/ Derya Koca / Gezegeni Kaç Bez Çanta Kurtarır?- Derya Koca

Gezegeni Kaç Bez Çanta Kurtarır?- Derya Koca

on 28 Ocak 2019 - 12:27 Kategori: Derya Koca, Yazarlar
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Plastik poşetlerin para ile satılmasıyla Türkiye’nin gündemine giren plastik sorunu dünyada bir süredir konuşuluyordu.  Görünmeyen yüzü çok daha derin ve karanlık olsa da kirliliğin görünen yüzü olan plastik kirliliğinin Türkiye gündemini  bir süre daha meşgul edeceği görünüyor. Konu plastik ama aslında ortada poşetle sınırlı gibi görünen ciddi bir plastik atık ve bununla çok ilişkili olarak da karbon salınımı sorunu var. Dünyada bir süredir tartışılan ancak Türkiye’de belki de ilk kez gündem olan plastik tüketimine dair sosyalist bir yaklaşım önermek üzere bu yazıyı kaleme almaktayız.

Fransa’da karaya vuran bir balinanın midesinden 800 kg plastik çıktığında haber şok etkisi yaratmıştı. Yediğimiz tuzda bile mikroplastik olduğunu, şişelenmiş suların neredeyse tamamında saç teli kalınlığında plastikler bulunduğunu öğreniyoruz. Okyanuslarda yüzen plastik çöp adaları gibi artık saklanamayacak bir düzeye gelen kirlilik, deniz canlıları için ciddi bir yaşam tehdidi.

Kapitalistler işin vitriniyle ilgilense de sorun, sosyalistler açısından var olan tahribatın mümkün olduğunca ortadan kaldırılması ve de yenilerinin temelden engellenmesi olmak zorunda. Dolayısıyla, konunun özü kapitalizmin doğayla kurduğu ilişkinin yarattığı yıkımdan nasıl kurtulacağımız meselesinde yatıyor.

Kapitalist Kriz, Ekolojik Kriz

Okyanuslarda biriken plastik adaları

Ekolojik yıkımın (türlerin yok oluşu, ormansızlaşma, iklim değişikliği, kirlilik gibi farklı yüzlere sahip) sınırlarına dayanmış durumdayız. Bu şekilde devam edersek kısa vadede dünyanın kendisini yenileme kapasitesinin üstünde bir yıkım yaratmış olacağız. Yani kapitalizm yok oluşu önümüze getiriyor.

Dünya halklarından yükselen tepki sayesinde ve burjuvazinin de kendi uzun vadeli çıkarları açısından ekoloji artık dünyada belki de en önemli gündemlerden biri haline geldi. Neredeyse tamamen küçük tüketim değişikliklerine  dayanan “kısmi önlemler” öngören kapitalist dünya düzeni bu konuyu pek ciddiye alır gibi görünmüyor. Oysa hızlı ve radikal bir çözüm olmadan artık yıkım geri döndürülemez.

En yakıcı sorunların başında gelen küresel iklim değişikliğinin temel motoru fosil yakıtlar; yani petrol ve kömür. “Yeşil” hükümetlerin ve “hassas” politikacıların ülkesinde yaşananlar karbon yakıtların hiç de kolayca kenara atılmayacağını gösteriyor. 2018’in Ekim’inde Almanya’da yaşananlar durumun ikiyüzlülüğünü bizim sözlerimizden daha iyi ifade edecektir:

Almanya’nın Hambach Ormanı’nda Alman enerji devi RWE’ye ait linyit madeni için 12 bin yıllık ormanın yüzde 90’ı yok edildi. Çevreciler ise geri kalan yüzde 10’luk kısmı kurtarmak için 5 yıldır ağaçlara kurdukları evlerde yaşıyorlardı. Sert polis saldırıları ve gözaltılar yaşandı. Bölgeye protestocuların girmesini engellemek için hendekler bile kazıldı. Aynı ülkenin Şansöylesi Merkel, Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Buradan dünyaya, gezegenimizin geleceği için büyük önem taşıyan bir mesaj yollamayız” demişti. Mesaj açık: Piyasanın önünde kim varsa süpürün, gezegenin canı cehenneme! 

Kapitalizmin küresel rekabete dayalı ekonomisinin devamlı tetiklediği üretim artışı ve buna bağlı olarak artan enerji ihtiyacı her şeyin mümkün olan en büyük karla üretilmesi prensibiyle birleşince on yıllardır katlanarak artan bir çevre felaketine koşuyoruz. 80’lerin başlarından beri yeşil, güler yüzlü liberal politika yürütmenin sözünü veren partiler peyda oldu. Bunlardan bazıları iktidara geldi. Neoliberalizmin taşıyıcılığını yaptı. Tarihin sonu ilan edildi. Artık dünya düzeninin hiçbir pürüz çıkarmadan nihai bir durak olduğu propaganda edildi. O günden bu güne artık ne bu yeşil cellatların ne de tarihin sonu ideologlarının inandırıcılığı kaldı.

2008’de neoliberal kriz kapıyı çaldı. Kimsenin doğanın alarm zillerini duyacak hali yoktu. 2009 BM Kopenhag İklim Değişikliği Konferansı adındaki tiyatro bu krizin içinde gerçekleşti: İklim değişikliğiyle ilgili temel sorunlardan biri olan küresel sıcaklık artışının 2°C’nin altında tutulması hedeflendiği ilan edildi. Ama anlaşmanın hiçbir ülke açısından bağlayıcılığı yok ve karbon salınımının azaltılmasına dair bir karar içermiyor. Çünkü karbon salınımın azaltılması ancak iki yolla olur: Ya daha az üreteceksiniz ya da karınızdan taviz verip maliyetli de olsa temiz enerji ile çevre düşmanı olmayan bir modele geçeceksiniz. Kapitalizmin ısınan küresel emperyalist rekabeti altında bunun gerçekleşmesinin mümkünatı yok. Hali hazırda batan şirketleri kurtarmak için kamusal bütçelerin kapitalistlere hibe edildiği bir darboğazda birbiri ardına iktidara gelen aşırı sağcı politikacıların hiçbiri “yeşil” vaatlerde bulunmuyor. Tam aksine, korumacılığın yeni bir versiyonu ile ulusal ekonominin rekabet gücünün arttırılmasına dayalı bir program öne sürüyorlar.

Wikipedia verilerinden derlenerek hazırlanmıştır. (https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_carbon_dioxide_emissions)

Çin’in zirveyi hedefleyen büyümesi, tam da bu dinamikler içinde bu ülkeyi çevre celladı yaptı. Çin’in belli bölgelerinde insanlar sokağa maskesiz çıkamaz hale geldi.  ABD ile girdiği ticaret savaşlarıyla görünür hale gelen emperyalist rekabette Trump, Paris İklim Anlaşması’ndan çekilerek piyasanın önündeki bir pürüzü daha kaldırarak arayı kapama telaşına girdi. Bolsonaro, Amazon ormanlarına savaş açtı.  

Doğalgaz, petrol, kömürden vazgeçmeden gezegenin yok oluşa koşar adım gidişinden geri dönülemeyeceği artık kesin. Ama bu büyük emperyal güçler, ulusal sınırları çoktan aşmış rekabet basıncı altında üretimi, satışı ve tüketimiyle petrol gibi devasa bir kar kaynağından vazgeçer mi? Soru bu. Petrol türevi olarak üretilen plastik sorunu da işte tam da bu noktadan başlayarak tekrar düşünülmeli.

Tüketim Alışkanlıkları Sonuç Verir mi?

Devletler ve liderler çevre hassasiyetlerinden bahsetmek zorunda kalıyorlar. Ama yukarıda da özetlediğimiz şekliyle siyasi atmosfer ve kapitalizmin kendi işleyişi bu sorunun çözümünü imkânsız hale getiriyor. İşte bu çelişki, düzen siyasetçilerinin en eski liberal düsturu kurnazca yeninden devşirmeleriyle aşılıyor: Bireyin sorumluluğu.

Ekonominin liberal okunuşu arz ve talebin bireylerin rasyonel kararları ile bir dengeye kavuşacağı miti üzerine kurulu. O halde piyasanın gizli eli nasıl işliyorsa (oysaki işlemediği 2008’de görülmüştü) çevrede de öyle işlesin. Söz gelimi plastikler: Plastik varsa, bireyler tükettiği için var. Arz ve talep bu gidişatı sürdürüyor. Maskaralık! Türkiye’deki plastik poşet gündemi de bu mantığın bir parçası.

Liberal maskaralık o günden beri iktidarların, şirketlerin, küresel rekabetin tam göbeğinde olduğu bu felaketi çok hızlı biçimde “bireyin sorumluluğu” politikası şeklinde propaganda ederek işin içinden sıyrıldı. Kitlelerin şirketlere, küresel odaklara ve kapitalist yıkıma olan öfkesi güçlü bir propaganda ile birey ve tüketim yönlü mikro alana indirgendi. Mesela, plastik poşetlerin kullanımı tüm dünyada konuşulmaya başlandı. Konuşulmalı da. Ama sorun dünyanın her yerinde poşetlerin ücretli dağıtımı, poşetle sınırlı kalan bir yasak politikası ya da vergilendirme biçimiyle gündeme getiriliyor.  Yani, bireyin piyasa ile kurduğu tüketim ilişkisine. Oysa bu soruna bütünsel ve üretim süreçleri yönlü bakmak şart. Hem devasa plastik endüstrisinin de bir parçası olduğu kapitalist işleyişe zeval getirmeyip hem de ekolojist olmak da neyin nesi?

Peki, plastik sorunun boyutları neler ve bu noktaya nasıl geldik? Plastiğin kapitalizmle kurduğu aşk hikâyesine şöyle bir göz atmak bu maskaralığa cevap vermek için yeterli olacaktır.

Kapitalizmin Plastik Aşkı

Türkiye gündemine geç girmiş olsa da plastik kullanımı sorunu bir süredir dünyanın gündeminde.  Çünkü rakamlar korkunç boyutlara ulaştı ve bu gidişat değiştirilmezse plastik içinde boğulacağız. Endüstrinin geldiği nokta ve yaygınlığı nedeniyle plastik üretimi patlamalı bir biçime artıyor. Şimdiye kadar üretilen plastik miktarı 65 yılda 8,3 milyar tona ulaştı. Bunun yarısı, son 15 yılda üretildi ve %70’i çöpe dönüştü. Çöpe dönüşen plastiklerin %12’si yakıldı %79’u çöplüklerde bekliyor. Kaybolmayan bir malzeme olduğu için de şimdiye kadar üretilen tüm plastiklerle yaşamaya devam ediyoruz. İşte korkunç gerçek bu.

Plastikle birinci büyük sorun plastiğin yok olmayan bir malzeme olması, ikincisi geri dönüştürülmemesi, üçüncüsü ise yalnızca bazı plastik çeşitlerinin geri dönüşüme uygun olması.  Plastiğin üretim maliyeti geri dönüşüm maliyetinden ucuz. Plastik içinde boğulmamızın bir nedeni de bu. Geri dönüşüm oranları Avrupa’da %30 Çin’de %25 ve ABD’de sadece %9.

1955 Life dergisi-kullan at hayat kapağı ile plastik devrimini kutluyordu

Plastiğin dünyada yaygın kullanımı 1970’lere dayanıyor. Endüstriye girmesi ise 2. Dünya Savaşı’nın askeri rekabet ortamının bir ürünü oldu. Ucuza mal etmek için çok sayıda üretilmeli ve çokça satılmalıydı. Geri dönüştürmenin maliyetini yüklenmektense çöpe atıp yenisini üretmek ve kullanım alanlarını yaygınlaştırmak, gezegenin sırtındaki plastik yükünü artık taşınamaz hale getirdi. 1950’lerde kullan-at ürünlerin üretimiyle plastikte üretim ve tüketim patlaması yaratıldı. Kulan-at ürünlerin zahmetsiz ve kolay bir yaşamın kapılarını açtığı propagandası büyük bir reklam ağıyla örüldü. Dünyanın en dayanıklı malzemesinden en kısa süreli kullanılan eşyalar üretmek mantıksızlığını ancak kapitalizm icat edebilirdi.Tekerlek, steril medikal ürünler, tekstil, pet şişeler, kullan-at malzemeler, ayakkabı, kozmetik, makine, askeri teçhizat… Akla gelebilecek her alanda artık plastik var. 

Ambalajlar sayesinde gıda endüstrisi devasa boyutlara ulaştı. Suyun metalaştırılması pet şişelerle hızlandı. Fast food’un bulaşıksız-hızlı yemek mantığı plastik araç gereçlere bağlandı. Dokuma sanayinin ağırlıklı kısmı sentetik kumaş yani aslında plastik türevi kumaşlarla üretime geçti. 1974’te kişi başı 2 kg olan plastik üretimi, bugün kişi başı 43 kg’a ulaştı. Dünyada plastik üretimi 1950’de 2 milyon tonken 2015’te bu sayı 380 milyon tona ulaştı. Plastik endüstrisi gündelik kültüre kullan-at mantığını iyice yerleştirdi. Kontrol edilemeyen, geri dönüştürülemeyen çöpler tüm gezegeni doldurmaya başladı. Her yıl ortalama 8 milyon ton plastik okyanus sularına karışıyor böyle devam ederse 2050 yılına geldiğimizde okyanuslardaki canlı sayısından fazla miktarda plastik olacak.

Yok olduğu iddia edilen bazı plastik türleri ise aslında sadece küçük parçalara bölünüyor ve var olmaya devam ediyor. Mikro plastik denilen, çapı 5 mm’den daha küçük boyuttaki plastikler, derin deniz tabanından kutup buzullarına kadar her yerde. Çarpıcı bir araştırma (1) Büyük Havai Adası’nın kumsalında yüzde 15 oranında mikro plastik bulunduğunu ortaya koydu. İçtiğimiz suda, midemizde, bağırsaklarımızda, toprakta, suda, tuzda, hayvanların vücudunda… Plastiğin girmediği yer kalmadı ve elimizde vücuda etkilerine dair net bilgiler yok. Ancak midelerini plastikle dolduran balıklar, deniz memelileri ve kuşların ölümü kitlesel boyutlara ulaşmış durumda.

Plastik benzeri organik malzemeler üretebilen bir teknolojik imkanlar çağında yaşıyoruz ve aslında bu sorun çok hızlı biçimde çözülebilir. Fakat kapitalizm, çok ucuz maliyetli plastikten kolay kolay vazgeçmeyecektir.

Türkiye’de Poşet Gündemi

Türkiye’de plastik poşetlerin 25 kuruşa satılmaya başlamasıyla plastik kullanımına dair bir tartışma da başlamış oldu. Türkiye egemenlerinin “çevrecilik” diye pazarladığı bu politika ikiyüzlülükten başka bir şey değil. Her 25 kuruşun 15’i devletin kasasına, 10’u da marketlerin ekstra kazanç hanesine eklenirken poşet satışlarının düşmesini hedefi tutturmak olarak açıklayan iktidarın plastik konusunda herhangi bir adım atmaması; dahası, atık yönetimi konusunda hiçbir politikanın olmaması işin içindeki uyanıklığı açığa vuruyor. Plastik kullanımının doğrudan yasaklanması ve marketlere kumaş çanta dağıtma zorunluluğu getirilseydi, paketleme endüstrisinin plastik kullanımı yasaklansaydı o zaman bu politika bir anlam kazanırdı. Bu haliyle durum tamamen çevre sorununu bir fırsatçılığa dönüştürme uyanıklığına dönüşmüş durumda.

Bu politikanın ikiyüzlüğü Türkiye’nin çöp politikasında da gün gibi açığa çıkıyor. Emperyalizmin hiyerarşisi bu konuda da işliyor. Az gelişmiş ülkeler merkez kapitalist ülkelerin plastik çöplüğüne dönmüş durumda. Çoğu gelişmiş ülke, çöpünü “geri dönüştürmek” için yoksul ülkelere satıyor. Geri dönüşüm oranlarının merkez kapitalist ülkelerde olduğundan yüksek görünmesinin bir nedeni de bu. Bangladeş, Vietnam, Tayland, Malezya ve Türkiye gibi ülkeler aslında bunları para karşılığı alıp çöplüklerine atıyor. Güney Asya’daki kirlilik oranlarının bu kadar yüksek olmasının arkasındaki bir sebep de bu. Türkiye de gönüllü bir çöplük olarak pazarlanıyor; Kasım 2017- Ekim 2018 döneminde İngiltere’den yaklaşık 80 bin ton plastik çöp alındı mesela. Bu sayı, bir önceki döneme göre %33 artış gösterdi. Bu çöpler, çöplüklere gönderiliyor çünkü Türkiye’nin geri dönüştürme kapasitesi çok sınırlı. Hani doğaya daha az plastik bırakacaktık?   

Türkiye’de plastik gündemi ortaya çıktığından beri çeşitli ekolojist çevreler poşet gündemi üzerinden AKP’nin ikiyüzlülüğüne dair tek laf etme gereği duymadılar. Ekolojik yıkımı doğrudan rejimle ilintili olarak derinden yaşamış olan Türkiye’de bile sorumlu derhal bireyler ilan edilebiliyorsa dünyada bu manipülasyonun ne derece başarılı olabildiğini görmek zor olmaz. 

 Sadece yazlık saray yapmak için binlerce ağaç kesen, HES, JES ve nükleer santrallarla ülkenin her yeşilliğini yok etmeye yemin etmiş bir iktidardan bundan daha fazlasını beklemek de saflık olurdu.

Hırsızın Hiç mi Suçu Yok?

Plastik poşetler, dünyanın plastik sorununun o kadar küçük bir kısmını oluşturuyor ki bu politikanın içinde ciddi bir uyanıklık var. Plastik atıkların tamamının içinde en görüneni ve şirketlere en dokunmayan kısmı bu olduğu için plastik poşetlerin kullanımı konuşulabiliyor. Hatta plastik poşetleri bir zamanlar bedava dağıtan marketler artık bunları para ile sattıklarında fazladan bir kar elde etmiş oluyor. Plastik poşetler yerine satılan daha kalın, sentetik alışveriş çantaları ise hem geri dönüştürülemeyen hem de daha uzun süre kullanılmadığında hiçbir anlamı kalmayan ürünler. Fırsatçılık içinde fırsatçılık. Peki, plastik üretiminin en büyük dilimini oluşturan plastik paketleme sektörüne, devasa şişeleme sektörüne getirilen herhangi bir kısıtlama, yasak vs. var mı? Lafı bile açılmaz.Şirketlerin her şeye sahip olduğu ama (sınıf mücadelesinin örgütsüz ve tamamen dağınık olması fırsatıyla) hiçbir şeyin bedelini ödemediği neoliberal dönemin ayrıcalıkları bunlar.

Piyasanın devleri, boylarından büyük bir yıkım ile dünyayı tehdit eden ası aktörler. Yani bunların suçları yanında sizin sizin poşet kullanıyor olmanız masum bile kaçar. Dünyanın en büyük tekelleri olan Coca Cola, Pepsi, Mc Donald’s dünyanın aynı zamanda en büyük plastik atık yaratıcıları. 500 ayrı markaya sahip Coca Cola her yıl 100 milyardan fazla pet şişe satıyor.

Dünyanın en büyük sekiz petrol şirketi, dünya karbon salınımının %23’ünü tek başına gerçekleştiren ABD’den daha fazla karbon salınımına neden oluyor. 1988 yılından bu yana gerçekleşen karbon gazı salınımının yüzde 71’i sadece 100 şirket tarafından gerçekleştirildi (2). Bu şirketler  ExxonMobil, Shell, BP, Chevron ve Saudi Aramco gibi devasa petrol şirketleri.  Neoliberalizmin tüketimi pompalayan piyasacılığı otomobil kullanımını teşvik ederken hükümetler, bununla uyumlu olarak kamusal ulaşımın piyasalaşmasını sağlıyor. Yaygınlaştırılmış kamusal ulaşımın karbon yakıtlardan arındırılması ciddi bir fark yaratılabilecekken bugünkü durum tamamen kapitalistlerin çıkarları için yapılan tercihlerin ürünü. Milyarlarca insanın ulaşım sorununu bisikletle çözme naifliği içinde değilseniz bu bütünlüklü projenin yıkılmasının, çözümün başlangıç noktası olduğunu görmek zor olmayacaktır. Yani kimse kendisini kandırmasın. Bireylerin mütevazı katkıları gezegeni kurtarmayacak. Ama bireylerin bunu kökünden değiştirmek için harekete geçmesi her şeyi değiştirecek.

Gezegenin Devrimi

Yavrusunu plastikle besleyen bir kuş.

Tükettiği şeyi sorgulamayan, bunun çevreye etkileri konusunda tamamen duyarsızlaşmış bir toplumsal hal elbette sosyalistler açısından daha tercih edilebilir değil. Çünkü bu hal, kapitalizmin nasıl bir düzen olduğuna dair eksik bir bilinç ifade eder. Ama bunu sınıfsal bir bilinçle temellendirmek zorundayız. Ekolojik yıkımın kapitalizmle bağını kuralım ki sorunun gerçek kaynağını hedef alabilelim. Tüm sorun birey ve tüketim alışkanlıkları olarak ilan edildiğinde işte bu gerçeklik çarpıtılmış ve çözüm imkânsız hale getirilmiş oluyor. Basit bir vicdani ve ahlaki bir hareket gibi görünse de tüketici yönlü bakışın arkasında maalesef bu var. Gidişatın kitlesel olarak ve kökünden değişimi olmaksızın artık ekolojik yıkım durdurulamaz. Kitlesel müdahale de üretim aşamalarından bunların tamamen kalıcı biçimde çıkarılmasıyla mümkün olur. Piyasadaki tonlarca plastiğin karşısında bir avuç vicdanlı insanın tüketme davranışının bir şansı olamaz. Dünyanın çanına ot tıkamaya yemin etmiş iktidarlar birbiri ardına iktidara gelirken bu konjonktür altında bile siyasallaşmamış bir çevre mücadelesinin hiçbir karşılığı yok. 

Kitlelerin, emekçilerin üretim araçlarından koparılması ve üretim sürecine dair herhangi bir söz hakkına sahip olmaması kapitalist toplumun kuralı. Dolayısıyla da kapitalistler kendileri için en karlı olduğunu düşündükleri şeyi, kendi karar verdikleri malzemeden ve yine kendileri tarafından yönetilen süreçle üretiyor ve pazarlıyor. Çok ucuz olduğu için dünyayı plastiğe boğuyor, rüzgâr ve güneş enerjisine yatırım yapmak maliyetli ve üretim süreçlerini yeniden yapılandırmayı gerektirdiğinden petrol kullanmaya, hatta onun için savaşmaya devam ediyorlar. Üretim sürecinin işçi sınıfının tamamen kontrolü dışında gerçekleşiyor olması üretilenin sonuçlarına dair bütün sorumluluğun burjuvaziye ait kılar.

Dünya ekonomisinin yıllık ortalama %3 büyürse bir yüzyıl içinde dünya ekonomisi 16 kat, iki yüzyıl içinde 250 kat, üç yüz yıl içinde de 4 bin kat büyümüş olacak. Geometrik bir sıçrama ile büyüyen dünya üretimin yaratacağı sonuç da hızlı bir tükenişe sürükleyebilir. Sürükleyebilir diyoruz çünkü bu hesaplar, yüzyıllarca kapitalizmin bu şekilde var olacağına dair bir varsayıma dayanıyor. Dünya emekçilerinin kapitalizme darbe indirmeyeceği, devrimlerin yaşanmayacağı bir dünya tahayyülü yıkımın kendisi olacaktır. Gezegenin geleceği için kitlelerin, doğayla kurulan ilişkinin kapitalist biçiminin radikal biçimde değişmesi zorunluluğu görmesi şart. Bunun için bireylerin tüketim kalıplarıyla açıklanan ve bunun değişmesi ile sonuca ulaşılacağını vaaz eden ekolojik yıkım paradigmasına karşı devrimci bir alternatif koymak zorundayız. Bez çanta kullanmak gezegeni kurtarmaya yetmez ama petrol tekellerinin, plastik endüstrisinin, akıldışı üretim baskısını kökünden kazımak işimizi görür. Tam da bu nedenle gezegenin, insanlığın, doğanın bir bütün halinde var olabilmesi sosyalist devrim soruna indirgenmiştir.

1-https://www.nationalgeographic.com/magazine/2018/06/plastik-planet-waste-pollution-trash-crisis/

2-The Carbon Majors Database, 2017, https://b8f65cb373b1b7b15feb-c70d8ead6ced550b4d987d7c03fcdd1d.ssl.cf3.rackcdn.com/cms/reports/documents/000/002/327/original/Carbon-Majors-Report-2017.pdf?1499691240

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı