/ Devrimci Perspektif / Gandhi Efsanesi: Bir Burjuva Milliyetçisinin Hikayesi – Arzu Görmez

Gandhi Efsanesi: Bir Burjuva Milliyetçisinin Hikayesi – Arzu Görmez

on 22 Şubat 2019 - 18:21 Kategori: Devrimci Perspektif, Sosyalist Dergi, Tarih
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Image result for mahatma gandhi

Bu yazı Sosyalist dergisinin 8. sayısında yayınlanmıştır.

Gandhi tarihte İngiliz sömürge yönetimine karşı barışçıl, şiddet içermeyen yöntemleriyle mücadele etmiş, emperyalizm karşıtı bir figür olarak resmediliyor. Pasif direnişi savunan ve toplumsal mücadelelerde şiddet kullanılmasına karşı çıkanların ilham kaynağı olan ve efsaneleştirilen Gandhi, gerçekte ise ardında kıyımdan geçirilmiş, ulusal, dini, siyasal karşıtlıkların perçinlendiği, cemaat çatışmalarıyla kana boyanmış bir Hindistan bıraktı. Hindistanlı işçi ve köylüler için eşitsizlik derinleşirken yerli burjuvazi için özgürlüğün kapıları aralanmıştı.

Zengin bir ailenin çocuğu olan Gandhi 1869 yılında Gujarat’ta dünyaya geldi. Küçük bir prenslikte bakanın oğlu olan Gandhi, ailesi tarafından genç yaşta hukuk fakültesi okumaya Londra’ya gönderildi. Üç yılın sonunda Hindistan’a geri dönerek Bombay’da avukatlık yazıhanesi açan Gandhi dikiş tutturamayınca Güney Afrika’da (Natal) Hintli bir iş adamının davasını aldı; oraya göç etti ve on iki yıl kaldı. Güney Afrika’da ırkçılığa maruz kalan Gandhi’nin gelecekteki düşüncelerini geliştirdiği yer burasıydı. Hem diğer yerlilere hem de Afrikalılara karşı ırksal önyargılarını gösterdiği yer de burası oldu.

Natal’ın 1893’teki nüfusu 584.326 idi ve nüfusun %8’ini beyazlar, %6’sını Hintliler ve %85’ini Zulular oluşturuyordu. Gandi Natal’a ayak basar basmaz ırksal ayrımcılıklarla karşı karşıya kaldı. Bir seferinde birinci mevkide yolculuk yapamayacağı gerekçesiyle trenden atıldı; çünkü yalnızca beyaz bir yolcunun birinci mevkide seyahat etme hakkı vardı. Daha sonra at arabası ile yoluna devam ederken, Avrupalı bir yolcuya yer vermek için arabanın dışında basamak üzerinde yolculuk etmesi istenmiş reddettiğindeyse sürücü tarafından dayak yemişti. Hatta ırkçılık o kadar had safhadaydı ki siyah derililerin kaldırımda yürümesi dahi engellenmek isteniyordu. Saldırıların bu denli şiddetlenmesinin bir nedeni de beyaz nüfusun, Hintli ve Zululu işçilerin kendi mallarını ellerinden alacağını düşünmeleriydi.

Gandhi sadece Hintlilerin değil yerli Siyah nüfusun da karşılaştığı eşitsizliklerin başından beri farkındaydı. Ama Gandhi’nin ezilen ve sömürülen kesimlerin mücadelesini vermek gibi bir derdinin olmadığını belirtmek gerekiyor. Bunu tarihte birçok olayda aldığı tutumla sayısız kez gösterdi. Gandhi, Hintlilerin oy kullanmasını engelleyen bir yasa tasarısına karşı çıkarken bunu korkunç sömürü koşullarında Natal’a gelen yoksul emekçiler için yapmadı. Zira Gandhi yoksul Hintlilerden bahsederken onları “oyların değerini bilmeyen cahiller” olarak nitelendiriyordu.

Güney Afrika’da bulunan Hint topluluğunu ortak bir siyasi güç etrafında toplayabilmek adına 1894’te Natal Hint Kongresi’ni kurdu. Gandhi Hintlileri diğer yerli Siyah nüfustan hep üstün görüyordu. Güney Afrika’da Hint milliyetçi kampanyalarını İngiliz emperyalizmine yaranarak rahatlıkla örebiliyordu. Hatta Durban postanesi için ayrı bir giriş hakkı bile kazandılar. Böylece “beyaz” ve “renkli” ayrımının dışında bir de “asyalı” olmak üzere kendilerini yerli Siyah nüfustan ayıran bir “kazanım” elde ettiler. Benzer durum 1895’te İngiliz Demiryolları Sekreteri Lord Ripon’a açtığı dava sonucu Transvaal’da bulunan Hintlilerin trende birinci ve ikinci mevkide yolculuk edebilmesini sağlamıştı. Gandhi’nin davadaki şu sözleri onun diğer ezilenlere bakışını özetliyordu: “Hintliler yerlilerle aynı kompartmanda bir araya sıkışıyor.”

Gandhi Britanya emperyalizmine öylesine yürekten bağlıydı ki Britanya egemenliğinin baskısı altında inim inim inleyen Zuluların haklı isyanını bastırmak için elinden geleni yaptı. Amacıysa İngiliz emperyalizmine sadakat konusunda beyazlardan farklı olmadıklarını ve ne kadar “medeni” olduklarını göstermekti. Hintlerin tam yurttaşlık haklarına kavuşabilmeleri için savaşı desteklemeleri gerektiğini savunuyordu. Savaşın sonucu ise Zulu’lar adına büyük bir yıkımla sonuçlandı: 4 bin Zulu öldürüldü,7 bini hapsedildi, on binlercesi evsiz kaldı…

Gandhi Hindistan’da

Gandhi 1915 yılında Hindistan’a geri döndüğünde Güney Afrika’da Hintliler için vermiş olduğu mücadele onu doğal bir lider haline getirdi. Birinci Dünya Savaşıyla beraber Hindistan’ın kaynakları tükenmiş, devlet baskısı muhalefetin üzerine bir balyoz gibi inmişti. Eşitsiz ve bileşik bir gelişimin sonucu olarak, kapitalizmin gelişmesi ekonomik olarak en geri bölgeler üzerinde bile belirleyici oluyordu. Diğer taraftan sömürgeci yönetici sınıfların kontrolü, gelişmiş ülkelerin sanayilerinin rekabeti ve yabancı sermayenin varlığı, yerel burjuvazinin gelişmesinde bir engele dönüşüyordu. Britanya egemenliği altında işçi sınıfını sömürme fırsatları sınırlanmış yerel burjuvazi egemenlik hakkı istiyordu. Yerli kapitalist sınıflar bu engeli aşmanın yolunu bağımsız ulusal bir devlet için verilecek mücadelede görürken aradıkları lider Gandi’nin kişiliğinde vücut bulmuştu. Tüm bu koşullar Gandi’ye Swaraj (bağımsızlık) talebiyle muhalefeti yükseltme imkânı tanıdı. Bu sayede Gandhi’nin sivil itaatsizliği radikal köylü ve küçük burjuvazinin de öfkesini ifade etmesinin aracı haline geldi. Gandhi öylesine nam salmıştı ki halkın adamı sayılıyor, milyonlarca insanı ayrımcı yasalarla mücadele etmeleri adına harekete geçiriyordu. Emekçi sınıflar böylece Swaraj hareketine ve Gandhi’nin Kongre Partisi’ne eklemlenmiş oldu.

Gandhi İşçi Sınıfının Düşmanı

Hindistan’da savaş, ağır vergiler, açlık ve hastalıkla mücadele eden işçi sınıfının yaşadığı derin çelişki 1918-1920 yıllarında kitle gösterileri, grevler ve ayaklanma dalgalarıyla ifadesini buldu. Bombay’da 125.00 tekstil işçisi greve çıktı. Bombay, Madras ve Bengal’de yiyecek ayaklanmaları ve Kalküta’da borçluların tefecilere karşı şiddetli protestoları oldu. General Dyer askerlerine, eylemlere katılan işçilerin üzerine ateş açma emri verdi ve 379 kişi öldürüldü, 1200 kişi yaralandı. Bu katliam kitlelerin öfkesini daha çok alevlendirdi, kitleler hükümet binalarına ve telgraf hatlarına saldırdılar. Alt sınıfların radikalizminden korkan Gandhi Britanyalı kapitalistlerle olan çatışmanın, Hintli kapitalistlerle olan çatışmaya da evrilmesinden korktu ve Kongre Partisi liderliğindeki hiç kimseyle görüşmeden bütün protesto hareketinin durdurulmasını istedi. Emperyalist paylaşım savaşı olan Birinci Dünya Savaşı’na destek veren Gandhi şimdi şiddetsizliği savunuyordu. Diğer taraftan genel vergilerin ödenmesini savunuyor; çünkü bu durumun köylülerin zemindarlara kira ödememesine yol açmasını istemiyordu. Gandi ve ulusal burjuvazinin asıl korkusu ezilen emekçilerin bir araya gelmesiydi ki nitekim bu da gerçekleşti. Sınıf mücadelesi dinsel bölünmeleri neredeyse ortadan kaldırmıştı. Bir hükümet raporunda şunlar belirtiliyordu:

…Hindular ve Müslümanlar arasında görülmemiş bir kardeşlik… Alt sınıflar bile farklılıklarını görmeme konusunda anlaştılar. Olağanüstü dostluk sahneleri ortaya çıktı. Hindular herkesin önünde Müslümanların elinden su içti ve Müslümanlar da Hinduların elinden.

Sınıf mücadelesinin bastırılmasının sonucu, dinsel bölünmelerin tekrar ön plana çıkmasıydı. Sınıf mücadelesi, doğası gereği enternasyonalistti ve halkların kardeşliğini beraberinde getiriyordu. Ortak sınıfsal çıkarlar birleştiriciydi. Ama sınıf hareketi bastırılınca dinsel düşmanlığın körüklenmesi kolaylaştı. Britanya emperyalizmi bu ayrılıkları sürekli kışkırtıyordu. Bu bölünmeler Britanya emperyalizmi karşısında emekçilerin ortak sınıfsal çıkarlar temelinde mücadele etme zeminini ortadan kaldırarak zayıflattı. Britanya azınlık olan Müslümanları kayırıyor ve böylelikle çoğunluk olan Hinduların Müslümanlara karşı bilenmesini sağlıyordu.

Gandhi’ye En Büyük Destek Stalinizmden

Aralık 1921’de Gandi Hindistan Ulusal Kongresi’nde yürütme yetkisine sahip oldu. Kongre Partisi Hint burjuvazisinin başlıca partisini temsil ediyordu. 1920-1942 süresince Gandhi’nin önderliğinde siyasi olarak içi boşaltılmış bir dizi kitlesel seferberlik ilan edildi. Ama ne zaman işçi sınıfı tarih sahnesine çıksa Kongre Britanya emperyalizmiyle anlaşmak için elinden geleni yaptı. 1945-47 yıllarında kitlesel grevlerle birlikte Kalküta, Bombay gibi işçi sınıfının yoğunlukta olduğu merkezlerde polis ve ordu ile doğrudan çatışmalar yaşandı. 1946’da Kraliyet Hint Donanması denizcilerinin isyanı patlak verdi ve 20.000 denizcinin greve çıktığı devrimci durumlar yaşandı. Bu süreçte gelişen sınıf birliği ve devrimci potansiyel karşısında yerel burjuvazi de korkuya kapıldı.

Troçki 1939’da Hintli emekçi sınıfına açık mektubunda Gandhi için şunları yazıyordu:

“Hint burjuvazisi devrimci bir mücadele verebilecek durumda değildir. İngiliz kapitalizmine göbekten bağlıdır ve ona bağımlıdır. Kendi mülkiyetleri üzerine titrerler. Kitlelerden korkarlar. Bedeli ne olursa olsun İngiliz emperyalizmiyle arayı bulmaya çalışırlar ve Hindistan halkını yukarıdan gelecek reform umutlarıyla uyuştururlar. Bu burjuvazinin lideri ve peygamberi Gandhi’dir. Sahte bir lider ve peygamber!”

Kongre Partisi Troçki’nin de belirttiği gibi devrimci durumlarda Britanya emperyalizminin emniyet supabı görevini görüyordu. Kongre Partisi bunu tek başına gerçekleştirmedi elbette, en büyük yardımcısı Stalinizm ve onun uydusu Hindistan Komünist Partisi (CPI) oldu. Stalin’in sömürge halklara ihaneti 1920’lerin ikinci yarısına kadar gider. Hindistan’da CPI anti-sömürgeci hareketten geri durduğu gibi sınıf hareketinin önünü keserek Gandhi’nin önünü açtı. Bu aktif bir destekti.

1942’deki “Hindistan’ı Bırak Hareketi” mücadelenin tarihindeki en kuvvetli eylem oldu. Binlerce eylemci polis ateşiyle öldü ya da yaralandı ve yüz binlerce eylemci tutuklandı. O dönemde Komünist Parti, Stalin’in müttefiki Britanya’nın savaş faaliyetlerini tehlikeye atacağı düşüncesiyle eylemlerin bastırılmasına yardımcı oldu. CPI, burjuva partisi Kongre’yi çok sınıflı bir cephe olarak selamlarken sınıf işbirliğini savundu. İşçi sınıfının mücadelesini Kongre ve burjuva Müslüman örgüt Müslüman Birliği’nin egemenliğini güvence altına alacak bir ulusal mücadeleye tabi kılmaya çalıştı. Buna Müslüman Birliği’nin ayrı bir Pakistan yönündeki gerici talebine arka çıkmak da dâhildi. Bu olay Güney Asya’nın tüm tarihini değiştirdi. Bölünme en az iki milyon Hindu’nun, Müslüman’ın ve Sih’in can verdiği aylar süren korkunç bir dinsel çatışmayı beraberinde getirdi ve insanlık tarihindeki en büyük toplu göçlerinden birine yol açtı.

Sonuç olarak Gandhi, yüz milyonlarca kişilik Hindistanlı antisömürgeci mücadeleyi emperyalist kapitalizm sınırları içerisinde tutmuş, gerici bir tarihsel figürdür. Bu rolünü oynamasında kendisine en büyük destek Stalinizm cephesinden gelmiştir. O meşhur pasifizmini ise söz konusu ezilenler ve emekçiler olunca derhal rafa kaldırmasını bilmiştir. Fakat ne yazıktır ki böylesine sorunlu ve gerici bir figür bugün popüler kültürün de etkisiyle bir mücadele sembolü olarak parlatılıyor. Fakat devrimci Marksistler açısından kafa karıştırıcı tek bir nokta bile bulunmamaktadır: İnsanlığın kurtuluşunun sistem sınırları içerisinde mümkün olmayacağı, ezilen halkları kurtuluşa bir değil bin tane sınıf işbirlikçisi Gandi’nin taşıyamayacağı ortadadır. Hindistan gibi geç kapitalistleşmiş ülkelerde geçmişte emperyalizmden kurtulmanın tek yolu sürekli devrim programının uygulanmasıydı. Ancak başka birçok ülkede olduğu gibi hem Stalinizm hem de burjuva milliyetçisi unsurlar Hindistan devrimini el ele boğazladılar.

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı