/ Derya Koca / Hong Kong Eylemleri:Çin İmparatorluğunda Bir İsyan-Derya Koca

Hong Kong Eylemleri:Çin İmparatorluğunda Bir İsyan-Derya Koca

on 25 Temmuz 2019 - 15:17 Kategori: Derya Koca, Yazarlar
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Haziran’dan bu yana Çin’e bağlı özel yönetim bölgesi olan 7.3 milyonluk Hong Kong şehrinde  kitlesel protestolar yaşanıyor. Protesto hareketinin ağırlıklı bileşeni gençlerden. Temel talep demokrasi, adil seçim sistemi, parlamentoda gerçek temsiliyet ile birlikte suçluların Çin’e iadesini mümkün kılan bir yasa taslağının iptali. Bir cinayet vakası fırsata çevrilerek Hong Kong’un, suçluları Çin’e iade etmesini mümkün kılan yasa taslağı yasama meclisine sunuldu. Bir milyon kişinin sokağa döküldüğü eylemlerin tetikleyicisi olan bu taslak şimdilik geri çekildi.

Hareket devam ederken Hong Kong, Xi Jinping diktası altındaki Çin ile azılı rakibi ABD’nin propaganda savaşlarının da bir arenasına dönüşmüş durumda. Peki, Hong Kong’daki bu hareket neden yasanın geri çekilmesine rağmen hala kitlesel eylemlere devam ediyor?

Gerilimin Tarihsel Arka Planı

Hong Kong, 1997’de Thancher ile Xiaoping arasında imzalanan anlaşmaya kadar 156 yıl boyunca Britanya sömürgesi olarak kaldı. Britanya ve Çin imparatorluklarının gümüş-çay takasına dayanan ticaretinin başkentiydi. Kültürü, siyasi ve ekonomik tüm yaşantısı sömürgecilik tarihiyle şekillendi. Mao’cu Çin’in serbest piyasaya yumuşak geçişinin tarihsel liderlerinden Xiaoping, kapitalist dünya ile kucaklaşmasının adımlarından birini ’97 anlaşmasıyla Hong Kong’u Britanya’dan masada teslim alarak atıyordu. Çin, büyük atılımının hemen arifesindeydi.Hong Kong, o yıllarda bir finans merkezi olarak tüm Çin’in çeyreğinden büyük bir ekonomiye sahipti. 1993’te 120 milyar dolarlık Hong Kong ekonomisi aynı yıl Çin’in 445 milyar dolarlık ekonomisinin yüzde 27’sine tekabül ediyordu.

Britanya ile imzalanan “tek devlet, iki sistem” anlaşmasına göre Hong Kong özerk bir bölge olarak tarifleniyordu ve 1947 yılına kadar sürecek olan anlaşmanın ardından Çin’in tam hakimiyetine girecekti. Yasa, liberal parlamenter sistem ve liberal özgürlüklere dayanan yapıyı da korumayı içeriyordu. Ancak gerçekte bu hiçbir zaman olmadı. Siyasal sistem ciddi biçimde Çin’in elinde. Öte yandan Çin ve Hong Kong bu uzun tarihsel farklılaşmadan ötürü bambaşka iki toplum olmuştu. Çin, ÇKP iktidarı altında en temel insan haklarının dahi olmaması sayesinde ağır sömürü koşullarını mümkün kılan muazzam kaynakların sermaye lehine seferber edildiği bir makineydi. Çin’in yükselişinin dinamiklerinde de zaten bu var.  Ve bu yükseliş, derin bir milliyetçi inşa etrafında örülmeden böylesine ağır sömürünün meşrulaştırılmasının imkanı vermezdi. Çin’de sendikalar örgütlenemez, işçiler greve çıkamaz, siyasal partiler var olmaz. Dolayısıyla Hong Kong’da var olan kısmi liberal haklar rejimle ciddi çelişki içinde çünkü toplumsal tepkinin açığa çıkmasına temel oluşturuyorlar. 

Hong Kong’un yarı özerk yönetimi aslında pek de özerk sayılmaz. Halk, (Legisletive Council- Yasama Konseyi) LegCo’nun 70 üyesinden sadece 40’ını seçiyor. Geri kalan 30 parlamenter, her biri bir endüstri alanına ait burjuva temsilcilerden oluşuyor. Parlamentoda ise dağılım temel olarak liberaller ve Çin yanlıları arasında. Sol bir alternatif yok. Yani şirketler, iş adamları kendi temsilcilerini seçiyor. Sağlık, finans, sigortacılık gibi her bir sektörün bir sandalye sahibi olduğu mecliste tüm burjuva çıkarlar Beijing yönetimine sadık olmayı gerektirdiği için halkın siyasi yönelimiyle uyuşmayan ve öfkeye neden olan bir meclis dağılımı ortaya çıkıyor. Dolayısıyla kendilerini “ demokrasi yanlısı” olarak ifade edenler halkın çoğunluğu olmasına rağmen parlamentoda da azınlık durumuna düşüyor. Liberal sınırlar içindeki özgürlük ve özerklik talepleri bile Hong Kong burjuvazisinin çıkarlarına aykırı. Üstelik devlet başkanının temsilciler arasından oluşan konsey tarafından seçiliyor ve Beijing tarafından onaylanması gerekiyor. Kısacası, Hong Kong siyasal sistemi kukla hükümetler üretiyor.

‘97 Gençliği Sokakta

Anlaşmanın imzalandığı 1997 yılının kuşağı şu an ülkenin sokağa çıkan asıl dinamik kesimi. Bu kuşak şu an sokakta çünkü Çin emperyal gücünün yükselişi döneminin gerilimleri ile büyüdü. Bu yıllar boyunca Çin, kapitalizme mükemmel uyum sağlamanın da ötesine geçti, dünyanın baş emperyal gücü olmak için kolları sıvadı. Xi iktidarının saldırgan milliyetçiliği ile birlikte Hong Kong iktidarı ile Beijing arasındaki ilişki  daha da gerildi. Sistem, Çin nüfuzunun çoğunluğu elinde tutacağı biçimde kurulduğundan öfke Çin’e karşı bağımsızlık söylemiyle kendisini ifade ediyor. Henüz alternatif bir siyasal yönelim de üretilmiş değil. Bu bağlamda, toplumsal tepkinin artması ile yıllar içinde kendisini Çinli olarak tanımlayanların %10’lara düşerken Hong Konglu olarak tanımlayanların %40’ı aşmış olması önemli bir veri.[1]

2014 yılında seçim sisteminin ve siyasal sistemi protesto eden; liberal ve anti-komünist tonları hatta Batı sempatisi ile yoğrulmuş Şemsiye Hareketi sokağa dökülmüştü. 2014’ten bu yana hareketin karakterinde ilk anda göze çarpan farklılıklardan biri  Hong Kong bağımsızlığı söyleminin öne çıkmış olması. Fakat bu tarihsel olarak pek mümkün görünmüyor. Çünkü bir zamanların “incisi” gözüyle bakılan Hong Kong artık devasa Çin emperyalizminin içinde minicik bir ada.

Xi Jinping’in  Yükselişi

Maocuların burjuva kalkınmayı bir devrimle parti elinde merkezileştiren aygıtı, Xioping ile piyasalara kucak açmıştı. Bugünse artık en büyük emperyalist güç olmak için devasa bir ekonominin ve askeri gücün dönüşümüne Xi Jinping liderlik ediyor. “Her an savaşa hazır olun” emirlerinin verildiği, tartışmasız lider kültünün yeniden hortlatıldığı Çin, azınlıklar ve ulusal hareketler konusunda acımasız. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü gibi en temel insan hakları konuşmaya gerek bile yok.

Hong Kong’un liberal adacığı elbette miadını Çin emperyalizmi için dolduruyor. 2047’de zaten yasal olarak tamamen Çin’e bağlanacak olan şehri birazcık erkenden ele geçirmekten ne çıkar? ÇKP rejimi için Hong Kong baş ağrıtmaktan başka bir işe yaramıyor. Bir zamanların ekonomik olarak güçlü olan kenti artık Çin ekonomisinin %3’ü bile değil ama yine de önemli bir finans merkezi. Eski anlaşmayı kısmen yürürlükte tutan maddi zemin de artık pek bulunmamakta.

Xi altındaki Çin’in “bölünmez bütünlük” edebiyatı elbette hareketi dış mihrakların, hainlerin ve teröristlerin eylemleri ilan etti. ABD ve Batı emperyalizminin de eylemleri Çin ile halihazırda var olan gerilimlerin siyasi desteği olarak kullanmakta gecikmediğini de belirtelim. Batı emperyalizmi kendisine Çin karşıtı malzeme toplamakla meşgul. Zaten Hong Kong, Batı gözünde hep “komünist” Çin’e karşı liberal kapitalizmin parlayan incisi olarak görülmüştü.

Hong Kong halkının milyonlar olup aktığı sokakta esas olarak karşısında durduğu güç Çin rejimi. Çin rejiminin, hak ve özgürlükleri yok edeceğine dair endişe kitleleri bir araya getiriyor. Bağımsızlık-özerklik- hakların korunması gibi farklı söylemlerin heterojen bileşiminden ortaya çıkan bugünkü hareket  siyasal bir liderliğe sahip de değil. Ancak ÇKP rejimi kitlelerde ortak bir komünizm karşıtlığı oluşturmuş durumda. Dolayısıyla bağımsızlık düşüncesi de Komünist Çin’den bağımsız olmak düşüncesi ile özdeş hale geliyor. Ancak bir başka dikkat çekici nokta, gençliğin geleceğe dair sorunlarının da bu hareketin tetikleyicilerinden olması.

Hong Kong’ta Artan Eşitsizlik

Hong Kong, dünyanın en pahalı üçüncü şehri. Yoğun nüfus, gelir uçurumunun açılması gibi ciddi sorunlar var. Hong Kong’un en az %20’si yoksulluk sınırı altında yaşıyor. Çin ekonomisi ciddi bir yavaşlama sorunu yaşıyor. Başka sosyal hareketlerin ortaya çıkmaması neredeyse imkansız. Oxfam’ın”Hong Kong Eşitsizlik Raporu”[2] verilerine göre şehirdeki ekonomik eşitsizlik son 45 yılın zirvesinde. 1.3 milyon insan derin yoksulluk çekiyor. Yüz binlerce insan korkunç barınma koşullarında “tabutluk” benzeri bölünmüş odalarda yaşıyor.

Dünyanın eşitsizlik uçurumunun en yüksek olduğu şehirlerden birinde böylesine kitleselleşen eylemler Hong Kong burjuvazisini de en az Beijing kadar ürkütüyor. Büyük sermayedarlar, söz gelimi Mitsubishi’nin en büyük distribütörlerinden biri olan Tung Hing’in müdürü Roy Lim, yasa tasarısının geri çekilmesine rağmen eylemlerin devam etmesini “anlamsız” buluyor. Çin otoritesi ile özdeşleşen kamu kurumlarının eylemcilerce tahrip edilmesi ve etrafının işgal edilmesi karşısında “işlerin kötüye gitmesi” endişesi taşıdığını açıkça ifade eden demeci anlamlı.[3] Her şeyin bir an önce sakinleşmesini ve işlerin tıkır tıkır işlemesini istiyorlar.

Eylemlerin zirvesinde öğretmenler, öğrencileriyle birlikte okullardan çıktılar, yani fiilen grev gerçekleştirmiş oldular. Gençler sokak röportajlarında geleceksizlikten yakınıyorlar. Özenebilecekleri bir “Batı” rüyası da kalmamış durumda. Ama yine de sokaktaki bağımsızlık hareketi için mantıksal sonuç “Komünist Çin”in otoriterliği altındaki geleceksizlik nedeni ile Batılılık fikrine, Batılı bir burjuva demokrasisi talebine dayanıyor. Bu nedenle hareketin kitle tepkisini açığa çıkarması bağlamında dikkat çeken niteliği bir yana, harekete siyasi olarak büyük anlamlar atfetmemek gerekiyor.

Xi yönetimi ise, Çin’in devasa işçi sınıfı nüfusunun bu harekete olası bir sempati duymasından ölesiye korkuyor. Çin medyası milyonların eylemlerine yer vermiyor. Sansür ve ÇKP propagandası sayesinde Çin milliyetçileri ciddi bir tepki oluşturmaya başladı. Eylemlerde Hong Kong ulusal marşı ile Çin ulusal marşı karşı karşıya getiriliyor. Yer yer gerilimler tırmanıyor. Her eylemde gözaltılar yaşanıyor ve ciddi bir polis şiddeti sokağa salınıyor. Polis şiddeti yeterli gelmeyince de çeteler devreye sokuluyor. Geçtiğimiz günlerde eyleme gitmek için metroya binmek üzere olan eylemcilere Çin milliyetçileri (polisin bir saat boyunca ortadan kaybolduğu süre içinde) acımasız biçimde saldırdı. 45 kişi ciddi biçimde yaralandı. Bu tertibin Çin ve kukla hükümeti tarafından organize edildiği çok açık.

Xi, Hong Kong’da mutlak kontrol istiyor. Zaten şu an geri iade anlaşması olmasa bile canını sıkanları “ortadan kaldırıp” bir gün televizyona itirafçı olarak çıkardığı vakalar mevcut. Şimdi bu tür işleri yasal zeminden yürütmek istiyor. Hong Kong, Çin milliyetçiliği ile zaten her alanda karşı karşıya: Her akşam ana haber bülteninden önce ulusal marş ve milli birlik beraberlik videoları gösteriliyor. Okullarda ÇKP’nin hazırladığı broşürlerde “çok partili sistem hükümetlerin düşmesine ve istikrarsızlığa neden oluyor” şeklinde yapılan propaganda, liberal sınırlar içinde bile özgürlük endişesine meydan vermeye yetiyor. Yeni kuşakların bu sistemden korku duymaları ve tepki geliştirmeleri; özgürlük ve daha iyi bir yaşam istemeleri kadar normal bir şey olamaz. Fakat ufkun liberal demokrasi sınırlarını aşmaması ve Hong Kong milliyetçiliği sınırına dayanması bu hareketin gidecek pek de bir yeri olmadığını gösteriyor.

Sonuç

Hong Kong’da otoriter Çin rejimi altında bugün kendisini özerklik ya da bağımsızlık yanlısı söylemlerle ifade eden milyonlar sokakta. Çin’in hainlikle suçladığı eylemleri Batı da kendi lehine propagandaya çeviriyor. Hareketin karakteri dengeleri değiştirebilecek güçte değil, siyasi olarak zayıf ve yönsüz. Hong Kong burjuvazisi ise ÇKP’ye göbekten bağlı.  

Hem ÇKP rejimine hem de Hong Kong burjuvazisine karşı emekçilerin grev gibi sınıf araçlarını devreye sokmaları ve sınıfsal taleplerle demokratik talepleri birleştirmeleri ciddi bir güç yaratmak için tarihsel bir kapı açacaktır. Bu da kapitalist bir dev olan Çin ile kaptalizmin tepesindeki ABD’nin dünyasını aynı anda karşısına alan bir işçi sınıfı pozisyonu ortaya koymayı gerektirir. Oysa bunu örgütleyecek bir sol bulunmuyor. Diğer yandan Çin’in meta imparatorluğunun ve finansal gücünün karşısında Hong Kong gibi küçük bir kentin insanlarının özgür geleceği ancak Çin proletaryasının tarih sahnesine çıkmasıyla mümkün olabilir.

[1] https://www.hkupop.hku.hk/english/popexpress/ethnic/eidentity/poll/datatables.html

[2] https://www.oxfam.org.hk/f/news_and_publication/16372/Oxfam_inequality%20report_Eng_FINAL.pdf

[3] https://www.ft.com/content/52a6c828-9e37-11e9-9c06-a4640c9feebb

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı