/ Kültür-Sanat / Çehov’un Rusya’sı, Rusya’nın Çehov’u – Ali Baran Gökçer

Çehov’un Rusya’sı, Rusya’nın Çehov’u – Ali Baran Gökçer

on 11 Ocak 2018 - 13:54 Kategori: Kültür-Sanat

Çehov yazarlığa bakış açısını Kiselev’e yazdığı uzun mektubunun bir yerinde şöyle açıklar: “Yazarlar, içinde yaşadıkları çağın çocuklarıdırlar, bunun için de tüm insanlar gibi toplumun dış koşullarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Bu konum içinde tam bir uyum göstermek zorundadırlar. Bu tutumu daha çok gerçekçi yazarlar için öngörmeliyiz.” O halde Çehov’un bakış açısından yola çıkacak olursak Çehov’u ve eserlerini anlamak için bir dönem analizi yapmak oldukça faydalı olacaktır.

19. yüzyılda Rusya klasik bir köylü devletiydi. Üretimin çoğu kırsal alanda yapılmakta ve buna bağlı olarak nüfusun büyük çoğunluğunu köylüler oluşturmaktaydı. Bu bakımdan 1905 Devrimi ve Ekim Devrimi tarihin bir zorunluluğu olarak kentlerdeki proleterya öncülüğünde gerçekleşse de Rusya’da devrimlere giden süreçte ve muhalif fikirlerin filizlenmesinde köylülük ve taşra yaşamı önemli bir pozisyonda yer almaktaydı. Sermayenin genişleme ve yeni pazarlara sıçrama eğilimi kapitalizmi bir dünya sistemi yapmıştı ve 19. yüzyılın ortalarından itibaren kapitalist ilişkiler gitgide Rusya’da yayılmaktaydı. Çehov tam da bu dönemde doğup büyümüş ve hem eski toplumdan kalma yapıyı hem de yeni ilişkiler çerçevesinde bu ilişkilerin nasıl altüst olduğunu başarılı bir şekilde eserlerinde işlemiştir. Yani, Çehov’un asıl yapmak istediği şey taşrayı mümkün olduğunca natural bir şekilde resmetmekti.

Rusya’nın köy yaşantısını, kendisi de bu hayatın tam içinden çıkmış olan Troçki şu cümlelerle ifade eder: “Gerçekte kent yaşamı içinde de kırdaki gibi çatışmalar vardı ama kentte çıkar çatışmaları daha iyi gizleniyor, bir düzene sokuluyordu. Ayrı sınıflardan olanlar ancak ortak işler gerektiğinde birbirlerini görüyor, iş bitince hemen ayrılıyordu. Ama kırda herkes herkesin gözü önünde yaşamak zorundaydı. Herkes başkalarının işine koşuluyor, bu da eski bir kanepenin fırtlak yayları gibi rahatsızlık veriyordu.” (Hayatım, Yazın Yayıncılık)

Troçki’nin resmettiği ve Çehov’un edebiyatını üzerine kurduğu köylülük, Rusya’nın en büyük nüfusu olduğu ölçüde de siyasal bir özne olarak görülüyordu. 1904’te ölen Çehov, yeni yüzyılın ilk devriminin kentlerde ve işçi sınıfı eliyle gerçekleştiğini göremeyecekti. Bolşevikler değil, Rusya’nın köylülüğe dayanan en eski hareketlerinden biri olan Narodnikler onu derinden etkileyecekti. O her ne kadar bunu açıkça dile getirmese de…

Çehov, Rusya’nın bir yazarıydı; Rusya onun eserlerine sinmişti.

Yaşadığı dönemi Çehov’un oyunlarında tam anlamıyla görmek mümkün. Köylülüğün atomize sınıfsal yapısı, köylülerin arasında da çelişkiler ve çatışmalar doğurmaktadır. Çarlık’ın despot yönetimi altında giderek ezilen ve yoksullaşan köylüler de Çehov’un oyunlarında birbirlerine rahatsızlık vermektedir. Bu, Çehov’un metinlerinde özellikle bir taşralı karakter konuşurken sadece kendisinin dinlediği bölümlerde oldukça açıktır. Ayrıca Çehov, köylerdeki yozlaşmanın arkasındaki burjuva ilişkileri kaleme alırken güdük ve geç doğmuş burjuvaziyi gülünç hale sokarak onunla alay etmiş ve Narodniklerin düşüncesiyle uyumlu karakterler yaratmıştır. Martı’daki Arkadina buna en net örneklerden biridir. Çehov’un amacı Rus gerçekliğini göstermektir. Yani Çehov (her ne kadar edebi dönemleri farklı olsa da) Gorki gibi yeni bir toplum ve açık mücadele çağrısı içeren eserler ortaya koymuş bir yazar sayılmaz. Gorki, egemen sınıfla daha açık bir çatışma içindeyken Çehov toplumsal sorunlara yer yer tiksinti, yer yer acımayla bakan bir edebiyatçıdır.

Çehov’un yaşamının önemli bir bölümü Rusya’nın siyasi atmosferini birebir yansıtmaktadır. 1880’lerde başlayan baskı döneminde geçen eserleri dönemin bütün izlerini taşımaktadır: Her şeyden önce de umutsuzluk ve gerileme. Tony Cliff döneme dair şu tespitleri yapmakta: “…1880’li yıllar Rus işçileri arasında son derece sınırlı Marksist propaganda çevrelerinin kurulduğu yıllardı. Genel olarak bu yıllar karanlık bir dönem olarak hatırlanır. ‘80’li yılların devrimcisi’ hayal kırıklığına uğramış, ümitsiz ve aylaktı. Bu tablo edebiyatta Çehov’un eserlerinde ifadesini bulmuştur. Vanya Dayı, Ivanov ve diğer karakterler hep bu kederin, küçük ve önemsiz işlerin görünümleridir.” Çehov’un eserlerinde çoğu zaman kentten köye büyük hayaller ile gelmiş bir aydın bulmak mümkün ancak bu aydınlar istediklerini yapamamakta, giderek yozlaşmış lümpen bir hayatın parçası olmakta ve sürekli bu çelişki içinde kıvranmaktadır.

Son olarak, Çehov bu çelişkiyi kendi hayatında da sık sık duyumsamaktadır. Bir taraftan bir şeyleri değiştirmek istemekte diğer taraftansa yazmaktan başka bir şey yapamamaktadır. Belki bu çelişkisini şu sözlerinde bulmak mümkün: “Okuduğum ve şu anda okumakta olduğum kitaplardan anladığıma göre, biz milyonlarca insanın hapishanelerde boşu boşuna çürümesine sebep oluyoruz, onları mantıksızca barbarlar gibi yavaş yavaş yok ediyoruz, sonra da bunun sorumluluğunu kırmızı burunlu gardiyanlara yüklüyoruz. Oysa, bugünün uygar insanları biliyor ki, sorumlu gardiyanlar değil, bizleriz.”

Köylülük, Ekim Devrimi’nde işçi sınıfının öncülüğünde bu atıllığı ve karamsarlığı üstünden atmıştı. Çehov’un ölmeden önce yazdığı kimi eserlerde bu umutsuzluk döneminin içindeki en umutlu karakterler emekçilerdir. Tüm çelişkileri içinde Rus toplumunun içinden özgün örnekleri ortaya koymuş olan Çehov, açık bir mücadele çağrısı yapmasa da dönemin toplumsal analizini her seferinde yeni ve özgün karakterler yaratarak oldukça başarılı bir şekilde anlatmış ve umutsuz bir dönemin içinde umudu bulmayı başarmıştır.

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı