sahip olarak ulus merkeziyetçiler olarak kaldılar ve öyle devam ettiler. Sağ kanat, eyalet düzeyinde olsa bile öz-yönetime karşı. Güçlü merkezkaç eğilimlerine karşı verilen mücadele, “Jön Türkleri” sıkı merkezi otoriteyi kabul ettiriyor ve onları Padişah “her nasılsa” ile anlaşmaya itiyor (Orijinal Rusça metinde, Fransızca “quand même” kullanılmıştır). Bu, ulusal çelişkiler düğümü parlamentoda patlak vermeye başladığı anda, “Jön Türklerin” sağ kanadının açıkça karşı devrim safına geçebileceği anlamına geliyor.

Ulusal sorundan sonra, toplumsal sorun geliyor. İlk olarak, köylülük var. Militarizmin ağır yükünü taşımakta ve bir çeşit yarı-serfliğe tabi tutulmakta. Köylülerin beşte biri topraksız, yeni rejiminden büyük beklenti içindeler. Ve yine de sadece Makedonya ve Edirne’deki bir grup (Bulgar Sandanski Grubu) ve Ermeni devrimci örgütleri (Taşnak ve Hınçak) az çok radikal bir tarım programı sunabildi. Parti yönetiminde toprak sahiplerinin hakim olduğu “Jön Türkler”e gelirsek, bu parti ulusalcı-liberal körlüğü nedeniyle şimdiye dek bir tarım sorunun var olduğunu dahi inkar ediyor. Açıkçası, “Jön Türkler” parlamentarizmin biçim ve yöntemlerini kullanarak yeni bir yönetime geçmenin köylüleri tatmin etmeye yeteceğini umuyorlar. Çok yanılıyorlar. Yeni olaylar dizisi sonrasında kırsal kesimdeki hoşnutsuzluk, köylülerden oluşan ordu içerisinde kaçınılmaz olarak daha büyük bir yansıma bulacaktır. Askerlerin bilinci son birkaç ayda önemli ölçüde gelişti. Köylülere hiçbir şey vermedikten sonra, subaylara dayanan bir parti orduda disiplini sıkılaştırmaya çalışırsa, aynı askerlerin daha önce Abdülhamid’e ayaklandıkları gibi bir kez daha ayaklanmaları vuku bulabilir; ancak bu kez subaylarına karşı.

Tarım sorununun yanı sıra emek meselesi de var. Söylediğimiz gibi Türk sanayisi çok zayıf. Padişah rejimi, sadece ülkenin ekonomik temellerinin kuyusunu kazmakla kalmayıp, proletarya gücünün korkusuyla güdülenerek fabrikaların kurulmasına bilerek engel oldu. Yine de rejimi bu tehlikeden korumanın imkansız olduğu ortaya çıktı. Türk devriminin ilk haftaları, halk fırınlarında, matbaalarda, tekstilde, ulaşımda, tütün fabrikalarında, liman işçilerinde ve demiryolcularındaki grevlerle damgalandı. Avusturya mallarının boykotu, liman işçileri başta olmak üzere bu kampanyada kararlı rol oynayan Türkiye’nin genç proletaryasını harekete geçirmiş ve onlara ilham vermiş olmalıydı. Peki, yeni rejim, işçi sınıfının politik doğumuna nasıl tepki verdi? Grevleri zorla yasaklayan bir yasa dayatarak. “Jön Türklerin” programında emekçiler lehine tek bir söz dahi yok. Hal böyle olunca, Türkiye proletaryasına “ihmal edilebilir nicelik” gibi davranmak beklenmeyen bir dizi risklerin ortaya çıkacağı anlamına gelir (Orijinal Rusça metinde Fransızca: “quantité négligeable” olarak kullanılmış). Bir sınıfın önemi asla sadece sayısıyla değerlendirilmemelidir. Günümüz proletaryasının gücü, sayıca az olduğu zamanlarda bile, ülkenin yoğun üretken kapasitesini elinde tuttuğu ve iletişim araçlarının en önemlilerini kontrol ettiği gerçeğinde yatmaktadır. “Jön Türk” Partisi, kapitalist politik ekonominin bu temel unsuruyla ve acı gerçekle karşılaşacak.

Bunlar, Türk Parlamentosu’nun görevini yerine getirmek zorunda olduğu dönemin gizli ama derin sosyal çelişkileridir. “Jön Türkler” bu 240 mebusun yaklaşık 140’ından destek alıyor. Başta Araplar ve Yunanlar olmak üzere yaklaşık 80 mebus “adem-i merkeziyetçiler*” blokunu oluşturuyor. Prens Sabahattin, onlarla nüfuz ve politik temelli bir anlaşma için peşlerinde koşuyor- bugün onun herhangi bir net istikametten yoksun hevesli bir hayalci mi yoksa henüz elini göstermemiş bir düzenbaz mı olduğunu söylemek çok zor. Aşırı solda ise, aralarında bazı sosyal demokratları da barındıran Ermeni ve Bulgar devrimciler var.

Bu, Türkiye temsili meclisinin dışsal görünüşüdür. Ancak “Jön Türkler” ve “merkeziyetçiler” hala dış hatlarının toplumsal sorunlara bir cevap olarak şekilleneceği belirsiz politikalar ortaya koymakta. Türk Parlamentarizminin kaderi için asıl önemli olan, Parlamento dışında işleyen yapan güçler; yani yabancılar, işçiler, köylüler ve asker kitlesi. Bu grupların her biri, yeni Türkiye’nin çatısı altında kendilerine mümkün olduğunca en geniş yeri elde etmek istiyor. Her birinin kendilerine ait çıkarları var ve devrimde kendi yollarını izliyorlar. Türk Parlamentosunda bütün bu güçlerin sonucunu önceden tahmin etmek bir kumardır, başka bir değişle bir büro veya kütüphanede yürütülen hesaplamalar, yalnızca liberalizmin önder ütopikleri için anlam taşıyabilecek bir girişimdir. Tarih böyle cereyan etmez.

Ülkenin canlı güçleri arasında sıkı bir çatışma olacak ve bu güçler mücadelenin neticesinde “sonuç” elde etmeye zorlanacaklar. Bu sebepledir ki, geçtiğimiz Temmuz Makedonya’da parlamentonun çağrılmasına yol açan askeri ayaklanmanın, devrimin sadece bir önsözü olduğunu iddia etmiştim; oyun  hala sahnede.

Yakın gelecekte Türkiye’ye ne olacak? Tahmin etmeye çalışmak anlamsız olurdu. Bir şey nettir, bu da devrimin zaferinin, Türkiye’de demokrasinin zaferi anlamına geleceğidir. Demokratik Türkiye, bir Balkan Federasyonunun temelini oluşturacak ve bu Balkan Federasyonu sadece bu mutsuz yarımadayı değil aynı zamanda Avrupa’nın tamamını şiddetle tehdit eden kapitalist ve hanedan entrikalarıyla beraber Yakın Doğu’nun “sorunlarını” tek seferde silip süpürecek.

Padişah’ın ve despotizminin restorasyonu, Türkiye devletini onu parçalamak isteyenlerin insafına bırakarak, Türkiye için bir son anlamına gelecek. Aksine Türk demokrasisinin zaferi ise barış anlamına gelecektir. Henüz hiçbir şey karara bağlanmadı! Ve Türkiye Parlamentosu’ndaki Avrupalı diplomatların sıcak gülümsemelerinin ardında ülkenin iç sorunlarından ortaya çıkan ilk fırsatta Türkiye’yi parçalara ayırmak için faydalanmaya hazır yırtıcı kapitalistlerin dişleri yatıyor. Avrupa demokrasisi bütün sempatisi ve desteğiyle “yeni” Türkiye’yi tüm gücüyle destekliyor -henüz var olmayan ancak doğmak üzere olan bir Türkiye.

*adem-i merkeziyetçi: Yerinden yönetimci. Merkezi bir devlet yapısına karşı federasyon ya da özerk bölge vb modelleri savunan

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı