Taşerona Kadro Kıyıma Dönüştü: Binlerce İşçi Kadro Dışı Kaldı

AKP’nin taşerona kadro diye duyurduğu süreç, işçilerin kadro başvurusunda bulunmasıyla başlamıştı. AKP, iki aşamalı bir eleme ile taşeron işçileri belediye ve KİT’leri dışarıda bırakarak başlatmıştı. İlk aşama güvenlik soruşturması ikinci aşama ise yazılı sınav. İlk etapta işçilerin başvurularının başvuru şartları bakımından incelenmesinin sonuçları açıklanmaya başladı ve binlerce taşeron işçisi şimdiden kadro dışı bırakıldı. İl Sağlık Müdürlükleri, Orman İl Müdürlükleri, Nüfus İl Müdürlükleri , üniversiteler kabul veya reddedilen başvuruları açıklamaya başladı.  

Şimdiye kadar açıklanan kurumlarda red gerekçeleri çeşitli: Kadro düzenlemesini getiren KHK’ya göre, idari ceza veya hapis cezası almış olmak ya da emekliliği gelmiş olmak red gerekçesi ancak bu, reddedilenlerin küçük bir kısmını kapsıyor. Red alan binlerce işçi  için  gerekçeler şöyle:

  • “Yaklaşık maliyetin en az %70’lik kısmının asgari işçilik maliyeti ile varsa ayni yemek ve yol giderleri dahil işçilik giderinden oluşması hükmüne uymadığından ” 
  • “Danışmanlık hizmetleri, hastane bilgi yönetim sistemi hizmetleri ve çağrı merkezi hizmetlerine ilişkin alımlar personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alımı olarak kabul edilmez” hükmüne uymadığından başvuru reddedilmiştir.
  • İşçinin bu personel alımına dayalı hizmet sözleşmesi kapsamında 04.12.2017 tarihi itibariyle çalışmadığından başvuru reddedilmiştir.
  • Personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alımı olmamasıAçıklanan kurumlardan derlediğimiz kabul ve red rakamları şöyle:
Kurum Kabul Red
Ankara İl Sağlık Müd. 12 369 3 048
Bursa Büyükşehir Beld. 3117 632
ASKİ 0 2622
Sivil Havacılık Gen. Müd. 59 18
Dışişleri Bakanlığı 288 47
Sağlık Bk. Merkez Teşkilatı 94 2
Yargıtay 291 2
TÜBİTAK 666 264
BDDK 119 4
SGK 929 141
İETT 901 887
DSİ Genel Müd. 440 186
DSİ Bölge Müd. 2268
İzmir Bayraklı Beld. 1076 119
Yenimahalle Beld. 740 29
Samsun İl Sağlık Müd. 2746 817
Ankara Batı Adliyesi 73 3
Konya Orman Gen. Müd. 8 12

AKP iktidarı, taşeron işçileri yıllarca kadro vaadiyle oyalayıp en son Aralık 2017’de KHK ile taşerona kadro düzenlemesi getirmişti. Ancak bu düzenleme kamuda taşeronu kaldırıp herkese kayıtsız şartsız kadro vermek yerine taşeron işçilerin bir elemeden geçirilmesini ve içlerinden seçilenlerin kadroya alınmasını öngördü.

Özellikle güvenlik soruşturması yapılacak olması, binlerce taşeron işçinin daha kadro dışı bırakılması için AKP tarafından bilinçli bir şekilde devreye sokulmuş görünüyor. İlk incelemede elenen binlerce işçiden başka, güvenlik soruşturmalarıyla da binlerce işçi, özellikle de muhalif işçiler elenebilir.

AKP’nin taşeron KHK’sının neler içerdiğini okumak için tıklayınız!

Taşerona Kadro Gerçekten Geldi Mi?

Aralık ayında yazdığımız yazıda “taşerona kadro gerçekten geliyor mu?” diye sormuş ve AKP’nin hazırlıklarını sürdürdüğü “kadro” düzenlemesini henüz net olmayan bilgilerle ele almaya çalışmıştık. O günden bu yana yaşananlar, Aralık ayında öngördüklerimizi fazlasıyla doğruladı.

AKP’nin aklındaki planın ücret ve çalışma koşullarını değiştirmeden taşeron şirketleri aradan çekmekten ibaret olduğunu ve AKP’den başkaca bir şeyin beklenemeyeceğini yazmıştık. Eksik söylemişiz. Hükümet taşeron işçilerin herhangi bir gerçek hak kazanımı sağlamasını engellerken, daha fazlasını da yaptı ve taşeron işçilerin geçmişten doğan haklarını da çöpe gönderdi.

Dalga geçercesine KHK ile getirilen taşerona kadro düzenlemesinde yaşanan gerçekler şöyle:

  • TRT, Ziraat Bankası, AA gibi 26 özel bütçeli kuruluşun taşeron işçileri kapsam dışı kaldı.
  • Kamu İktisadi Teşebbüslerinde (KİT) çalışan taşeron işçiler kapsam dışı kaldı.
  • Belediyeler, il özel idareler ve bunlara ait şirketlerdeki işçiler de kadroya alınmadı. Yerel yönetimlerdeki taşeron işçilere 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’ndaki kadrolu işçi statüsü verilmedi. Bunun yerine buralardaki işçiler İş Yasası’na tabi olarak yerel yönetime ait şirketin işçisi olarak sayılacak.
  • Ücretlerde ve diğer haklarda, kadrolu işçilerle eşitlenme sağlanmadı. Taşeron işçiler, kadroya geçirilse bile aynı şartlarda çalışmaya devam etmeye mahkum edildi.
  • Kadroya geçirilen işçilere taşeronda çalıştığı dönemde açmış olduğu dava ve icra takiplerinden feragat etmesi ve kadroya geçtikten sonra geçmişe dönük hak talebinde bulunmayacağını beyan ederek geçmiş döneme ilişkin sulh sözleşmesi yapması dayatıldı. Böylece işçiler geçmiş dönemde doğmuş olan haklarını devlete karşı ileri süremeyecek.
  • Kadroya geçiş için her kurumun kendi belirlediği şekilde sınav yapılacak ve kadro başvurusu yapan işçiler güvenlik soruşturmasından geçecek.

Bunlar taşeron işçi kitlesinin uğradığı en temel hak kayıpları. Tekil örneklerde çok sayıda daha hak kaybı gerçekleşiyor. Örneğin kadro başvurusunun taşeron şirkete değil de kuruma yapılması gerekirken pek çok kurum başvuruları taşeron şirkete toplattı. Böylece işçinin başvurusunun ön incelemesi taşeron şirketler tarafından yapıldı.

Başvuru sürecinde en çok yaşanan hak ihlali ise, başvurunun kabul edilmesi durumunda yapılması gereken dava ve icra takiplerinden feragat ile sulh sözleşmesi, henüz başvuru sırasında işçilere dayatıldı. Düzenleme, başvuru sırasında sadece feragat ve sulh sözleşmesi yapılacağına dair yazılı beyan verilmesini gerekli kılarken pek çok kurum düzenlemeye aykırı şekilde feragat ve sulh sözleşmelerini başvuru sırasında almaya zorladı.

Sonuçta AKP, taşeron işçilerin sadece bir kısmına sınırlı bir kadro başvurusu hakkı tanımış oldu. Kadroya başvuranların ne kadarının süreci tamamlayabileceğini ise hep birlikte göreceğiz. Sınavlarda ve güvenlik soruşturmasında özellikle iktidar yandaşı olmayan işçilerin elenmesi muhtemel görünüyor.

AKP yine emekçileri kandırmış oldu. Elbette kadro başvurusu kabul edilen işçiler kısmen de olsa hak kazanımı (örneğin daha iyi bir iş güvencesi) sağlayacak olsa da aslında bütün olarak baktığımızda taşeron KHK’sından gerçek kazanımlar yerine hak kaybı çıktı.

Taşerona mahkum edilen, sefalet koşulları dayatılan işçilerin bu sıkışmışlıktan kurtulması için mücadeleye atılması gerekiyor. Kadro hakkı gasp edilen taşeron işçiler, bulundukları yerlerde komiteler kurmalı, taleplerini örgütlü bir şekilde yükseltmeli. Bu tablonun farkında olan bilinçli emekçi kardeşlerimizin, yalancıların değil kendi partisinin saflarını, Sosyalist Emekçiler Partisi saflarını güçlendirmesi de zafer için mutlaka gerekli. Unutmayalım, işçi sınıfı örgütüyle güçlüdür!

KİT’lerde Taşeron AKP’yi Zorluyor

Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım’ın basın mensuplarından gelen “Taşerona kadro düzenlemesinde KİT’lerin durumu ne olacak?” sorusu üzerine yeni açıklamalar yaptı. Erdoğan “KİT’ler ve BİT’ler, bakın bu konuda yanlış bilgilendirmeler var. Biz KİT’lerde de BİT’lerde de şu anda çalışanların durumu neyse taşeronda olanların durumu da aynen onların durumuna dönecektir. Zira bizim buradaki operasyonumuz aradaki adeta komisyoncuyu kaldırmaktır ve bunları kaldırarak nasıl ki KİT’ler şu anda mevcut elemanlarını belli bir şekilde değerlendiriyorsa, BİT’ler nasıl değerlendiriyorsa şimdi bu taşeronda olanlarda bu şekilde yapılacak, imkânlarla birlikte oranın elemanı olacak” açıklamasında bulundu. Yıldırım’ın açıklaması ”KİT’lerin mülkiyeti Hazine’ye bağlı. Hazine, KİT’te taşeron olarak çalışanlara kadro verecek, ihtiyaçları oranında da açılan kadrolarda uzun süredir KİT’lerde hizmet veren ve taşeron olarak tabir edilen vasıflı elemanlar istihdam edilecek. Böylelikle sorun çözülmüş olacak. Düzenleme etap etap gerçekleşecek ve hemen başlayacak.” şeklindeydi.

Şeker fabrikalarında kadro talep eden işçiye Erdoğan “Ne kadrosu yahu, çalışıyorsunuz işte” şeklinde cevap vererek hiç oralı olmadığını göstermişti.

İki açıklama da KİT’leri kapsamayan taşeron düzenlemesinde KİT’lere kayıtsız şartsız kadro söyleminden uzak olmakla birlikte süreçte tam olarak nasıl bir işleyiş olacağının cevaplarını da vermemekte.

TAŞERONA KADRO

Taşerona kadro düzenlemesi 685-696 sayılı KHK ile açıklanmıştı. Güvencesiz ve ucuza çalışmayı yaygınlaştırmak üzere taşeron çalışma AKP döneminde yükselişe geçti. 2002’den bugüne katlanarak artan taşeron işçi sayısı günümüzde 2 milyona yaklaşmış durumda. Taşerona kadro vaadi ise AKP iktidarının yıllardır kullandığı fakat çözüm sunmaktan uzak olduğu sözler. Yapılan bu düzenlemede de işçilerin kadro hakkını kazanması gerçek bir kazanım olsa da içerik olarak düzenleme işçilerin hayat şartlarına hiçbir değişikliği sağlamamakta.

İktidar, dönem dönem iç siyasette kendi çıkarlarını korumak ve bu kısmi kazanımları da siyasi ranta çevirmek için düzenlemeyi kullanıyor. Bir yandan 2019 seçimlerine giden yolda nabız yoklamaya çalışan bir yandan da binlerce emekçiyi ve ailelerini açlığa mahkum eden KHK’ları normalleştirme ve meşru gösterme aracı olarak AKP KHK yoluyla taşeron düzenlemesine başvuruyor. 2 milyon taşeron işçinin yalnızca 450 binini kapsayan bu düzenleme güvenlik soruşturması, arşiv taraması, kazanılmış haklardan feragat gibi yığınla engeli kadro talebi olan işçilerin karşısına set olarak çekmekte.

Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırımın son yaptıkları açıklamalar da kayıtsız şartsız kadro düzenlemesinden uzak. AKP tarafından 2019 seçimlerine giderken bir hamle olarak görülüyor. KİT’leri ve belediyelerde çalışan işçileri kapsamayan, ücretler ve sosyal hakların değişmeyeceği bu düzenlemeye karşı emekçiler her yerde gerçek bir kadro hakkını dillendirdikleri oranda AKP bu meşru talebi soğurmak için meseleyi “gündemlerindeymiş gibi” lanse edecektir. Ancak gerçek bir çözüm şimdilik ufukta görünmüyor.

Samsun’da OHAL Karşıtı Kampanya

KESK, DİSK, TTB VE TMMOB’un “OHAL DEĞİL DEMOKRASİ” çağrısı kapsamında Samsun’da sosyalist parti ve örgütlerin de desteğiyle etkinlikler yapılmaya başlandı. Sosyalist Emekçiler Partisi’nin de içinde yer aldığı

“OHAL DEĞİL DEMOKRASİ” birlikteliğine destek verenlerle, dün İlkadım İstasyon Pazarı’nda “OHAL’e Hayır” talebimizi yükselten bildirisi dağıtıldı. Kitlesel bildiri dağıtımı halktan iyi tepkiler aldı.

Dağıtılan bildiri:

Bildiri dağıtımı sonrasında 14.00’te  Uğur Mumcu Parkı’nda; Karayoları’nda çalışan taşeron işçilerinin kadro talebiyle gerçekleştirdiği eyleme katılım sağlandı. AKP’nin taşeron düzenlemesi KİT’lerde çalışan işçileri kapsam dışında bırakmıştı. Karayolları işçileri de  gerçekleştirdikleri basın açıklamasında  kendilerine verilen kadroya geçme sözünün tutulmasını istedi.

Emek düşmanı  OHAL ve KHK’ya hayır çağrısı yapılan bildiriler eylem gerçekleştiren işçilere de ulaştırıldı.

"Sahnenin" Taşeronları Kadro İstiyor!

İktidar, taşeron düzenlemesi ile yıllarca adım adım ülkenin  yakıcı sorunu haline getirdiği taşeron sorununu sınırlı bir kadroya geçiş ile çözer görünmeye çalışıyor. Belediye işçilerini bile bunun dışında bırakan iktidar, taşeron sorununun bu ülkede ne kadar kök saldığını gözlerden de kaçırmaya çalışıyor. Akla hayale gelmeyecek yerlerde ve iş kollarında taşeron çalışma ülkenin kuralı haline getiriliyor. Bu yerlerden birisi de Devlet Tiyatroları. Kadro talebi ile DT’de taşeron ve sözleşme ile güvencesiz çalışan sanat emekçileri hakları için kampanya başlattı. 

Taşeron olarak çalışan mezun sanatçılar kadrolu olabilmek için video çekip imza kampanyasına başladı.Taşeron, Türkiye’deki emekçilerin en can alıcı sorunlarından bir tanesi. Şuan Türkiye’de çeşitli sektörlerde yaklaşık 2 milyon taşeron işçi çalıştırılıyor. Onların yedi yüzü ise Devlet Tiyatrolarında(DT) ”taşeron sanatçı” olarak çalışıyor. Diğer sektörlerde olduğu gibi bir çok haktan onlar da mahrum. Sanatın taşeron şirketlere havale edilmesi hem insana hem de sanata bakış açısının ne derece korkunç boyutlara ulaştığının bir kanıtı. 

Peki, DT’de taşeron nasıl işliyor?

Oyun başı sözleşme imzalanıyor. Bunun anlamı sadece prova ve oyun olduğu sürece günlük 113 lira maaş alınması ve bu maaş için ortalama 12 saat çalışma zorunda kalmaları. Tiyatro alanında her gün çalışılmadığını düşünecek olursak maaşların asgari ücrete dahi ulaşamadığı berbat bir tablo çıkıyor karşımıza. 

Yaz tatili arası ise DT’liler için ücretsiz tatil demek. Diğer taraftan yeni oyunda görev alıp almayacağı garantisi olmamasından ötürü bu sanatçıları meçhul bir gelecek bekliyor. Pek çoğu sigorta sigorta primlerini tamamlayamadığından emekli olamıyor. 

Kendilerini mevsimlik işçi veya taşeron sanatçı olarak adlandıran mezun sanatçılar yeni kadro açılmadığını ifade ederken artık sorunun da açılacak bir 50 kişilik kadro ile çözülemeyeceğini, kendilerinin topluca torba yasa ile kadro istediklerini açıkladılar. Eşit işe eşit ücret almadıklarını vurgulayan mezun sanatçılar kamuoyu yaratmak için video hazırladılar ve imza kampanyası başlattılar.

İmza kampanyası için hazırlanan metin ise şöyle:

Bizler, 375 sayılı K.H.K’nın Ek 7. Maddesi ve Bütçe Yasasının 23. Maddesi uyarınca her yıl Maliye tarafından vizelendirilen ve hiçbir yasal düzenlemeye tabi olmadan sürekli olarak kadrosuz sözleşme ile çalıştırılmaktayız.

Sözleşmemizde “TC uyruklu mezun sanatçı” ibaresi kullanılmakta. En fazla 26 gün puante ediliyor -daha az da olabiliyor(4 gün, 5 gün tiyatroda sık rastlanılan bir durum)- ve o kadar da sigorta primi yatıyor. Yazın kurum tatile girdiği zaman ücretlerimiz ve dolayısıyla sigorta primimiz de kesilmiş oluyor. Sözleşmelerimiz yılda iki kez 01.01 – 30.06 , 15.08 – 31.12 tarihleri arasında yapılıyor.

Sözleşmelerinde “yabancı uyruklu misafir sanatçı” yazan yabancı arkadaşlar ise aynı vizelendirme şekli ile ağırlıklı olarak ve 30 gün sigorta primi ile çalışmaktalar ve yine aynı vizelendirme şekliyle “TC uyruklu misafir sanatçı” adı altında aylıkla çalışan bir grup da var. 

Kadrolu sanatçı meslektaşlarımızla aynı işi aynı sürede yapmamıza rağmen haklarımız arasında ciddi farklar var. Öncelikle eşit işe eşit maaş ilkesinin çok uzağındayız. ‘ Aylıkla’ çalışan yerli ve yabancı sözleşmelilerin bile uzağındayız. Haftada 6 gün çalışıp 7. günü ücretsiz izinde geçirmek de ayrı bir sorun. 

Daha önce çıkarılan 5620 sayılı geçici yasadan yararlanamadığımızda işçi olmadığımız sonucunu çıkardık.Bu yasadan birkaç yıl sonra çıkartılan kamuda sözleşmeli memurların kadroya alınması ile ilgili KHK bizi umutlandırdı fakat yine kapsama alınmayınca memur olmadığımızı da anladık.

Sanat kurumlarında mesleğimizi ve kurumumuzu her şeyin üstünde tutarak, işimizi en iyi şekilde yapmak için canla başla çabalıyoruz.  Fakat işin diplomasına  sahip vatandaşlar  olarak  kurumlarımızda ne işçiyiz ne de memur, bizler de “taşeron sanatçı” adını yakıştırdık kendimize. Türkiye genelinde sayısı 2000’i dahi geçmeyen, devletin sanat kurumlarında çalışan mezun sanatçıların da  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yürütülen Taşeron  İsçilere Kadro yasasına eklenecek bir madde ile kadroya alınması mümkün. Devletin sözleşmeli sanatçılarının bu mağduriyetlerini gidermesini, onlara kendilerine bir hayat kurabilecekleri olanaklar sağlamasını, halihazırda çözüm için en uygun yol olan bu yasaya devletin sanat kurumlarında  çalışan sözleşmeli mezun sanatçılarımızın da dahil edilmesini talep ediyoruz.

 

AKP ve KHK’lerle Değişen Sağlık Sistemi – Arzu Görmez

 

Kapitalizm; küçük bir azınlığın kendi çıkarları için büyük bir çoğunluğun yaşamını etkileyecek olan eğitim, sağlık gibi sosyal alanlarda izlediği politikalarla tek amacın kar etmek olduğu bir sistem yaratarak haklarımıza saldırıyor. Tüm bunlar da türlü kılıflar ve süslü adlarla sanki tüm insanlığın yararına izlenen politikalarmış gibi gösterilmeye çalışılıyor.

AKP 2011’de KHK ile sağlık sistemini değiştirmişti. Şu sıralar AKP’nin öve öve bitiremediği sağlıkta dönüşüm projesinin kamu hastaneleri birliği modeli ayağında değişikliğe gidiyor. Bu yazıda AKP dönemiyle değişen sağlık sistemini ve AKP’nin hazırladığı yeni sağlık modelinden yani 6 yıldan sonra sağlık kurumları için oluşturulan üçlü yönetim yapısının terk edilerek yeniden Sağlık müdürlüğünün tek çatı altında toplanılması kararından bahsedeceğiz. AKP’nin 15 yıllık iktidarı boyunca en çok işittiğimiz vaatler: “Hastanede sıra beklemeye son”, ”ücretsiz sağlık hizmeti her yerde”, ”her aileye bir hekim”… AKP’nin iktidarı boyunca durum gerçekten böyle miydi? Bu vaatler AKP iktidara gelir gelmez uygulamaya soktuğu SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM adı verilen programın süslü laflarla anlatılmasından başka bir şey değildi.

2000’li yıllarda izlenen saldırgan politikalar Türkiye’de neoliberal dönüşümün çarpıcı örneklerini ortaya çıkarmıştır. 2003 yılında SDP (Sağlıkta dönüşüm programı) ile gündeme gelen sağlıktaki değişim ve dönüşümler, sağlık bakanının görev ve yetkilerinden başlayarak, sağlık hizmetlerinin her basamakta örgütlenmesini, finansmanını, sağlık emekçileri ile ilgili politikaları neoliberal bir anlayışla kökten dönüştürmüştür. Bu dönüşümle dünyada en büyük piyasa alanlarından biri olan sağlık hizmetlerinden payını almak için sermayenin ağzı sulanırken, her türlü yasal kılıf ve süslü adlarla politikaları güzellemeye çalışan AKP iktidarının yaptığı hepimizin çokta yakından bildiği ”sağlık hizmeti sunumunun devletin sorumluluğundan çıkartılıp mümkün olduğu ölçüde piyasanın ellerine bırakılması”ndan başka bir şey değildir.

Kapitalizmin 1970’li yıllardaki yapısal krizi, sermaye sınıfı ve aktörlerini, bunu aşmak için yeni sermaye birikimi sağlayacak alanlara yöneltti. Sağlığın bu alanlardan sadece birisi olduğunu belirtmek gerekir. Böyle olunca, başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de 1980 sonrasında uygulamaya konan neoliberal ekonomik politikalarla, “sağlık reformu” uygulanmaya başladı. Reformların ana eksenini kamu kurumlarının özerkleştirilmesi, özelleştirilmesi; özel sağlık kurumlarının sayısının hızla artması ve bunun kamu eliyle desteklenmesi, birinci basamak sağlık hizmetlerinin özünden kopartılarak aile hekimliği birimlerinin inşa edilmesi, performansa dayalı maaş düzenlemesi, özel sağlık sigortasının bir ön aşaması olan sağlık hizmetlerinin finansmanıyla sunumunu birbirinden ayıran genel sağlık sigortası sisteminin kurulması, güvencesiz çalışma koşullarıyla (esnek üretim, atipik işler, yarı zamanlı işler vb…)  sağlık emek biçiminin yeniden yapılandırılması ve sağlık bakanlığının sadece denetleyen ve gerektiğinde düzenleyen bir kuruma dönüştürülmesi oluşturdu. Tüm bunlar basit reformlar ya da basit saldırılar değildir. Bu reformlar toptan bir dönüşümün ana eksenini oluşturmaktadır. Bu reformlar, 1990’lardan bu yan uygulanan ve piyasacılığı arttırmak, genişletmek ve yönetmek amacıyla sağlık sistemini metalaştıran politikalar olup, nedenini sağlık ve sağlık sistemi gereksinimlerinden değil, ekonomik ve ideolojik etkenlerden almaktadır. Bu politikalar sağlık sistemindeki sorunları çözmek şöyle dursun, eşitsizliği arttırmış ve kamusal kaynakların yanlış dağıtılmasına neden olmuştur. Örneğin cepten harcamaların yükselişi, yoksul kesimleri daha çok yoksulluğa sürüklemiştir.

Sağlık alanında uygulanan neoliberal politikalar her kademedeki sağlık hizmetinin piyasalaştırılmasına neden olurken, devlet bütçesinden sağlığa ayrılan payın büyük bir kısmı özel sağlık hastanelerine ve şirketlere aktı. Buna karşılık hem vatandaşın sağlık hizmetine ulaşma koşulları, hem de sağlık emekçilerinin çalışma koşulları giderek zorlaştı.

  Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP)  Ne Getirdi, Ne Götürdü?

 SDP’nin bileşenlerinde birçok şey saymak mümkün, özellikle üzerinde durulup incelenmesi gereken 3 önemli ayağını konuşmak yararlı olacaktır: (SB, 2003)

  1. Planlayıcı ve denetleyici bir sağlık bakanlığı
  2. Genel sağlık sigortası sistemi (GSS)
  3. Yaygın, erişimi kolay ve güler yüzlü sağlık sistemi 

a)Aile hekimliği modeli

b)Etkili, kademeli sevk zinciri

c)İdari ve mali özerkliğe sahip sağlık işletmeleri: Özerk hastaneler

(1) 2011 yılında Sağlık Bakanlığı’nın teşkilat yapısını düzenlemek üzere çıkarılan KHK, bakanlığı sağlık hizmetinin direkt sorumlusu olmak yerine düzenleyici ve denetleyici bir role dönüştürmüştür. Sağlık Bakanlığı merkezi teşkilatı birbirinden bağımsız hareket eden (bağlı kuruluşlar adıyla) iki parçaya bölündü: Türkiye Halk Sağlığı Kurumu ve Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu. Halk sağlığı kurumu, koruyucu ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin (aile sağlığı merkezlerinin), kamu hastaneleri kurumu ise hastanelerin sorumlusu olarak görevlendirildi. Merkezi düzeydeki bu yapılanmaya denk gelecek şekilde illerde birbirinden bağımsız üç yönetimsel yapı oluşturuldu: Halk Sağlığı Kurumu’na bağlı İl Halk Sağlığı Müdürlüğü, Kamu Hastaneleri Kurumu’na bağlı Kamu Hastaneleri Birliği ve acil sağlık hizmetlerinde sorumlu İl Sağlık Müdürlüğü. Bu kapsamda ikinci basamak hizmetlerin sunumunda köklü değişiklikler meydana gelmiştir. Bakanlığa bağlı il düzeyinde sağlık hizmeti veren hastaneler “kamu hastaneleri birlikleri” yapısı altında toplanarak idari ve mali özerkliğe sahip sağlık işletmelerine dönüşmeye başlamıştır ve bakanlık teşkilatına bağlı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’na bağlanmıştır. Yalnızca üçüncü basamak hizmet veren hastaneler bakanlığa bağlı bırakılmış ve yapılanmaya dâhil edilmemiştir. Bu birliklerin “özel sektör tekniklerine göre” yönetilmesi için sözleşmeli uzman kadroları (genel sekreterlik ve hastane yöneticiliği) sağlanmış ve yöneticilerin atanma ve görevden alınma süreçleri de performansa bağlanmıştır. Hastanelerin kurumsal performans değerlendirmeleri, Kamu Hastaneleri Kurumu ya da özel sektöre ait değerlendirme kuruluşları tarafından gerçekleştiriliyor. Bu uygulamayla sağlanabilecek rekabet ortamıyla sağlık hizmetlerinin veriminin artacağı öne sürülüyordu. AKP’nin değiştirmek istediği Kamu Hastaneleri Birliği modeli bunları içeriyor bu modeli terk etme nedenlerinden bahsetmeden evvel sağlıkta dönüşüm programının diğer önemli ayaklarına bakalım.

(2) Bir başka önemli kısım GSS. SDP ile Türkiye’de sağlık finansman yönetimi olarak sosyal sigortacılık modeli benimsendi, 2008 yılında Sosyal Sigortalar ve GSS yasası ile tüm nüfusu kapsayacak hale getirildi. 2006 yılında da SGK yasası ile mevcut sosyal sigorta kuruluşları (Bağ-Kur, SSK, Emekli Sandığı) tek çatı altında toplandı. Sistemin finansmanında temel araç primlerdir ve GSS kapsamına alınan herkes primlerini düzenli olarak ödemek zorunda. Hükümet primlerini ödeyemeyen vatandaşlar içinse “gelir tespiti” zorunluluğu getirdi. Geliri asgari ücretin 1/3 altında olan vatandaşların primlerini devlet ödeyeceğini söylüyor; fakat durum hiç de göründüğü gibi değil. Devletin desteğini alabilmeniz için üzerinize kayıtlı bir gecekondunuzun bile olmaması gerekiyor; yani aslında devlet çok az bir nüfusun primlerini ödemeyi taahhüt ediyor.  Devlet düzenli prim ödeyenlerden topladıkları ile özele akacak olan sağlık harcamalarını finanse etmeye çalışıyor. Primlerini ödeyip sisteme dâhil olanların, bazı hizmetler için ayrıca katılım payı ödemeleri gerekiyor. Alabileceğiniz hizmetler sınırları değiştirilebilir olarak tanımlanıyor. Sınırların içine giren bazı hizmetlerin belli yüzdelerini sadece sigortanız karşılayacak, geri kalan kısmını ve sınır dışı tıbbi müdahalelerin parasını ödemek zorundasınız. Mesela “ayakta tedaviye bağlı ilaçlar ( reçete başına 3 TL ve yazılan 3 ilaçtan sonraki her bir ilaç için ilave 1 TL), vücut dışı protez ve ortezler (ürün fiyatına %10-20’si) ikinci ve üçüncü basamak ayakta tedavide hekim ve diş hekimi muayenesi (5 TL), özel sağlık kuruluşlarında ayakta tedavide hekim ve diş hekimi muayenesi (5 TL) yatarak tedavide kurumca belirlenen hastalık grubuna göre sağlık hizmetleri (hizmet bedelinin %1’i)” olarak belirlenmiş ve katılım paylarının artırımı, SGK tarafından belirlenmektedir.(SGK, 2017). Bu tanımlar dışında hastalığınız için özel sigorta yaptırabilirsiniz, bu nedenle artan ve daha da artacak olan özel sigorta reklamları hiç de tesadüf değil.

Özel sağlık harcamalarının yapısına bakıldığında 2002 yılında toplam özel sağlık harcamalarının %67,7’ si cepten yapılan harcamalarla finanse edilmişken 2013 yılında bu oran %78’ e yükselmiştir. Bu yükselişte, katılım payı altında alınan kullanıcı ödentileri ve SGK ile anlaşmalı özel kurumlarda kamu sigortalılarından alınan ilave ödentilerdeki artışın rolü olduğunu belirtmek gerekir. Öyle ki 2008 yılında %30 olan ilave ödenti oranı, 2009 yılında %70’e, 2012 yılında %90’a ve 2013 yılında %200’e çıkarılmıştır. Ayrıca bakanlığa bağlı sağlık kuruluşlarına yapılan özel sağlık harcamalarının, toplam özel sağlık harcamaları içindeki payının 2002 yılında %6,2’den %13,1’e yükseldiği görülmektedir. Kamu kuruluşlarına yapılan özel sağlık harcamalarının katılım payına bağlı cepten harcamalardan oluştuğu düşünüldüğünde, kamu sağlık hizmetlerinin finansmanında cepten ödemelerin rolünün yükseldiği söylenebilir.

Artan maliyetler karşısında GSS‘nin ek kaynak yaratılmak üzere tasarlandığı, genel bütçeden uzaklaşan finansal yapısı, devletin sağlık sistemine vergiler aracılığıyla aktardığı kaynakları azaltmıştır. Öyle ki, merkezi devletin sağlık harcama miktarının, kamu sağlık harcamaları içindeki payı yıllar içinde azalmış ve 2002 yılında %39,8’den 2015 yılında %30,8’ e düşmüştür. Buna karşılık sosyal güvenlik harcamalarının kamu sağlık harcamalarındaki payı artarak aynı yıllar için %43,7’den %68,1’e yükselmiştir( TUİK, 2017). Böylece kamu harcamalarının finansmanında “prim” ağırlıklı hale gelmiş, ancak bununla beraber katılım paylarına bağlı cepten harcamalar da arttırılmıştır. Örneğin 2013 yılında katılım payları ikinci basamak kurumlarda 5 TL’den 6 TL’ye; bakanlığa bağlı eğitim-araştırma hastanesinde 5 TL’den 7 TL’ye; üniversite hastanelerinde 5 TL’den 8 TL’ye; özel hastanelerde 12 TL’den 15 TL’ye yükseltilmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun muayene ücretlerini ise görevi olmadığı halde eczacılar tahsil ediyor.

(3) 2004 yılında gündeme gelen aile hekimliği uygulaması sağlık ocağı sisteminin yerini almıştı. Bu sisteme geçişin temel nedeni ise sevk sisteminin işletilerek ikinci ve üçüncü basamak hizmet veren kuruluşların yükünü hafifletmek olduğu öne sürülmüştü. Birinci basamak sağlık hizmetleri planlanmasında en önemli ilke koruyucu, geliştirici ve iyileştirici hizmetlerin bütüncüllüğüdür. Aile hekimliği sistemi nüfus tabanlı planlı hizmetten muayenehane merkezli pasif hizmete dönüşmüştür. Bakanlığın 2015 bütçe sunumuna göre Türkiye’de aile hekimliği sayısı 2014 yılında 22.497’ye ulaşmıştır. TUİK verilerine göre 2014 yılında nüfus 77 milyon 324 bin kişidir. Bu durumda 2014 yılı için aile hekimi başına 3.437 kişi düşmektedir. Kısaca bakanlık 2010 yılında sağlıkta dönüşümün önemli bir bileşeni olarak ilan ettiği kendi ölçütüne ulaşamamıştır. Aile hekimlerinin ve merkezlerde çalışan tüm personellerin ücretlerinin, performans esasına bağlanmış olduğunu belirtmek gerekiyor. Ayrıca aile hekimleri, aile sağlığı merkezlerine dönüştürülen sağlık ocaklarında sözleşmeli olarak hizmet vermeye devam etmekte ancak her biri, hizmet verdiği oda için kira ödemekte, ayrıca personel ve malzeme masraflarını kendi ücretinden karşılamaktadırlar.

Aile hekimi sayısındaki yetersizlik kadar sevk zincirinde de yetersizlikler göze çarpıyor. Birinci basamak sağlık hizmetleri “ilk başvuru” merkezi işlevine sahip olmalıdır. Bu işlev, hekimin hastaların 2 ve 3 basamak sağlık hizmetleri kullanımını kontrol etmesi ile sınırlı olmayıp, aile hekimi bireyin sağlık sorunlarıyla ilgili ilk kararı veren, gerektiğinde hastasını sevk eden, ancak sevki de takip eden hekim konumuna getirmektedir. Piyasa araçlarının hâkim olduğu sistemlerde bu yetki “tüketici tercihi” anlayışıyla hekimden hastaya geçmiştir. Türkiye’de 1961’de “sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi” yasası ile getirilen zorunlu sevk uygulaması, aile hekimliği ile birlikte “aile hekimi sayısının yetersiz olduğu” öne sürülerek, 2007 Haziran tarihinden itibaren uygulamadan kaldırılmıştır. Böylece alt yapısı hazır olmayan aile hekimliği sistemi rahatlamış, diğer yandan işletmeye dönüşmüş kamu hastanelerinin artan hasta sayısı ile döner sermayeleri yoluyla daha büyük kazançlar elde etmeleri sağlanmış, her şeyden önce “tüketici tercihi” aracılığıyla hastalara her türlü şikâyetleri için acil servisler dâhil olmak üzere her düzeydeki hastanelere başvurabilme olanağı tanınarak bir taşla iki kuş vurulmuştur. Bakanlık şimdilerde hastane polikliniklerine ve acillere olan yığılmaları ortadan kaldırmak için, aile hekimliği sevki ile kamu hastanelerine gelen hastalardan muayene ücreti almayarak sevk sistemine teşvik edeceğini, böyle yığılmaların önüne geçeceğini duyuradursun aile hekimliği isteminin işletmeci mantığı gün gibi ortaya çıkmıştır.

Tedavi edici hizmetlere bakıldığında ise, kamu hastanelerinin özerkleştirilmesi ve özelleşmesi dikkati çekiyor. Sağlık hizmetlerinde kamu-özel ortaklıkları, kamu hizmetlerinin özel sektörce sunulması (taşeronlaşma), sağlık kurumlarının idari ve mali yönden özerkleştirilerek işletme haline getirilmesi, sözleşmeli istihdam gibi uygulamalarla özelleşmeye yönelik uygulamalar hayata geçirilmiş oldu. Kamu hastanelerinin özelleştirilmesi ve özerkleştirilmesi 2011 yılında gerçekleştirilmiştir. Türkiye’de 2013 yılında 1517 hastane bulunmakta, bu hastanelerin 854’ünü bakanlığa bağlı kamu hastaneleri oluşturmaktadır. 2013 yılında 550 özel, 69 üniversite hastanesi bulunmaktadır. 2002-13 döneminde toplam hastane sayısının %31 oranında arttığı görülmektedir. 2002 ile kıyaslandığında kamu hastanelerinde %10’luk bir artış söz konusu iken, üniversite hastanelerinde %38, özel hastanede ise %103’lük bir sayısal artış söz konusudur.

SDP kapsamında düzenlemelerin özelleştirme bağlamında değerlendirilmesi ve artan maliyetlerin bireysel finansman yoluyla karşılanması açısından, kamu sağlık harcamaları önemlidir. Türkiye’de toplam sağlık harcamaları, GSYİH’nin %5,36’sıdır. GSYİH’nin %4,21 ise kamu sağlık harcamalarından oluşmaktadır. Geri kalan %1,15’lik kısım hane halklarının cepten yaptığı özel sağlık harcamalarıdır ( SB, 2017). SDP‘nin uygulandığı süre boyunca kamu sağlık harcamalarının GSYİH içindeki payı ciddi oranda artmıştır. Ancak bu artışın, 1992 yılından başlayarak günümüze dek sürdüğünü ve bu nedenle uzun dönemli bir yapısal eğilim olduğunu belirtmekte fayda var. Bu nedenle kamu harcamalarındaki artışın hangi hizmet sunucuları üzerinde gerçekleştiğinin irdelenmesi gerekmektedir.

Türkiye’de, SDP öncesinde özel sağlık sektörünün ağırlıklı olarak özel finansmana dayanan yapısının, giderek kamusal kaynaklarca finanse edilen yapıya evrimleşmekte olduğu söylenebilir. Öyle ki, özel sağlık kurumlarının finansman kaynağına bakıldığında 2002 yılında %20 olan kamunun payı, 2013 yılında %46’ya yükselmiştir. Bununla beraber yaklaşık %80 olan özel sektör payı ise %54’e düşmüştür. Özel sağlık sektörüyle işbirliği içinde olan SGK’nın toplam sağlık harcamaları içinde özel sağlık kurumlarına yaptığı harcamaların oranı 2002 yılında %5,2’den 2013 yılında %15,2’ ye yükselmiştir.

Erdoğan’ın belediye başkanlığına geldiğinden beri rüyası olan ‘şehir hastaneleri projesi’ kamu-özel ortaklıkları projesi olarak SDP’nin önemli unsurlarından birisidir. 2005 yılında sağlık hizmetleri temel kanununda yapılan tek maddelik değişiklikle ”kiralama karşılığı sağlık tesisi yapılması” kararı alındı. Daha sonra 2006 yılında bir yönetmelik hazırlandı. 2007 seçimlerinden önceki son TBMM oturumunda bakanlık bünyesinde iki yeni daire başkanlığı kuruldu: kamu özel ortaklığı ve inşaat onarım. 2011 seçimlerinden önceki son oturumda da bir “torba kanun” yapıldı. Bu düzenleme özetle, kamu özel ortaklığı yöntemiyle yapılacak hastanelere taşınacak mevcut hastanelerin bina ve taşınmazları TOKİ’ye devredilir diyordu. Şehir hastanelerinde devlet hem bu binanın kiracısı (hastane) hem de hizmet satın alıcısı oluyor yani binasında kiracı, hizmetinde taşeron olan bakanlığın “devlet hastanesini” şirket yönetiyor. Bunu da şu şekilde yapıyor: devlet hazine arazisini en az 25 sene şirketlere ücretsiz tahsis ediyor. Şirketler hastaneyi en yeni teknolojiyle donatıyor ve her branşı işletiyor. Şirketlere devlet 25 sene boyunca hem bina parası hem de bu “kamu hizmetleri” karşılığında hizmet bedeli ödeniyor. Şirketler hastanenin etrafına yapacakları otopark, taksi durağı, avm, kreş… Tüm ticari alanları da işleterek gelir elde ediyor; tüm bunları yaparken de KDV’den, Damga vergisinden ve harçlardan muaf tutuluyor. Binaları yapmak için aldıkları uluslararası kredilere tam hazine garantisi sağlanıyor. Tabi bir de devlet, şirketlerle hastanelerin yüzde 70 doluluk oranıyla çalışacağını garanti eden sözleşmelere imza atıyor. Bu oran yüzde 70’in altına indiğinde oluşacak mali farkı sağlık bakanlığı kapatacak.

TTB şehir hastaneleri ihalelerine davalar açarken; Ankara Etlik, Bilkent ve Elazığ ihaleleri için yürütmeyi durdurma kararı verildi. Buna rağmen 2013 yılında toplu imza törenleri yapıldı, peşi sıra temel atma törenleri geldi. O dönemde başbakan TTB için “bürokratik oligarşi”, kararı veren mahkemeler içinse “kuvvetler ayrılığı ayağımıza dolanıyor” demiştir.

Şehir hastanelerinin ihalesi 2015 itibariyle tamamlandı. İhaleyi alan şirketler YDA ve Inso Kayseri, Konya, Manisa; DİA Bilkent, Mersin; Sıla-Şentürkler-Rönesans Yozgat, Adana; Türkerler İzmir,  Kocaeli, Afken, Isparta ve Eskişehir hastanelerinin ihalelerini almışlardır. İstanbul-İkitelli ve Gaziantep’te ise yabancı şirketler (Samsung, Sanini, Simed) ortaklığı devredeydi.

 Kalkınma Bakanlığının Ocak 2016’da yayınladığı raporda ihale alan şirketlerden 17 şehir hastanesi için yaklaşık 10 milyar dolar para çıkarken buna karşılık devletin şirkete ödediği paralar tam 27 milyar doları buluyor. AKP’nin Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) tercihindeki gerekçesi devletin elindeki hastane inşaat maliyetini karşılayacak nakit olmamasıymış. Peki ihaleyi alan şirketler yatırım için gereken parayı nereden buluyor; siz söylemeden cevabını verelim: dışarıdan kredi alarak. Şehir hastanesi yatırımı için ekonomik bir yeterlilik ve nakit para gerekmiyorsa, o halde bu işi neden devlet kendisi yapmıyor? Nedeni çok basit yandaş sermayeye rant aktarmak hatta yeni sermayeler yaratmak. Örneğin Adana şehir hastanesi için devletin 25 yılda şirkete ödeyeceği kira yaklaşık 3 milyar TL ve bu şirketin inşaata başlayacak kadar nakiti bile yok. AKP şirketlerin 25 yıla kadar vadeli kredi bulabilmesi için aracılık yapıyor, hatta bu iş için yasal düzenlemeler bile yayınlıyor. Hastane inşaatı için borç veren mali sermaye şirketi açısından verdiği parayı geri alamamak büyük bir sorun; bu nedenle bir ara KÖO projelerine kredi akışı kesilmişti. AKP hükümeti bu soruna da yasal bir düzenleme getirip 2013 yılında yayınlanan torba yasaya eklenen bir maddeyle kredi kullanan şirketlerin bütün borç yükümlülüğünü, herhangi bir risk durumuna karşı, faiziyle birlikte hazinenin sırtına yükledi. Devletin şirketlere akıtacağı 25 yıllık kira bedeli ile kaç tane şehir hastanesi yapabileceğini siz düşünün.

AKP Yeni KHK Taslağı ile Kamu Hastaneleri Birliğinden Neden Vazgeçiyor?

AKP iktidarının uyguladığı SDP’nin başarısını(!) gözler önünde sermişken Kamu Hastaneleri Birliği modelinden neden vazgeçildiğine değinmek gerekir. Bu sistemin başındaki gayri resmi olarak “CEO” diye ifade edilen genel sekreterler 4 yıllık eğitim veren herhangi bir kurumdan mezun olan, kamu ya da özel sektörde 8 yıl iş tecrübesine sahip olması yeterli görülen kişilerdi. Hastane denilen yer işletme olunca genel sekreterin ticaret erbabı olması birliğin başına geçmesi için yeterli oluyordu. Hastane yönetimi genel sekreterin yetkileri çerçevesinde idari ve mali açıdan özerkleştirildi, genel sekreterlere neredeyse sağlık bakanlığıyla aynı yetkiler verildi. AKP’nin bu sistemi terk etme nedeni, sağlığın bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerçeğinin bozulması, piyasacılık ya da özelleştirmeler değil. Asıl neden KHB’nin yaratmış olduğu bürokrasi, koordinasyon sorunları, çok başlılık, ayrıca hastanelere tahsis edilen kadrolara cemaat ve eski Sağlık bakanı Recep Akdağ’la ağırlığı giderek artan Menzil tarikatının yeni bir cemaat yapılanmasına doğru gitmesini söyleyebiliriz. Sağlık Bakanlığı eski sisteme dönüşü sağlayacak yönetmelik taslağını esas alan yeni planlamanın KHK ile yapılması talimatı verildi. Yargıya taşınamaz olan bu yeni model ile Erdoğan, bakanlıktaki kilit kadrolardaki yapılanmayı dağıtarak tek adam rejimine giden yolda hastane yönetim ve kadrolaşması üzerinde etkisini güçlendirerek önemli bir taş döşeyecek.

Finansman konusunda GSS ile prim ödeyenlere yüklenen hükümet, sağlık emekçileri içinse personel rejimi kanunu hazırlayarak, performans kriteri başlattı. Hükümetin kriterden kastı hastanın sağlığına kavuşması, tedavin başarı oranı, hastaneye hastanın aynı şikâyetle tekrar gelip gelmediği kısacası hastanın çıkarına olan uygulamalar değil. Performanstan kasıtları kaç hasta baktığın, kaç tahlil-tetkik yaptığın yani hastaneye ne kadar para kazandırdığın. Hal böyle olunca tek amaç poliklinik sayısını şişirip, yapılan müdahalelerle mümkün olan en fazla geliri elde etmek oluyor. Performans uygulamalarının bir diğer sorunu da hekim-hekim, hekim-diğer personel arasında oluşabilen maaş farkıyla haksız ve adaletsiz gelir dağılımı olması. Hükümet, çoğunluğun zararına olan bu politikaları bir meslek grubunu kayırarak, hatta meslek grupları arasında çatışma yoluyla sınıfı bölerek bu yasalara karşı toptan karşı duruşu engellemeye çalışıyor. Sağlık hizmetlerinde çalışanlar arasında kutuplaşma ve zaman zaman hekimlerin grev kırıcı olmalarına neden oluyor. Uygulamaya sokulan sözleşmeli personel sistemiyle iş güvencesi olmayan, sendikal hakkı bulunmayan her an kovulma tehdidi altında bulunan, taşeronlaşan sağlık hizmetleri savunmasız ve örgütsüz bırakılmaya çalışılıyor. Bugün birçok sağlık personeli güvencesiz iş koşullarında çalışmaya mahkûm ediliyor. Meslek tanımlarının değiştiği, herkesin her işi yapabildiği, ekip çalışmasının yok edilerek rekabet ve çatışma ortamına sürüklenen sağlık hizmetleri kendisini temizlik şirketi olarak tanımlayan şirketlerin personel tahsis edebildiği bir pazar haline dönüşmüş durumda. Tüm bunların nedeni de sağlığımızın serbest piyasaya bırakılmasıdır.

Kapitalizmin insan merkezli değil, kar merkezli olduğu gerçeği her ne kadar üzeri süslü laflarla kapatılmaya çalışılsa da gün gibi ortada. Kapitalizmin yarattığı tahribatların çözümünün bu sistem içerisinde yapılacak reformlar ya da yeniden düzenlemeler olmadığı ortadadır. Nihai çözüm eğitimden sağlığa her alanda kokuşmuş sistemin tüm kurumlarının ortadan kaldırılmasıdır. Bunu bilerek sağlığımızı kar edinmekten öte görmeyen, sağlık çalışanlarını köleleştiren egemen sınıfın saldırılarına her alanda olduğu gibi sağlıkta da örgütlü mücadele ile sahip olduğumuz hakları koruyup bir adım ötesini istemek kısacası sınıf perspektifli bir mücadele hattı kurmaktan başka çaremiz yok.

 

Referanslar

AKP’li Yıllarda Emeğin Durumu, Yordam, İstanbul, 2015

Atasever, M. (2014), Türkiye Sağlık Hizmetlerinin Finansmanı ve Sağlık Harcamalarının Analizi 2002-2013 Dönemi, Sağlık Bakanlığı Yayını, ISBN: 978-975-590-521-1, Ankara, 2014.

“Genel Sağlık Sigortası”, Türk Tabipler Birliği Görüşleri, 2005

Balta, E. (2013), “Herkes için Sağlıktan Paran Kadar Sağlığa: Türkiye’de Sağlık Politikalarının Neoliberal Dönüşümü”, Praksis: 30-31

 

 

Bolsevik.org                                                                                                       

Boğaziçi Ünversitesi’nde “Emek Günleri” Gerçekleşti

Boğaziçi Üniversitesi’nde içerisinde MFT’lilerin de bulunduğu ve örgütlediği Taşeron Komisyonu 9-10-11-12 Mayıs’ta Emek Günleri’ni gerçekleştirdi. 4 gün süren ve her gün iki oturum şeklinde gerçekleşen etkinlik bir çok farklı konu ve konuşmacıyla oldukça verimli geçti.

İlk gün Barış Akademisyeni olan ve tahliyesi yeni gerçekleşen Esra Mungan açılış konuşması yaptı. Ardından Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Gökmen Yeşil taşeron işçilerin bölünmüşlüğünü ve taşeronda hak arama mücadelelerini anlattı.

İkinci günün konuşmacıları ise Sendikacı Erol Soğancı, Marksist Bakış yazarı Veli Umut Arslan ve diğer üniversitelerdeki taşeron komisyonları temsilcileri oldu. Erol Soğancı Yatağan Direniş Örneğinde Taşeron Örgütlenmesini anlatırken, Veli Umut Arslan işçi ve memur örgütlenmesi açısından yeni yasayı ele aldı. Son olarak ise İTÜ, KOÇ ve Boğaziçi Üniversitesi Taşeron Komisyonları’ndan temsilciler üniversite deneyimlerini aktardı.

Üçüncü gün DİSK Genel-İş’ten Gökhan Keskin kiralık işçilikle mücadele yollarını ele aldı. Sonrasında MFT’den Tilbe Akan öğrenci ve işçilerin dünyadaki ortak mücadele deneyimlerini anlattı.

Son gun Hukuka Marksist Bakış yazarı Engin Kara Dünya’da ve Türkiye’de Kiralık İşçiliği anlattı. Etkinliğin son sunumunu ise neoliberalizmde emek piyasası, enformalite ve taşeronlaşmayı anlatan Fikret Adaman yaptı.

Kiralık İşçilik Geliyor! İşçi Sınıfı Ne Yapmalı? – Engin Kara

Özel istihdam büroları ve geçici iş ilişkisini yasalaştırarak, işçileri daha yoğun bir sömürüye bağımlı kılacak olan yasa tasarısı, adım adım ilerliyor. Tasarı geçtiğimiz hafta alt komisyondan komisyona havale edilmişti. Bu da bir ila iki aylık bir süre aralığında, tasarının TBMM Genel Kurulu’nda görüşüleceğini ve şayet durdurulamazsa 2016’nın ortalarına doğru yasalaşabileceğini gösteriyor. Gündem acil ve yakıcı. Bu nedenle tasarı neler getiriyor, neler götürüyor; işçi sınıfı ve örgütleri bugüne kadar ne yaptı, bundan sonra neler yapması gerekiyor: yazımızda bu konuları ele alacağız.

Yasa Neleri Değiştirecek?

AKP hükümeti tarafından hazırlanmış olan “İş Kanunu ile Türkiye İş Kurumu Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”, meclisteki ilgili alt komisyondaki sürecin tamamlanmasının ardından görüşülmek üzere Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu’na gönderildi. Tasarı, Komisyon’daki 45 günlük görüşme süresinin ardından TBMM Genel Kurul’a sevk edilecek. Bu durumda tasarı en geç Nisan’ın ikinci haftası parlamentonun gündeminde olacak.
Peki, tasarını içeriğinde neler bulunuyor? İki temel başlıktan söz edebiliriz. Bunların ilki “geçici iş ilişkisi kurulması”, ikincisi ise “özel istihdam büroları”. Bu iki başlık, birbiriyle bağlantılı; diyebiliriz ki aynı ilişkinin iki farklı görüntüsü. Özel istihdam büroları, yeni sömürü biçiminin aygıtlarını teşkil ederken, geçici iş ilişkisi ise bu aygıtların çalışma tarzına verilen ad.

Geçici iş ilişkisi, mevcut İş Kanunu’nda, holding bünyesinde bir başka işyerinde ya da aynı işi yapan başka bir işverenin işyerinde çalıştırma şeklinde yer buluyor. Yeni düzenleme ise yasanın ilgili maddesini şu şekilde değiştiriyor:

Madde 1: Geçici iş ilişkisi, özel istihdam bürosu aracılığıyla ya da holding bünyesi içinde veya aynı şirketler topluluğuna bağlı başka bir işyerinde görevlendirme yapmak suretiyle kurulabilir.
Yeni düzenlemeyle, yine yeni kurulacak olan özel istihdam bürolarına geçici iş ilişkisi kurma yetkisi veriliyor. Maddenin yeni halinin devamında ise geçici iş ilişkisinin hamilelik, askerlik, yıllık izin, hastalık gibi sebeplerle mevcut personelle olan iş ilişkisinin askıya alınması halinde; mevsimlik tarım işleri ve ev hizmetlerinde; işletmelerin günlük işlerinden olmayıp aralıklı olarak gördürülen işlerde; iş güvenliği bakımından acil olan işlerde; işletmenin iş hacminin öngörülemeyen oranlarda artması halinde; dönemsellik arz eden iş artışları halinde kurulabileceği belirtilmiş.

Madde 4: Özel istihdam bürosu: İş arayanların elverişli oldukları işlere yerleştirilmesine ve çeşitli işler için uygun işçiler bulunmasına aracılık yapmak ve/veya geçici iş ilişki kurma faaliyeti yürütmek üzere [Türkiye İş] Kurum[u] tarafından izin verilen […] bürolar…

4. maddede “özel istihdam bürosu”nun tanımı yapılmış ve sonraki maddelerde de bunların faaliyetlerine ilişkin düzenlemeler getirilmiştir. Böylece iş ve işçi bulma ilişkisi özel sermaye eliyle yapılmasının ve özel istihdam büroları tarafından işçi pazarlamanın ve kiralamanın önü açılacaktır. Özel istihdam bürolarının faaliyet alanı işverenlere “işçi kiralamak” olacak. Özel istihdam büroları, Kibar Feyzo filminden akıllara kazınmış olan amele pazarı sahnesinin modern bir versiyonundan başka bir şey değildir.

AKP’nin Bahaneleri

Hükümet tarafından hazırlanan yasa tasarısının genel gerekçesinde, özel istihdam büroları ve yeni geçici iş ilişkisi için iki temel bahane bulunuyor. İlki “güvenceli esneklik”, ikincisi “istihdam”. Tasarı gerekçesinde AB ülkelerinde son dönemde yaygınlaşan “güvenceli esneklik” kavramı ile hem işletmelerin rekabet gücünün artırılacağı hem de çalışanların istihdamının ve gelir güvencesinin sağlanacağı iddia olunuyor.
İstihdam kavramı ise gerekçede iş güvencesine karşıt olarak konumlandırılmış durumda. Hükümetin kendi ağzından okuyalım: “İşin korunmasının ve aynı işte kalabilme güvencesini ifade eden iş güvencesi yerine, istihdamın korunmasını ve tek bir işverene bağlı olmadan çalışmanın sürdürülmesi güvencesini ifade eden ve aktif işgücü piyasası politikaları ile desteklenen istihdam güvencesi önem kazanmaya başlamıştır.”
Yine gerekçede özellikle genç ve kadın işsizliğin istihdamını artırmak için “özel istihdam büroları tarafından yürütülecek geçici iş ilişkisi faaliyetine ihtiyaç duyulduğu” savunulmakta. Hükümet gerekçesi bir adım daha ileri gidiyor: “ülkemizde özel istihdam büroları tarafından yürütülen geçici iş ilişkisinin yasal zeminin olmaması, bu şekilde çalışan işçilerin hak kaybına sebep olabilmekte ve kayıtdışı istihdamı teşvik etmekte”. Kayıtdışı istihdamı engellemek için hükümetin aklına gelen çözüm ise özel istihdam büroları kurmakmış.

Gelelim Gerçeklere

Öncelikle işsizliğe bir çözüm olarak gösterilmeye çalışılan geçici iş ilişkisi kurulmasını ele alalım. Hükümet, kadın ve genç işsizlerin istihdamına yönelik getirdiğini söylediği bu düzenlemeyle, aslında çalışma yaşamının fiilen son derece gerilemiş olan koşullarına yasal bir kılıf uydurmaya çalışıyor. Yetersiz istihdam sorunu, parçalı bir istihdam modeliyle aşılmaya çalışılmakta. Şöyle ki, geçici iş ilişkisinin özel istihdam büroları tarafından yapılabilmesinin önü bir kez açıldığında, bu yeni model giderek yaygınlaşacak ve önemli bir işçi kitlesi ancak “geçici” olarak iş bulabilecek hale gelecektir. Tam da tasarının vurguladığı gibi özellikle kadın ve genç işçiler, “geçici iş”lerde çalışacak, oldukça sık iş değiştirecek ve zaten gitgide kısıtlanan işçi haklarının önemli bir kısmından mahrum kalacaklardır.
Geçici iş ilişkisine tâbi çalışanlar, işi, asıl işverene yaptıkları halde, kendilerine karşı işveren sıfatıyla sorumlu olan özel istihdam büroları olacaktır. Öte yandan asıl işverenin emir ve iş gördürme yetkileri devam edecektir. Alt işveren (taşeron) sisteminde yaşanan sıkıntılar, muhtemelen daha ağır koşullarda, özel istihdam büroları aracılığıyla çalışmada da karşımıza çıkacaktır.

Bir işyeri ile kurulan geçici iş ilişkisi bağlamında çalışan işçinin bu işyeri ile olan bütün ilişkisi, sözleşme süresinin bitiminde sona erecek ve işçi bir sonraki geçici iş ilişkisinin kurulmasını bekleyecek. Bugün, taşeron firmaların iş hacminin düştüğü dönemlerde (örneğin üniversite içerisindeki yemekhane işletmelerinde yaz aylarında) iş ilişkisini sona erdirip, yeni iş döneminde tekrar kurarak kârın düşük olduğu aylarda işçiye ücret ödememe alışkanlığı, özel istihdam büroları ile çok daha esnek bir şekilde uygulanacak. Böylece, belirli bir süre için üretim miktarını artırmak isteyen sermayedar, istediği zaman geçici olarak işçi kiralayarak bunu sağlayabilecekken; işçiler ise kendisini kiralayacak bir patron bekleyişiyle sık sık ücretsiz dönemler geçireceklerdir.

Tasarıda özel istihdam bürolarının geçici iş ilişkisi kurabileceği alanlar (bknz: Madde 1) sınırlı olarak sayılmış; ancak sadece şimdilik! İlk elden bu imkan sadece sayılı alanlarda, yani dönemlik iş hacmi artışları, asıl işçinin hastalık vs. nedenlerle bir süreliğine iş ilişkisini dondurduğu durumlar, mevsimlik işler ve ev hizmetlerinde tanınmış durumda.

Ancak yine taşeron çalışmanın yasada, sadece uzmanlık gerektiren ve asıl işin dışındaki işlerde kullanılmasının öngörülmesine rağmen, bugün asıl işler de dahil olmak üzere bu denli yaygınlaşması göz önüne alındığında, özel istihdam büroları aracılığıyla kurulacak olan geçici iş ilişkisinin hangi boyutlarda yaygınlaşacağını tahmin etmek çok da zor olmasa gerek.
Yine hükümetin hazırladığı tasarının gerekçesine dönelim. Aynen şunlar söylenmiş: “Ülkemizde güvenceli olan ancak esnek olmayan kayıtlı çalışanlar ile esnek olan ancak güvencesi olmayan kayıtdışı çalışanlar arasındaki farklılıklardan dolayı bölünmüş bir işgücü piyasası mevcuttur. Bu nedenle, ülkemizde esneklik-güvence dengesinin henüz sağlanamamış olduğunu söylemek mümkündür.” Bu ifadeler ve yukarıda yaptığımız açıklamalar dikkate alındığında, söz konusu dengenin en olumsuz şartlarda sağlanacağından şüphe duymanın imkanı yoktur. Hükümetin hedefi, işçi sınıfını “yoksullukta eşitlemek”tir.

Özel istihdam bürolarına işçi kiralama yetkisi verilmesiyle zaten düşük olan sendikalaşma oranları iyice düşecek, örgütlenmenin önünde yeni taşlar konulacak. Kıdem tazminatının geçici olarak iş sözleşmesine dahil olan işçiler için büyük ölçüde anlamsızlaşması ve fiilen ortadan kalkması gündeme gelecek. Öte yandan, özel istihdam bürolarının sadece özel işletmelerle sözleşme kurmasının öngörülmesine rağmen, kamuda faaliyet yürüten alt işverenler aracılığıyla bu yeni sömürü biçiminin kamuya da sızması mümkün ve muhtemel.

İşte Özgür Dünya!

İşçi sınıfını anlatan filmleriyle dünya çapında tanınmış olan Ken Loach’un İşte Özgür Dünya (It’s a Free World) isimli filmi, özel istihdam bürolarında hayatları çalınan göçmen işçileri konu alıyor. Batının “özgürlük” hikayelerinin altında yatan gerçekleri göz önüne sermeye çalışan Loach’un filmi, Türkiye’deki çalışma yaşamında gerçekleşecek dönüşümlerin bir benzerini, İngiltere üzerinden anlatıyor.

İşte, AKP’nin özel istihdam büroları, “özgür dünya”nın sınırlarını genişletecek: “İster çalışırsın, ister çalışmazsın; zorlama yok. Fakat çalışacaksan, oyunun kurallarını patronlar yazıyor; itiraz edemezsin. Artık öyle eskisi gibi yıllar boyunca bir şirkete bağımlı da olmayacaksın, yılda birkaç kez farklı şirketlerde çalışma, farklı patronlar tanıma imkanın olacak. Ama önce bir şartım var: hakmış, sendikaymış, güvenceymiş, zammış. Unut gitsin! Allah beterinden saklasın…”

Nasıl Mücadele Etmeli?

Kiralık işçiliği yasalaştıracak olan kölelik tasarasının neler içerdiğini az çok anlatmaya çalıştık. Eğer bu tasarı yasalaşırsa, önümüzdeki dönemlerde çalışma yaşamında daha büyük dönüşümlerin gerçekleşmesinin de önü açılacak. Kıdem tazminatı sisteminde istediği dönüşümleri hala tam olarak gerçekleştirememiş olan AKP, bu yasayla birlikte işçi sınıfının kalesine bir gol daha atarak elini güçlendirecek. Ne yapıp edip bu yasayı durdurmak gerekiyor.

Elimizde sihirli bir formül yok elbette. Ancak her defasında vurguladığımız gibi, böylesi önemli dönüşümlerin önüne geçmek, işçi sınıfının birlikteliğine bakıyor. Eğer somut kampanyalarla bu birliktelik sağlanamaz ve bir savunma hattı örülemezse, AKP yasayı kolaylıkla geçirecektir. Siyasi yelpazenin herhangi bir yerindeki herhangi bir işçinin bu yasadaki dönüşümleri kabul etmesi, sevinçle karşılaması beklenemez. O halde, DİSK ve sosyalistler tarafından yürütülecek bir kampanya-faaliyet, diğer konfederasyonların tabanını oluşturan veya sendikasız olan işçilerle buluşmayı sağlayabilecektir.

Bu hattı örmek için kaybedecek vakit kalmadı. DİSK’in geçtiğimiz haftlardaki kongresinde “Bunun adı köle pazarıdır. Köleliğe karşı mücadele etmek tüm DİSK’lilerin boyun borcudur.” sözleri bir slogan olarak kalmamalı, pratik faaliyette karşılık bulmalıdır. Hızlıca başlatılacak bir kampanya, mümkünse diğer konfederasyonları da kapsayan miting ve sokak çalışmalarıyla güçlendirilerek ve tasarı Genel Kurul’da görüşülüne kadar büyük toplumsal baskı yaratılarak yasanın geri çektirilmesi sağlanabilir. Aksi durumda, işçi sınıfının yaşam koşulları bir adım daha geriye gitmiş olacak.

bolsevik.org

Marksist Bakış

Zonguldak Maden İşçilerinin Büyük Ankara Yürüyüşü (4-8 Ocak 1991)

25 yıl boyunca mücadeleci çizgisini devam ettiren Yatağan işçilerinin önderi Erol Soğancı’nın kaleminden Zonguldak madencilerinin Büyük Ankara Yürüyüşü

zonguldak_3565
Başı kapalı, açık; Türk, Kürt, Laz, Çerkez binlerce işçi, “gemileri yaktık; geri dönüş yok!” sloganlarıyla Ankara’ya yürüyor. İşte sınıf mücadelesinin “birleştiriciliğine” iyi bir örnek. Yeni Çeltek direnişinde bir işçinin söylediği gibi “Maden ocağında bir taş işçilerin başına düştüğünde, Alevi mi Sünni mi diye bakmaz. Bu yüzden birlikte mücadele etmemiz gerekir” Evet, işte bugün Ortadoğu’da yaşanan mezhepsel, etnik savaşların, dinsel soykırımların, Selefi fanatizminin panzehiri: sınıf mücadelesi!

Türkiye işçi sınıfı mücadelesinde çok farklı yeri olduğu kabul edilen Genel Maden-İş Sendikası’na bağlı maden işçilerinin 30 Kasım 1990’da başlayan, Bakanlar Kurulu kararı ile 25 Ocak 1991’de sona eren grevi ve bu süreçteki 4 Ocak’ta başlayıp 8 Ocak’ta sona eren “Zonguldak-Ankara Büyük Madenci Yürüyüşü”nün 25. yıldönümündeyiz.

12 Eylül 1980’le birlikte toplumsal mücadele güçlerinin topyekûn imha edildiği, emekçiler açısından sınıf mücadelesinin dibe vurduğu, sendikaların kapatıldığı ya da işlevsiz hale getirildiği, işçi sınıfının mücadele araçlarının ortadan kaldırıldığı bir dönem yaşandı.

Düşük ücretler nedeniyle içler acısı halde bulunan işçiler; genellikle asgari ücret alıyordu. Özellikle kamu işçilerinin durumu çok kötüydü. 1987’de işçilerin hoşnutsuzlukları giderek artmaktaydı. Bu durum sendikaları tedirgin etmeye başladı. Sendikalar işçilerin tepkisini azaltmak ve artan hoşnutsuzluğu gidermek, işçilerin “gazını” almak amacıyla “yemek boykotları” ile eylemlilik süreci başlamış olsa da etkili bir durum oluşmamıştır.

Yine 1989 yılı Toplu İş Sözleşmesi (TİS) döneminde işçilerin ekonomik koşullarının çok kötü olması nedeniyle Bahar Eylemleri olarak tarihe geçecek “yemek boykotu”, “viziteye çıkma”, “sakal bırakma”, “servis araçlarına binmeme”, dar çerçeveli “açlık grevi” Türkiye’nin tamamını kapsayan sarsıcı etkilere neden olmuştur. Yeni liberal politikaları Türkiye’de de uygulamaya girişen sermayenin ezerek sindirdiği işçi sınıfı tekrar harekete geçmiş ve sınıf hareketi tekrar uyanmaya başlamıştı.

1989 Bahar Eylemleri sonrasında kamu işçileri çok yüksek kazanımlar elde etmiştir. İşçi sınıfının uzun bir aradan sonra güven ve moral aldığı süreçtir. Bahar eylemleri sistem içerisinde kabul edilebilecek meşru eylemlerdi. Devlet, zor kullanarak bastıramadı.

Başka işyerlerinde oldu mu bilmiyorum ama Tes-İş Sendikası genel merkezinin şiddetle karşı çıktığı Yatağan termik santraldan Yatağan’a yaklaşık 5 km.lik “servis araçlarına binmeme” eylemi; yürüyüş ve mitinge dönüşerek kesintisiz 25 yıl sürecek Türkiye işçi sınıfı mücadelesinde saygın yerini alacak “Yatağan Direnişi”nin habercisi olan 1000 işçinin katıldığı  24 Nisan 1989’da gerçekleşmişti. Sonrasında başta Tes-İş Sendikası Yatağan Şubesi yöneticileri olmak üzere polisin tespit edebildiği 600’e yakın arkadaşımızın ifadeleri Yatağan Termik Santralında kurulan karakolda alınmıştı.

1989 Bahar Eylemleri işçi sınıfı mücadelesine büyük bir ivme kazandırmış, işçilerin sendika konfederasyonu olarak sadece Türk-İş olmasına rağmen birçok sendika ve şubesinde deprem etkisi yaratarak birçok sendika ve şubesinde yönetimsel anlamda yapı değişikliğine neden olmuştur.

Dünyada esen yeni liberal politikaların Türkiye’deki uygulayıcısı Turgut Özal; devletin en tepesine çıkarak Cumhurbaşkanı olmuştur. Kamu açıkları gerekçe gösterilerek zarar ediyor denerek KİT (Kamu İktisadi Teşekkülü) tasfiyesi süreci başlatıldı. KİT’lerin yerli ve yabancı sermayeye peşkeş anlamına gelen özelleştirme politikası da başlamış oldu.

Genel Maden-İş Sendikasının 48 bin üyesini kapsayan Temmuz 1990 TİS döneminde -neoliberal politikaların uygulanması anlamına gelecek şekilde- verimli olmadıkları gerekçesiyle çok sayıda işçinin çalıştığı Zonguldak; Kilimli, İhsaniye, Çaydamar ve Dilaver Maden ocakları kapatıldı. İşçiler diğer ocaklara nakledilseler de başta işçiler ve sendika olmak üzere geçimleri kömüre bağlı Zonguldak halkı tehlikenin gelmekte olduğunu hissetti.

TİS görüşmeleri yasal süre içerisinde sonuçlanmadığı için Sendika Genel Başkanı Şemsi Denizer tarafından Genel Maden-İş Sendikasının TTK (Türkiye Taş Kömürü) ve MTA (Maden Teknik Arama) kurumlarında yaklaşık 49 bin üyeyi kapsayan işyerlerinde 30 Kasım tarihinde grev uygulamasına başlayacakları duyurusu yapıldı.

1989 Bahar Eylemleri’nin etkisi halen devam etmekteydi. Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin yükselmeye devam ettiği, sol rüzgarların esmeye başladığı bu ortamda; sendika yönetimi ve işçi önderlerinin kararlı davranışları ile grev başarılı şekilde sürüyor, kamuoyunun yoğun ilgi ve desteğini almaya devam ediyordu.

Sendika ve işçilerin talepleri ücret ve sosyal haklardan daha ziyade iş güvencesi, işyerlerinin kapatılmaması, işyerlerinin siyasi arpalık olmaktan çıkarılması, kapatılan kömür ocaklarının tekrar açılması, siyasi müdahalelerden uzaklaştırılarak verimin esas olduğu bir otonom yapıya tekrar geri dönülmesini içeriyordu.

Hiçbir gerçekliği olmayan atanmış memurlardan oluşan KAMU-SEN (Kamu İşveren Sendikası) ile yapılan TİS görüşmelerinden hiç bir sonuç alınamayacağı ortadaydı. Diğer TİS görüşmelerinde olduğu gibi bunda da büyük bir komedi oynanıyordu.

Maden işçilerinin grevini desteklemek amacıyla 14 Aralık 1990 tarihinde 2 saatlik iş bırakma eylemine 100 binden fazla işçi katılmıştı.

Devam etmekte olan grevden istediği sonucu alamayan Maden-İş Sendikası tüm işçilerle Ankara’ya gitmeye karar verdi. Sendika 1150 otobüsle Ankara’ya giderek taleplerini toplu olarak haykırmayı hedefliyordu. Tutulan otobüslerin Zonguldak’a gitmesi devlet tarafından engellendi.

Bu durum karşısında sendika, işçiler ve yakınları ile emek dostları çok büyük tepki gösterdi. Şemsi Denizer, 22 Aralık 1990 tarihinde, 4 Ocak 1991 tarihinde Ankara’ya yürüyüş yapılacağı duyurusunu yaptı. Türkiye kamuoyunda büyük ilgi ve heyecan uyandıran Ankara yürüyüş kararına Türk-İş yönetimince karşı çıkılmıştı. Bunun üzerine Şemsi Denizer, “Türkiye işçi sınıfı ve sendikaların önündeki en büyük engel Türk-İş yönetimi ve Şevket Yılmaz’dır” açıklaması yaparak radikal bir tepki gösterdi. İşçi sınıfının tüm kazanımlarını yok eden, sosyalist mücadeleyi topyekun silindir gibi ezen 12 Eylül darbecilerini destekleyen ve onların hükümetine bakan veren Türk -İş’e karşı yoğun tepki gösteren kamuoyunun bu açıklamaya desteği çok fazla oldu.

Türkiye işçi sınıfı  mücadele tarihinde önemli bir yer oluşturan “Zonguldak Ankara Büyük Madenci Yürüyüşü” Genel Maden İşçileri Sendikası örgütleyiciliğinde 4 Ocak 1991 tarihinde başladı. Bu yürüyüş maden işçilerinin yanı sıra işçilerin yakınları, Zonguldak halkının önemli bölümü ve sınıf mücadelesiyle yakından ilgili kurum ve kişilerin desteği ile başlayıp sürmüştür.

Politik mizah malzemesi haline gelmiş başbakan Yıldırım Akbulut ve o dönem işçiler tarafından “Çankaya’nın Şişmanı İşçilerin Düşmanı” sloganının muhatabı olan Cumhurbaşkanı Turgut Özal köşeye sıkışmış haldeydi.

Yürüyüş esnasında atılan “Ölmek Var Dönmek Yok”, “Gemileri Yaktık Geri Dönüş Yok”, “Yağmur Yağsa da Kıyamet Kopsa da Yürüyeceğiz” gibi sloganlar her ne kadar kararlılığı ifade etse de sendika ve öncü işçilerin sürece dair incelikle hazırlanmış bir planı ve hedefi yok gibiydi. Hareket yeterince örgütlü değildi. Önderlik hareketi yönlendirmekten uzaktı. Önderler, yürüyen kitle gibi kendilerini olayların akışına bırakmışlardı. “Ne olursa ne yaparız” öngörüsüne sahip değillerdi. En göze çarpan kararlı ve yürekli olduklarıydı. Yürüyüşün 4. günü bunun da çok işe yaramadığı görülecekti.

Sendika ile hükümet arasında görüşme denilebilecek bir ilişki oluştu. Bolu-Ankara ana yoluna az bir mesafe kala yürüyüşçülerin önü komando birlikleri ve polislerce kesildi. 200 işçi gözaltına alındı. 8 Ocak’ta Ankara’daki görüşmelerden kayda değer bir sonuç alamadan dönen Şemsi Denizer, yürüyüşün bittiğini ve geri dönüş kararı aldıklarını açıkladı. Böylece 4 gün süren “Büyük Ankara Madenci yürüyüşü” sona ermiş oldu.

25 Ocak 1991 tarihinde Bakanlar kurulu tarafından savaş ortamı bahanesiyle grev ertelendi. Bu arada başta Türk-Metal Sendikası olmak üzere bazı sendikalar hükümetle yaptıkları görüşmelerle anlaşma sağlayarak Zonguldak maden işçilerinin mücadelesine en büyük darbeyi vurmuş oldular. Bu gelişmeler Zonguldak maden işçilerinin grev ve büyük yürüyüşten kazanım elde etmesini engellenmiştir.

Madencilerin yürüyüş ve grevi 1991 Mart döneminde başlayan 600 bin kamu işçisini ilgilendiren TİS’in önemli kazanımlar sağladığını; diğer emekçilerin, kamu çalışanlarının haklarına olumlu etki yaptığını belirtmek zorundayız.

Türkiye işçi sınıfı mücadelesinde çok ayrı yeri olan “Büyük Ankara Madenci Yürüyüşü”ne öncülük eden, katılan, katkı ve destek verenlere selam olsun!

Erol Soğancı

Tes-İş Sendikası Yatağan Şube Başkanı (1987-2006)

bolsevik.org

 

Nereden Geldik Buraya? – Güneş Gümüş

Başlığımızı oluşturan bu soru, aslında birkaç ay önce İstanbul’da açılan, 1980 sonrasında darbenin gölgesi altında serbest piyasa ekonomisine geçiş dönemini görsel olarak ele alan bir serginin teması. Sergi, 12 Eylül’le dizginlerinden boşalan neoliberal dönemin başlangıcından bir pencere açarak bugünlere nasıl geldiğimizi ortaya koymayı dert edinmiş. Biz ise, bu yazıda aynı soruya, hatta aynı dönemi bir dönüm noktası kabul ederek yanıt arayacağız; ancak referans noktamızı biraz geriden alarak. 1960’lar ve 70’ler boyunca ülkede milyonlarca insanın kalbinin soldan attığı, onbinlercesinin sosyalizm mücadelesi uğruna canı cebinde kavga verdiği günlerden bugünlere nasıl geldik? Yoksul emekçiler Türkiye sosyalist solunun coşkun ırmağını besleyen dereler iken bu dengeler nasıl değişti? İşte bu yazı dizisinde yanıt aradığımız sorular bunlar olacak. Elbette ki bu sorular basitçe cevap verilecek sorular değil; ancak biz ekonomi politik değişimlerin sınıf mücadelesinin seyrine etkilerini (ve dolayısıyla bugünkü siyasal konjonktüre yansımalarını) 12 Eylül darbesi ve devamında yaşama geçirilen neoliberal politikalar çerçevesinde ele almak gayesindeyiz. Derdimiz tespitler yapıp konuyu kapatmak değil tabii ki. Yazının bu ilk bölümünde neoliberalizmin işçi sınıfına yansımalarını ele alarak başlayacak; yazının 2. bölümünde ise sınıf mücadelesinin bu bağlamda gösterdiği gelişim seyrini inceleyerek bu cendereden çıkış için çözüm önerileri, mücadele yollarını tartışma konusu yapacağız.

Bir Dönüm Noktası Olarak 12 Eylül

12 Eylül darbesi döneminde “resmi rakamlara” göre 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 230 bin kişi sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı, 45 bin kişi hapis cezası aldı, 7 bin kişi hakkında idam cezası istendi, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı… 45 milyonluk bir ülkede darbenin balyoz indirdiklerinin sayısına baktığınızda 1970’lerde mücadelenin toplumun hücrelerine sinmiş olduğunu görürsünüz. Zaten Türkiye egemen sınıfları açısından dünya çapında kapitalizmin krizine bir çözüm olarak geliştirilen yeni bir birikim modeline (neoliberalizme) geçiş için askeri darbeyi gerektiren de sınıf mücadelesi ve politik mücadelenin bu ölçüde güçlü olması; olağanüstü bir rejim olmadan işçi sınıfı ve sosyalist solun hakkından gelmenin mümkün olmaması olmuştur. Dünya ölçeğinde derin çelişkilerin beslediği sınıf mücadelesinin ateşli geçtiği gelişmekte olan ülkelerde neoliberalizm ancak askeri darbeler, otoriter rejimler eliyle yaşama geçirilebilmişti. Kaldı ki kapitalizmin merkez üslerinde de neoliberal çağ, muhafazakarlık ve liberalizmin birleştirmiş siyasal aktörlerin işçi sınıfına karşı saldırgan mücadeleleriyle hayat bulmuştu; İngiltere’de Thatcher Büyük Madenci Grevi’ni, ABD’de Reagan hava trafik kontrolörlerinin geniş çaplı grevini sertlikle ezerek yollarını açmışlardı.

1970’lerin sonundan başlayarak 1980’lerden itibaren dünya çapında yaşama geçirilen neoliberal politikaların amacı, 1970’lerin ortasında artık sürdürülemez olan kar oranlarının düşme eğilimine bir son vermekti. Bunun yolu emeğin sömürü oranının artırılması yoluyla krizin faturasının emekçi sınıflara yüklenmesi ve böylece sermayenin yeniden yapılanmasının sağlanmasıydı. Peki bu nasıl olacaktı? Yeni bir üretim örgütlenmesinin yaşama geçirilerek emek üretkenliği ve emek yoğunluğunun artırılmasıyla. Tabii ki sermaye sınıfının krizden çıkış reçetesi emekçi sınıfların doğrudan sömürüsünün artırılmasıyla sınırlı da değildi, toplumların onlarca yıldır yarattığı, devlet tarafından kontrol edilen kaynakların sermaye lehine el değiştirmesi gibi sermaye birikimi için birçok yeni yöntem de bulundu.

Esnek-Kuralsız-Parçalanmış Çalışma Yaşamına Merhaba

Marks, kapitalist üretim biçimi altında artı-değerin tek kaynağı olduğunu söyler: işçinin karşılığı ödenmemiş emek-zamanı. Bu ne demektir? Kapitalizmde işçinin emek gücü bir meta haline gelmiştir. Her meta gibi onun da ikili bir özelliği vardır; hem kullanım değerine (yani onu satan alan sermaye açısından bir yararlılığa) hem de bir değişim değerine (yerine konulmasının maliyeti) sahiptir. Emek-gücünün kullanım değeri onun sermaye için değer üretmesi veya değer üretilmesine yardımcı olmasıdır. Değişim değeri ise yeniden üretilmesinin (ertesi iş gününe gelebilmesi, yeni işçi kuşaklarını yetiştirmesinin maliyetinin karşılanması gibi) maliyeti olan ücretidir. Özel bir meta olan emek-gücü, değişim-değerinden daha büyük bir kullanım-değeri yaratabildiği için artı-değer ortaya çıkışını sağlamaktadır. Şöyle ki bir işçi günlük 8 saat çalışıyorsa (günümüz koşullarında neredeyse bir mucize!), örneğin bu çalışmanın 5 saatiyle kendi ücretinin karşılığını verirken aslında 3 saat patronu için çalışmakta; bu artı emek-zamanı artı-değerin ve onun sömürüsünün kaynağı olmaktadır. Bütün artı-değerin kaynağı işçinin  kendi ücretini karşılamak için çalıştığı süreden arta kalan emek zamanı ise sermayenin en büyük kaygısı da bu süreyi uzatmak olmaktadır. Bunun temelde iki yolu vardır. Birincisi mutlak artı-değer olarak Marks tarafından nitelenen çalışma süresinin uzatılmasıyla doğrudan artı emek-zamanının uzatılmasıdır ki bunun fiziki sınırları olduğu fark etmek için müneccim olmaya gerek yoktur. (Türkiye’de emekçi sınıfların bu fiziki sınırlara yaklaştığımızı söylesek abartmış olmayız.) İkinci yol ise emek üretkenliği ve emek yoğunluğunun artırılarak işçinin ücretini kazanmak için çalıştığı sürenin kısaltılması yoluyla artı emek-zamanının uzatılmasıdır ki Marks buna göreli artı-değer ismini verir. Ki bu yol, kapitalistler tarafından en çok başvurulan yoldur. Nasıl mı? 1980 sonrası yaşama geçirilen yeni çalışma örgütlenmesi üzerinden bunun biçimlerini gelin birlikte ele alalım…

İşyerinin ve İşgücünün Parçalanması

Post-Fordizm, Toyotizm gibi kavramlarla nitelenen bu yeni çalışma örgütlenmesi modeli, işyeri ve işgücünün parçalanması üzerinden ilerler. Bir yanda çekirdek işgücü denilen vasıflı işgücünün çalıştığı kitle üretimi yapmaya devam eden ana sanayi işletmeleri, diğer yandan çeperdeki işçilerin istihdam edildiği daha küçük ölçekteki yan sanayi ya da tedarikçi işletmeler.  Küçük ve orta ölçekte üretimin çapı büyürken bu üretim, ana sanayiden ayrı örgütlenebileceği gibi ana sanayi ile birlikte farklı işverenler eliyle de gerçekleştirilebilir. Örneğin geçtiğimiz yıl önemli bir mücadeleye ev sahipliği yapan Greif fabrikalarında çalışan 1500 işçinin sadece 228’i kadrolu iken geri kalan işçiler 44 farklı taşeron şirkete bağlı olarak aynı fabrika içinde çalışmaktadır.

Bugün işyerinin ve işgücünün parçalanmasının en somut ifadesi taşeronlaşma sistemi olmuştur. Türkiye’de iş yasalarına 1980 sonrasında yapılan düzenlemelerle kamuda asıl işlerin kadrolu çalışanlar eliyle yürütülmesi, yardımcı işlerin taşerona devredilmesi mümkün kılınmıştır. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren ilk olarak belediyelerde çöp toplama, temizlik gibi hizmetlerin taşerona devredilmesiyle kamuda başlayan süreç, emek-gücünün önemli bir kısmının taşeron işçi haline gelmesine doğru ilerlemiştir. Kayıtlı olarak çalışan ücretli sayısının yaklaşık 13 milyon olduğu Türkiye’de taşeron bünyesinde kayıtlı olarak çalışan nüfus 1,6 milyona dayanmıştır.

İşyeri ve işgücünün bölünmesinin sınıf mücadelesinin gelecek seyri açısından çok önemli etkileri olmuştur. İşgücünün çekirdek ve çevre işçi olarak bölünmesi işçi sınıfının birliğinin parçalanmasına hizmet etmiştir. Nitelikli çekirdek işgücü daha iyi çalışma koşulları, sosyal haklar, ücret ve iş güvencesi sahibi iken daha vasıfsız çeperdeki işçiler düşük ücrete, güvencesiz çalışmaya, çalışma saatlerinin uzamasına mahkum olunca iki grup arasında çıkar farkları varmış gibi görünmüştür. Oysa ki işçi sınıfının giderek daha büyük kesimlerini oluşturan çeperdeki işçilerin ücretlerinin düşürülmesi sonuçta emek gücünün toplumsal maliyetini ucuzlatarak çekirdek işgücünün gelecek ücretlerinin de düşmesi yönünde etkide bulunmuştur. Diğer bir yandan da işyerinin çapının küçülmesi işçi sınıfının kolektif mücadele ve örgütlenme imkanlarının sınırlanmasını beraberinde getirmiş; sendikalaşma oranları büyük oranda düşüş yaşamıştır. İşçi sınıfının örgütlü cevap verme yeteneğine indirilen bu darbe, birlikte hareket eden sermaye karşısında dağılmış, parçalanmış hale getirilen işçi sınıfının güçsüzleşmesine yol açmıştır.

Çalışma Bakanlığının verilerine göre 2002’den 2014 yılına kadar asgari ücret karşılığında çalışan sayısı iki katına -5 milyona- çıkmış durumda. 1980’ler boyunca işçi sınıfının reel ücretlerindeki düşüş aşağıdaki tablodan da görülebilir:

İşyeri ve işgücünün parçalanmasının diğer bir önemli sonucu da örgütlenmenin sekteye uğramasıdır. İşyeri çapının küçülmesi, patron karşısında daha zayıf ve dolayısıyla savunmasız hale gelen işçinin sendikalaşmasının önünde bir engele dönüşürken sendikalara karşı ideolojik bir saldırı da örgütlenmeyi zorlaştıran diğer bir faktör olmuştur. 12 Eylül darbesi, 1970’ler boyunca işçi sınıfı mücadelesinin öncü gücü olmuş (var olan sendikal örgütlenmeler içinde) DİSK’i kapatarak sendikalaşmaya büyük darbe vurmasının yanında çalışma yaşamındaki değişimler de orta vadede sendikalaşma oranının dip yapmasına yol açmıştır. 1980 sonrasında yasal değişikliklerle sendikaların en güçlü silahlarından toplu sözleşme hakkının kullanılabilmesi için %10 işkolu barajının aşılması gerekliliği getirilmiş; siyasi grev, dayanışma grevi, genel grev yasaklanmış; devlete grev erteleme hakkı verilmiş; lokavt yasallık kazanmış; grevde anlaşma sağlanamaması halinde bir şekilde devlete bağlı hakem heyeti son karar merci haline getirilmiş; sendika üyesi olmak için notere başvurmak zorunlu kılınmıştır(bu son madde yakın zamanda kaldırıldı). Kısacası sendikal örgütlenmenin gelişmesinin önünün alınmasında yasal imkanlardan da olabildiğince yararlanılmıştır. Sonuç ortadadır; Aziz Çelik’in hesaplarına göre 1980lerden başlayarak sendikalaşma oranlarında ciddi bir düşüş yaşanmaktadır:

 

Yıl Toplam İşçi Sayısı TİS Kapsamındaki İşçi Sayısı Sendikalaşma Oranı
1986  3.075.343  1.627.040  52,9%
1991  3.513.064  1.573.401  44,8%
1996  4.051.295  1.281.768  31,6%
2001  4.562.454  984.073  21,6%

 İş İlişkilerinde Değişme

Bu dönemin yükselen değeri iş ilişkilerinin bireysel bazda kurulmasıdır. Kolektiviteye dayanan toplu sözleşmenin yerini bireysel iş sözleşmeleri ve bu sözleşmelerle ilgilenen insan kaynakları bölümleri almıştır. Bu dönemin vurgusu bireysellik, farklılık, çeşitlilik olmuş; aslında sermaye sınıfının karşısında emekçi yalnızlaşırken, performansa dayalı çalışma temelinde emek sömürüsü artırılarak işçiler arasında rekabet körüklenmiştir.

Neoliberal çağ sömürülecek emek çoğaltmış; hizmet sektörü genişleyerek bu alan metalaşmıştır. Hizmet sektöründeki çalışma ilişkileri bireysel iş sözleşmesine, rekabete, performansa dayalı ücrete en açık alan olmuştur. Böylece patron emekçi ve onun çalışması üzerindeki kontrolü hat safhaya çıkmıştır.

Toplam kalite yönetimi gibi uygulamalarla çekirdek işçiler kendi kendine denetim uygulayan, böylece emek denetleyicilerini gereksizleştirerek emek-zamanınından tasarruf eden ve de üretimdeki hata payını en aza çekilmesini sağlayarak üretim maliyetlerini düşüren bir nitelik kazanması yönünde adım atılmıştır. Toplam kalite yönetimi, toplam kalite çemberleri gibi uygulamalar, işçinin üzerinde kendi iş arkadaşları tarafından üretkenlik ve disiplin baskısı yaratılarak hem sömürü oranı artırılmış hem de işçiler birbirlerine düşürülerek ortak mücadelelerinin önü alınmasına hizmet edilmiştir.

İş ilişkilerinde bahsettiğimiz değişimler işçi sınıfının sermaye karşısında güçsüzleşmesini, kendi içinde rekabet temelinde parçalanmasını sağlamaktadır.

Esnek Çalışma

Fordizmin üretimdeki katılığını aşmak iddiasındaki, neoliberalizmin yeni çalışma örgütlenmesi modelinin en büyük niteliklerinden biri esnekliktir. Bu esneklik çok boyutludur; çalışma sürelerinin esnekliği, üretim sürecinin esnekliği vb. Bahsi geçen her tür esneklik işçi sınıfının çalışma yaşamı üzerindeki kontrolünü azaltıp kapitalistlerin kontrolünü artırmıştır.

Part-time (kısmi zamanlı) çalışma, çağrı üzerine çalışma gibi oldukça yaygınlaşan çalışma biçimleriyle çalışma süreleri, çalışma periyotları esnekleşirken aslında toplam çalışma süresi uzamıştır. Onlarca yıldır işçi sınıfının uğruna mücadele verdiği 8 saatlik işgünü sınıfın büyük çoğunluğu için bir rüyadan öte bir anlam taşımamaktadır. DİSK’e bağlı Sosyal-İş Sendikasının hazırladığı “Türkiye’de Çalışma Süreleri Sorunu” araştırmasına göre “1988 ile 2012 yılları karşılaştırıldığında, Türkiye’de fiili çalışma sürelerinin giderek arttığı ve yasaya aykırı aşırı uzun çalışma sürelerinin istisnadan kurala dönüştüğü de görülüyor. 1988 yılında tam zamanlı çalışan ücretlilerin yüzde 73’ü haftada 40-50 saat arası, ücretlerin yüzde 27’si haftada 50 saatten fazla çalışıyordu. Ancak 2012 yılına gelindiğinde haftada 40-50 saat arası çalışanların oranı yüzde 50,8’e düşerken, haftada 50 saatten fazla çalışanların oranı yüzde 49,2’ye yükseldi. Son 25 yılda tam zamanlı çalışan ücretlilerin haftalık ortalama çalışma süresi, 47,6 saatten 52,1 saate çıktı, çalışma süresi yaklaşık 5 saat arttı… Türkiye’de tam zamanlı çalışan ücretlilerin yüzde 19’u haftada ortalama 55 saat, yüzde 21,4’ü haftada ortalama 65 saat, yüzde 8,8’i haftada ortalama 75 saat çalışıyor…”

2010 tarihli aşağıdaki verilerden OECD ülkelerinde kısmi zamanlı çalışmanın alanının ne kadar geliştiğini de görebilirsiniz:

 

Ülkeler Kısmi Zamanlı Çalışma Oranı
Hollanda %37,1
İngiltere %24,6
Almanya %21,7
İtalya %16,3
Fransa %13,6
G.Kore %10,7
Yunanistan %8,8
Türkiye %11,5
OECD Ortalaması %16,6

Türkiye’de 2009’dan 2013’e part-time çalışan sayısı %30’dan fazla artarak 3,2 milyona kadar ulaşmıştır. Kıdem tazminatı, emeklilik hakkı gibi birçok sosyal hakkı ortadan kaldıran kısmi zamanlı çalışma, işgücünün en zayıf kesimlerini hedeflemektedir. Türkiye’de bahsedilen kısmi zamanlı çalışanların yarısı 40 yaşın altında iken bu kitlenin %60’ını kadınlar oluşturmaktadır. Çalışma yaşamında dezevantajlı gruplar daha da dezavantajlı hale getirilmektedir. Kısmi zamanlı işler günlük çalışma saatlerine çok yakın süreler çalışıldığı halde, ücretlerin ciddi oranda düştüğü, yıllık izin, doğum izni gibi ücretsiz izin hakkının ortadan kalktığı, sağlık güvencesinden yararlanmak için gerekli sigortalı gün sayısını toplamanın mesele haline geldiği koşullar yaratmaktadır emekçi sınıfların ciddi bir kesimi için.

Kuralsızlaştırma

Neoliberalizmin olmazsa olmalarından biri ekonomik alanda kuralsızlaştırmadır. Kurallar, iş yaşamının düzenlenmesi; kapitalistin sömürüyü artırmak için her geçen gün yeni icatlarla ortaya çıkmasına bir engel teşkil eder. Dolayısıyla emek piyasasının her türlü kuraldan azade olması gerekmektedir. Küçük çapta üretimin alanının genişlediği bu dönemde sigortasız çalışma gibi kuralsızlığın tavan yaptığı durumların önü iyice açılmıştır.

Ekonomik alanda kuralsızlaşmanın önemli bir ayağını devletin ekonomik faaliyetten el çekerek bu alanı sermayenin istediği gibi at oynatmasına terk etmesi oluşturmaktadır. Bunun önemli bir gerekliliğini geçmiş dönemlerin birikimlerini sermayeye transfer etmesi anlamına gelen özelleştirmeler oluşturmaktadır. Aslında bu noktada belirtmek gerekir ki neoliberalizm devletin bütün düzenleyici rolünün, müdahalelerinin ortadan kalkmasını değil devletin gerektiğinde sermaye lehine piyasaya müdahalesini içerir. Örneğin iş yasalarının sermayenin çıkarlarına uygun şekilde yeniden düzenlenmesi ya da sermayenin çıkarları çerçevesinde gerektiğinde kolluk güçleri/yargı eliyle müdahalelerle (grev erteleme, grevci işçilerin dağıtılması vb.) neoliberalizmin elbette ki hiçbir sorunu olamaz.

Özelleştirmeler sadece yıllarca birikmiş kamu yatırımlarının özel sermayeye aktarılması demek değildir; kamuda çalışan işçilerin avantajlı koşullarının (daha iyi ücret, sınırları belirli çalışma saatleri, iş güvencesi gibi) ortadan kalkması da demektir. Özel sektörün eline geçen eski KİT’lerde ücretler düşer, çalışma süreleri uzarken bir yandan da işten çıkarılan sayısı artmakta, sendikalı sayısı azalmaktadır.

Sermayenin kuralsızlaşma uygulamalarından en çarpıcı olanlarından biri de çalışma yaşamında hiçbir kuralın kalmadığı çalışma biçimlerinin yaratılmasıdır. Örneğin Türkiye’de yakın zamanda yaşama geçirilen Özel İstihdam büroları ve yolda olan kiralık işçilik gibi uygulamalar emekçi sınıfların bütün kuralların (çalışma saatlerinin, ücretin, patronun kim olduğunun belirliliği gibi) ortadan kalktığı çalışma koşullarına mahkum edilmesi demektir. Bir devlet kuruluşunun ihale yoluyla gerçekleştirdiği İstanbul’daki üçüncü köprü inşaatında alt işverenlerden (taşeronlardan) birine bağlı olarak çalışan 500 işçinin ücretlerini alamadığı için geçen yılki eylemlerini hatırlarsınız belki. İşin asıl sahibi olan devlet ihaleyi alan ana firmaya ödeme yaptığını, ana firma daha sonra işçi ücretlerini ödemeden ortadan kaybolan alt firmaya ücretleri verdiğini söyleyerek sorumluluktan kaçınıyor; ortada kalan işçilerin ücretlerini ödemeye yanaşmıyordu. Artık patron bile belli olmayabiliyor! Düşünsenize; ortada mücadele edilecek düşman bile yok! Kiralık işçilik uygulaması da bu durumdan çok farklı değildir.

 

 

Soma Kömür Madenlerinde Çalışan Bir Teknikerle Yapılan Görüşmeden Notlar

21 Mayıs, 2014

17-18 Mayıs’ta Soma’da bulunan SDH heyeti, Soma Madenleri’nde çalışan bir tekniker* ile görüştü. Tekniker, olayın yaşandığı sırada madene girmek üzere olan vardiyada bulunuyordu; yaklaşık yarım saat sona madene inecekti. Ancak olayın ardından madene çalışmak yerine yakınlarda ulaşabilecekleri iş arkadaşlarını kurtarmak için indi.

Heyetimizin görüşme sonucunda oluşturduğu notları aktarıyoruz:

  • Olay, vardiya değişimi yapmak üzere servislerle madene gelen işçilerin henüz bir kısmı madene girdiği sırada yaşandı. Girenler çıkışa yakın bölgelerde olduğu için dışarı çıkmakta zorlanmadılar.
  • Arama kurtarma çalışmaları ilk etapta Soma Maden ve bölgedeki diğer büyük maden şirketi olan İmbat Maden’lerinde çalışan işçiler tarafından kurulan ekipler tarafından başlatıldı. AFAD ve Kızılay ekipleri ile diğer bölgelerden getirilen arama kurtarma ekipleri sonradan geldiler; ancak madeni tanımadıkları için yeraltındaki çalışmaları yürütenler asıl olarak Soma-İmbat işçileriydi.
  • Olay trafo patlamasından yaşanmadı. Madenin içi zaten metan ve karbon monoksit gazları ile dolmuştu. Gazların tepkimeye girmesiyle yangın ve patlama yaşandı.
  • Soma Holding’in çalıştığı madenler devlet sahası. Rödovans sistemi (Kısaca: Devletin kendisinin çalıştırması ekonomik görünmeyen ve yatırım yapılması düşünülmeyen sahalardaki rezervlerin özel sektöre belli bir ücret karşılığında kiralanması.) uygulanan bu sahada işletmesi bulunan Soma Holding, bu durumda devletin taşeronu durumuna dönüşüyor. Bunun yanı sıra Soma Holding altında da taşeron sistemi uygulanmaya devam ediyor. (Bu konuda iyi bir değerlendirme: http://www.radikal.com.tr/turkiye/hani_taseronluk_sistemi_yoktu-1192727)
  • Maden sahası devlet mülkiyetinde bulunduğu için, emniyet uygulamalarında aslında devletin görevlendirdiği personellerin çalışması gerekir. Oysa burada emniyet birimlerinin maaşları şirket tarafından ödeniyor. Bu yüzden de bu birimlere emri veren patron oluyor. Ortaya çıkan sonuç ise şöyle: şirket güvenlik önlemlerine masraf yapmak istemiyor, emniyet birimleri alınması gereken önlemleri sıralasa da müdürler tarafından ciddiye alınmıyor, işsiz kalmak istemeyen emniyetten sorumlu personeller de önlemlerin alınması konusunda şirkete baskı yapamıyor. Eğer emniyet birimleri devlet tarafından çalıştırılsaydı, özel şirket üzerinde baskı uygulama imkânı olacaktı.
  • Devletin yaptığı denetimlerde de büyük zaaflar söz konusu. Normalde denetimlerin habersiz yapılması gerekiyor. Ancak denetime gelineceğinde ne hikmetse herkesin haberi oluyor. Şu da çok ilginçtir ki, madende hangi bölgenin denetleneceğini denetime gelen kamu personeli değil, şirket müdürü karar veriyordu.
  • Denetimin yapılacağı gün, madende güvenlik sıkıntısı olan bölümler kapatılır, bütün işçiler yeryüzüne yakın bir alanda her türlü kişisel ve mekânsal önlem alınarak çalıştırılırdı. Tabii ki müdürün denetleyicilere gösterdiği tek alan, bu özel hazırlanmış güvenli bölge oluyordu. Bu şekilde “güvenli olarak yapılmış denetimler” tamamlanır, şirket de pek bir yaptırıma maruz kalmaz.
  • “Bizim madenlerde ister tekniker-mühendis ol, ister emniyet önlemlerinden sorumlu ol, pek dinlenmezsin. Tek bir amaç var: Üretim. Üretimin bir dakika bile durmasını istemez patron. Bu yüzdendir vardiya değişimlerinin yer altında yapılması. Ve üretimin devam etmesi uğrunda ne gerekiyorsa yapılır. İşçilerin yaşam hakkı, iş güvenliği asla birinci öncelik haline gelmez.”

O sırada yanında bulunan, İmbat Madenlerinde çalışan bir başka tekniker anlatıyor:

“Bizim madende, emniyet birimlerini dinlerdi müdürler. Alınması gereken önlemleri alırlardı. Tabii ki bizi düşündüğünden değil; kaza olmasında başıma iş açılmasın kaygısıyla. Ama bizde de kimseye insanca davranılmazdı. Herkes altında çalışanlara bağırıp çağırmakla meşgul olurdu. İmbat’ta da ilk öncelik üretimin devamlılığıydı. Bir gün şöyle bir olay yaşadım: Ben yemek yiyordum, sorumlu olduğum bölgede çıkan kömürün yüklendiği bant birkaç dakika içinde defalarca dur kalk yapmıştı. Ben olayı fark ettim, yemeği bitirip sorunu çözmeye gidecektim ki o sırada telefon çaldı. Müdür arıyordu. Bağırıp çağırmalar, küfürler… Bandın bir-iki dakikalığına durması öfke sebebiydi şirket yöneticileri için. Haklılardı, üretim sürsün, karlar yükselsin, işçiye ne olursa olsun…”

Devam ediyor:

“Bir gün şirket müdürü beni yanına çağırdı. Vardiyamda ne kadar işçi varsa hepsinin listesini yapmamı istedi. Yapıp götürdüm. Beni de severdi, bu yüzden listeyi vermeden sorma şansım oldu ‘ne yapacaksınız bu listeleri’ diye. ‘Tayyip Erdoğan gelecek, miting yapmaya. Oraya götüreceğiz bütün işçileri. Sakın kişisel algılama, şirketimizin çıkarları ve geleceği açısından bunu yapmamız gerekiyor; aksi takdirde hepimizin ekmek yediği bu şirketin başına bela açılabilir’ şeklinde cevap aldım. ‘Vermiyorum listeleri’ dedim, ‘işçileri zorlayarak götüremezsiniz oraya, ben bu işe alet olmayacağım.’. Vermedim. Ne mi oldu? Bir süre sonra yeraltında yaşadığım bir gerginliği bahane ederek işime son verildi.”

* Tekniker, isminin kullanılmasına, yaşanacak yasal süreçlerde doğurabileceği sıkıntılar nedeniyle çekinceli yaklaştı. Bu nedenle ismini yayınlamıyoruz.