/ Devrimci Perspektif / Burjuva Milliyetçiliği, Emekçi Saflara Nasıl Sızdırılır: DİP Yöneticileri Örneği – Engin Kara

Burjuva Milliyetçiliği, Emekçi Saflara Nasıl Sızdırılır: DİP Yöneticileri Örneği – Engin Kara

on 17 Haziran 2019 - 22:08 Kategori: Devrimci Perspektif, Engin Kara
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Devrimci İşçi Partisi’nin (DİP) yayın organı Gerçek Gazetesi’nin internet sitesinde “ABD’nin S-400 tehdidine utanç verici tepki” başlıklı imzasız bir yazı yayımlandı. Bu yazıda açık bir şekilde ortaya çıktığı üzere DİP yöneticileri, uzunca bir zamandır sürdürdükleri milliyetçi eğilimlerini artık hiç utanmadan açık açık ortaya seriyorlar. Ancak bu, hiç de orijinal bir sağ sapma değil. 1914’ten beri kağıt üzerinde Marksizm’e bolca atıf yapan pek çok siyasi eğilimin, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda artık kabak tadı veren bir karikatürünü görüyoruz. Yazımızda bu sağ eğilimin köklerini ortaya koyduktan sonra, son yazıları üzerinden DİP yöneticilerinin milliyetçi propagandasını çözümleyeceğiz.

DİP Yöneticileri, Emekçilerin Sahasında Burjuva Milliyetçi Propaganda Yapıyor

DİP yöneticilerinin son yıllardaki siyasi metinlerinde hemen her paragrafa sinmiş bir burjuva milliyetçilik görülüyor. “Anti-emperyalizm” adı altında basbayağı milliyetçi propaganda yapıyorlar.

Son olarak DİP’in yayın organı Gerçek Gazetesi’nin internet sitesinde “ABD’nin S-400 tehdidine utanç verici tepki” başlığıyla imzasız bir yazı yayınlandı. Yazının neresinden tutsak bilmiyoruz. Ancak sabırla çözümlemeye çalışacağız.

1) “ABD Savunma Bakanlığı’nın mektubu, Türkiye’yi açıkça tehdit eden bir ültimatom niteliğinde”.

Burada tehdit edilen “Türkiye” kimlerden oluşmaktadır? Bir bütün olarak ülkede yaşayan herkes mi tehdit edilmiştir yoksa söz konusu olan sadece iktidarın çıkarlarına yönelik bir tehdit midir?

ABD’nin herhangi bir bakanlığının Türkiye’de yaşayan emekçiler ve yoksul halk için olumlu şeyler düşündüğünü söylemenin olanağı olmasa da buradaki mesele başka bir şeydir. DİP yöneticileri, imzasız yazılarına bu ifadeyle giriş yaparak “tehdit edilen Türkiye” ifadesi ile bir ulusal birlik hissi vermeye çalışmaktadır. AKP karşıtı geniş muhalefet cephesinde AKP’nin bu tür hamlelerinin yarattığı uluslararası gerilimler karşısında bile ulusal birlik hissi oluşmazken, DİP yönetimi sadece AKP muhalifliğinde birleşen kitlelerin bile gerisine düşmüş durumda.

2) Sorun, sadece “Amerikan liyakat madalyası” mıdır?

Türkiye Savunma Bakanlığı’nın internet sitesinde mektubun içeriğine girmeden ABD ile ortaklık ve işbirliğine dayanan çözüm arayışlarından dem vurarak yayınlanması, Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Amerikan liyakat madalyası sahibi olmasıyla açıklanmaya çalışılmış.

Doğrudur, Bakan bu madalyaya sahiptir ve ABD’nin merkezi bir konumda bulunduğu emperyalist kapitalist dünya ile genel düzeyde gayet uyumlu bir kafaya sahiptir. AncakHulusi Akar böyle bir madalyaya sahip olmasaydı, hatta ABD’ye karşı ulusal bir rekabet duygusuna sahip olsaydı da TSK’nın ya da Savunma Bakanlığı’nın başına geçmiş olsaydı sonuç farklı mı olacaktı? Türkiye kapitalistlerinin en temel stratejik hedefini (sömürü düzeninin bekasından başka bir şey değil!) paylaşıyorsanız, Türkiye burjuva düzeninin alt kademelerinde bir parçası olduğu emperyalist hiyerarşinin bütünüyle de anlaşırsınız. Yok, emperyalizme karşı tavır alacaksanız, bunun için zincirin bir parçası olan alt-emperyalist Türkiye düzeniyle de köprüleri büsbütün atmanız gerekir.Orta yolu yoktur.

Hulusi Akar tam da burjuva Türkiye devletinin çıkarlarına uygun davranarakemperyalist hiyerarşideki konumunu korumak, mümkünse bir nebze de olsa genişletmek üzere hareket etmektedir. Ve ABD emperyalizminin tehditlerine rağmen onunla anlaşmak için kırk takla atmaktadır.

3) “Bugün S-400 meselesi Türkiye üzerindeki emperyalist boyunduruğun test edildiği bir konudur.”

DİP yöneticileri meseleyi öyle bir ortaya koyuyor ki sanki Türkiye “bağımsız” bir şekilde kendi askeri savunmasını güçlendiriyor da ABD ile bu yüzden kavga ediyor.

DİP yöneticilerinin bu yaklaşımının altında hatalı emperyalizm tahlilleri yatıyor. Çeşitli makale ve açıklamalarında görüldüğü üzere emperyalizmi Batı’dan ibaret kabul ederek Rusya’yı (ve Çin’i) emperyalist ilişkilerin dışında ve hatta emperyalist ilişkilerin maruz kalan tarafı olarak kabul ediyorlar. Hatta “ha geldi ha gelecek” dedikleri 3. Dünya Savaşı’nın bu iki kanat arasında olacağını ve Rusya’nın başını çektiği bloğun bu kapışmada “ezilen, haklı” taraf olacağını düşünüyorlar. Sonuçta bırakın Türkiye’yi, Rusya bile emperyalist değil tersine emperyalizm tarafından bir şekilde bağımlılaştırılmış ya da bağımlılaştırılmak istenen ülkeler olarak tarifleniyor.

Sonuç olarak bu teze göre Türkiye’nin payına da ABD’nin yarı-sömürgesi olmak gibi günümüzde sadece komik olabilen bir ilişki düşüyor. Bu tablodan çıkan sonuç da DİP yöneticilerinin kafasında çoktan bir “anavatan savunusu”na dönüşmüş durumda. Zira her fırsatta “sınıfsız” bir tasnifle Türkiye’nin emperyalizm olarak adlandırılan ABD’ye karşı mücadelesinden bahsediyorlar.

4) “Onuru ayaklar altına alınan, ekmeğiyle tehdit edilen Türkiye’nin emekçi halkıdır.”

Yok, daha neler. İki burjuva güç kapışıyor. Olan emekçilerin onuruna mı oluyor!

Emekçiler, burjuva Türkiye devletinin ABD karşısında güçlü görünmesinden ne gibi bir onura sahip olabilir? Türkiye’nin emekçi halkının maruz kaldığı sömürü ve yoksulluk başka şeydir, burjuva devletinin aşağılanmasından zedelenecek bir “onur” başka. DİP yöneticileri çoktan burjuva milliyetçiliğinin ılık sularına açılmış olacaklar ki rahat rahat burjuva devletini emekçilerin onur meselesi olarak resmetmeye çalışıyorlar.

Oysa emekçiler için “onurun ayaklar altına alınmasından” bahsedeceksek, işsizim diye feryat ettiğinde elinin tersiyle itilmesini, burjuva rejimin temsilcileri tarafından her fırsatta horlanmasını konuşmamız lazım.

5) “Emekçi halk”tan “millet”e: bakla ağızdan çıkıyor!

Yazıya ulusal birlik havası yaratarak başlayan, sonrasında burjuva milliyetçiliği açılımı gerçekleştiren anonim yazar, yazının son alt başlığında bir anda “millet”ten bahsetmeye başlıyor: “İstibdad rejimi emperyalizme karşı bu milletin zayıf karnıdır. Emperyalizme karşı milletin boynunu bükmeye devam etmektedir.” diyorlar. Hangi millet? Bu millet hangi sınıflardan oluşuyor?

Sınıfsal ayrımların yerine ulusal birlik mitini geçirmeye çalışan ve bunu sınıf mücadelesine karşı etkili bir araç olarak kullanan burjuvazinin yöntemi, ne yazık ki DİP yöneticilerinin elinde karşımıza çıkıyor. Onlar, “emperyalizm tarafından boynu bükülen millet” derken, önlerindeki görevin tanımını da kaşla göz arasında yapıveriyorlar: anavatan savunusu! Buralara gelebilmek için, literatürde sağ siyasetle özdeşleşmiş olan “millet” kavramıyla bu kadar haşır neşir olmalarına şaşırmamak gerekir!

6) Sadece emperyalist tekeller mi?

Her paragrafı ayrı rezalet olan yazı nihayet bitiyor. Ancak yazının final kısmında bir sürpriz daha var. Başından beri ortaya koyduklarını söyledikleri programa bir bakın: “Emperyalist boyunduruğa karşı doların serbest alım satımının yasaklanması, emperyalist tekellerin ve bankaların işçi denetiminde kamulaştırılması, NATO’dan çıkma ve İncirlik başta olmak zere tüm emperyalist üslerin kapatılması!”

“Yerli ve milli” tekelleri karşınıza almadan, emperyalizme karşı çıkamazsınız. Türkiyeli kapitalistlerden bahsetmeden emperyalist tekellerden bahsetmek, bayağı bir milliyetçilikten öte anlam ifade etmez.

S-400’lerin alınması meselesini onur meselesine dönüştüren DİP yöneticilerinin NATO’dan çıkma çağrısı, aslında başka bir askeri kampın parçası olmaya denk düşüyor. Başka bir savaş kampına katılmak için NATO’dan çıkmak şöyle kalsın! Türkiye devletinin burjuva yapısının kökünden yıkıp da değiştirmeden emperyalizmin zincirlerinden kurtulmak mümkün değildir.

Devrimci Değil “Millici İşçi Partisi”

Sınıf mücadelesi nedir? Kimler hangi sınıfın mücadelesini veriyor?

İşçi sınıfının devrimci siyaseti bir program ve politik hat meselesidir. Sadece partinizin adında “işçi” kelimesinin geçmesi, yazılarınızda “işçilere” seslenmeniz bir anlam ifade etmez. Hem de hiç. İşçilere sesleniyorum derken ne anlatıyorsunuz, buna bakmak gerekir.

DİP Genel Başkanı Sungur Savran, 2017 yılında 15 Temmuz darbesinin yıldönümünde Gerçek Gazetesi internet sitesinde yayınlanan bir yazısında, 15 Temmuz’da sokağa çıkan halktan insanların içinde “bir tutam anarşizm ya da Bolşevizm, devrimlerde görülen davranış kalıpları” keşfetmişti! İnsan hayret ediyor. Sungur Savran’ın bunları yazmasına değil. Bunları okuyan takipçilerinin şimdiye kadar isyan etmemiş olmasına.

Partinin bir başka yöneticisi Levent Dölek ise Şubat 2018’de Gerçek Gazetesi’nde yazdığı bir yazıda “anti-emperyalist olmadan anti-kapitalist olunmaz” diyerek teorik hokkabazlığa soyunmuştu. Anti-kapitalist olmayan bir emperyalizm karşıtlığının içi boş olacağı ve emperyalizmle boy ölçüşemeyeceğini vurgulayan “anti-kapitalist olmadan anti-emperyalist olunmaz” sloganını, Dölek kelime oyunuyla ters yüz ederek giderek derinleşecek sağ sapmalarına güya teorik argüman yaratmaya çalışmıştı.

Bugün gelinen noktada bu DİP yöneticileri, artık düpedüz 2. Enternasyonal siyasetine dönüş yapmıştır diyebiliriz. İçlerinde -öyle bir tutam falan da değil!- epeyce bir sosyal-şovenizmin davranış kalıpları mevcut. 

DİP yöneticileri, uzunca bir süredir emekçilerin sahasında oynadıklarını söylemelerine rağmen bugün gerçekte burjuva milliyetçiliğin propagandasını yapmaktalar. Böylece, zaman zaman ortaya attıkları ultra-sol sloganların da neyi maskelemek için türetildikleri açığa çıkmış oldu. 

Adınızı işçi koymanız, devrimci sıfatını eklemeniz yetmez. Siyasi partiler sahip oldukları programa ve bunu pratikte nasıl uyguladıklarına göre sınıflandırılır. 2. Enternasyonal ve bağlı ulusal partilerin tümü de gerek programlarında gerekse makalelerinde Marx ve Engels’e atıf yaparlardı. Ancak hayatın can alıcı sorularıyla karşı karşıya kaldıklarında, gerçek nitelikleri su yüzüne çıktı ve tarihi bir ihanete imza attı. Bu çöküşten önce hiç mi belirti yoktu? Vardı elbette ama sadece bir avuç devrimcinin gözlemleyebileceği kadar sinsice gizlenmişlerdi.

2. Enternasyonal devasa bir örgüttü. Bütün dünyada işçi sınıfı hareketinin resmi temsiliyetini taşıyordu. İhaneti de aynı ölçüde devasa sonuçlar yarattı.

DİP ise işçi sınıfı içinde etkili olabilecek bir konumla uzaktan yakından alakası yok. Ancak sağ politika her zaman egemen sınıfın düşünme yapısına sahip olan emekçiler arasında daha kolay tutar. DİP yöneticilerinin burjuva milliyetçiliğine savrulmalarında, ideolojik hataların yanı sıra kısmen bu yönde bir çabanın da etkisinden bahsedilebilir.

Bugün bir devrimci işçi sınıfı liderliği yaratmak sorunuyla karşı karşıyayız. İnanıyoruz ki DİP içerisinde bu konuda samimi bir çaba gösteren ve emek harcayan gerçekten enternasyonalist insanlar var. Ancak tarihsel deneyimlerin ışığında söyleyebiliriz ki olası bir askeri gerilimin tırmanması durumunda DİP yöneticileri hızla açıktan ulusal savunmacı bir pozisyona sürüklenecektir.

Bu nedenle DİP üyelerine, yöneticileriyle hesaplaşmak zorunda olduklarını hatırlatmayı bir görev biliriz.

Devrimci Marksist Bir Enternasyonalizmi Yükseltmek İçin!

Marksizm, Marx ve Engels’ten beri devrimci ve enternasyonalist bir içeriğe sahipti. Zaman zaman sulandırıldı, pek çok kez Marksizm adına tam tersi politikalar yürütüldü. Ancak 1. ve 2. Enternasyonallerden sonra Komintern dört kongre boyunca, 4. Enternasyonal ise Troçki’nin önderliğinde devrimci Marksist geleneği sırtlandı ve sürdürdü.

Bugün ise hem ulusal düzeyde hem de dünya çapında yeniden devrimci bir işçi sınıfı liderliği yaratmak göreviyle -acil olarak- karşı karşıyayız: tarihin krizi, hâlâ devrimci liderliğin krizine indirgenmiş durumda.

Sosyalist Emekçiler Partisi olarak bu yolda önemli adımlar attığımız konusunda özgüvenliyiz. Geçtiğimiz haftalarda Barselona’daki konferans ile kuruluşu ilan edilen Uluslararası Sosyalist Birlik (International Socialist League – ISL), küresel ölçekte devrimci geleneği sırtlanmak üzere bir mayalanma hedefiyle yola çıktı.

Koşulların zorluğu, güçlerin zayıflığı bu konuda umut kırıcı olamaz. Komintern, bir avuç emperyalist savaş karşıtı tarafından bütün dünyadan yalıtılmak pahasına ısrarla savunulması neticesinde kurulabildi. Troçki ve taraftarları, 4. Enternasyonal’e giden yolda muazzam zor şartlar altında nice bedeller ödeyerek mücadele ettiler.

Bugün bizler de aynı kararlılıkla sosyalizm bayrağını yükseltiyoruz.

Bu yolda, doğru bir program ve doğru politikalar etrafında kenetlenmeye hazır olan herkesle birlikte yürümek için arzuluyuz. Kapımız açık. Gelin ve sadece ABD emperyalizmine değil, bir bütün olarak uluslararası emperyalist kapitalist sisteme ve onun her ülkedeki asalak paydaşlarına karşı enternasyonalizm bayrağını birlikte yükseltelim.

Yaşasın Enternasyonalizm!

1914: Emperyalist Savaş ve Sosyal Demokrasinin İflası

1914 yılının Temmuz ayında başlayan 1. Dünya Savaşı, sayısız ülkede milyonlarca işçiye liderlik yapan 2. Enternasyonal’in bir anda gerçekleşen çöküşünü de beraberinde getirmişti. Emperyalist paylaşım savaşının pratik bir görünüm kazanmasıyla birlikte, potansiyel savaş tehlikesine karşı kararlar almakta ustalaşmış olan 2. Enternasyonal’e bağlı ulusal parti liderlikleri, hızla ihanetlerin en reziline sürüklendi. Sosyal-demokrat partiler emperyalist savaşa, kendi ülkelerinin gözlüğünden ulusal savunma, anavatan savunması yalanlarıyla taraf oldu: her biri kendi emperyalist (ama milli!) burjuva sınıflarının saflarında!

Peki, ne olmuştu da savaştan iki yıl öncesinde bile kongresinde, kapitalistlerin kârları ve hanedanların emelleri adına çıkacak bir emperyalist savaşa karşı uyaran ve mücadele çağrısı yapan 2. Enternasyonal yöneticileri bir anda vatan savunmacısı kesilmişti?

Lenin, “Sosyalizm ve Savaş” adlı broşüründe bu soruyu şöyle cevaplandırıyor: “Avrupa partilerinin çoğunluğunda oportünizmin ve ulusal-liberal işçi politikaları galebe çaldı.”

2. Enternasyonal’in İhanetinin Bedeli: Şimdilik Bir Yüzyıl!

Rusya’da Bolşevik Parti’nin uzun uzun konuşulabilecek pek çok üstünlüğünün yanında emperyalist savaşa karşı liderliğinin daha baştan itibaren en doğru tavrı alabilmesi de önemliydi. Lenin, ilk baştan itibaren “sosyal-şovenizm”den kopmuş, savaş politikalarına karşı proleter devrim çağrısını yükseltmiş ve 1915’ten bu yana “yeni, devrimci bir enternasyonal” çağrısını ortaya koymuş, bu hedeften bir kere olsun vazgeçmemişti. Nihayet, Ekim Devrimi’nin ardından 1919 yılında Komintern (Üçüncü ya da Komünist Enternasyonal) kurulmuştu.

Komintern, harekete geçtiği sırada olayların gelişme evrelerinin ciddi olarak ilerlemiş olduğu da dikkate alındığında, ilk kongreden itibaren ortaya koyduğu dünya devrimi hedefine ulaşmayı başaramadı. Bunun nedenleri ayrıca uzun uzun tartışılabilir.

Fakat 2. Enternasyonal liderlerinin emperyalist savaşa “anavatan savunması” adı altında destek vererek ihanetlerin en iğrencini gerçekleştirmesinin bedeli dünya devriminin daha bugünden 100 yıl geç kalması oldu.

Buradaki sorun elbette tek başına liderlerin iradi süreçlerinden ibaret değildi. 2. Enternasyonal’e sinen örgüt ve program anlayışı reformizme, parlamentarizme ve ulusalcı bakış açısına dayanıyordu. Marx ve Engels’in mirası tahrip edilmişti. Sonuçta bir zamanların enternasyonalizminden geriye kalan bayağı bir milliyetçilik oldu.

Peki, 100 Yıl Sonra Kimler Nerede?

Komintern, 1922’deki dördüncü kongresine kadar dünya Marksistlerine yeri doldurulamaz bir önderlik görevini ifa etti. 1924’ten itibaren ise Stalinist bürokrasinin elinde bir aparata dönüşerek dünya devriminin önünde bir bariyer halini aldı. Stalinist program(sızlığ)ın mantıksal sonuçları, 1935’teki son kongresinde “Halk Cephesi” adıyla anılan, burjuva anavatan savunusunu da içerisinde barındıran bir sınıf işbirliğine vardı. Stalinist Komünist Parti’ler şeklen adlarına korumalarına rağmen içerikte sosyal demokratlaşmıştı.

Stalinist karşı-devrimin ardından Troçki, devrimci enternasyonalizm bayrağını 4. Enternasyonal ile yükseltecekti. Komintern’in kurucu programı, dünya çapında Troçkistler tarafından yükseltildi. Ancak 4. Enternasyonal, Stalinist tahribata karşı bir isyan bayrağı olmaktan öteye gitme şansına sahip olamadı. (Tabii ki bu görevini de tam layıkıyla yerine getirdi.)

4. Enternasyonal’in tıkanması sonucunda Troçkizm farklı eğilimlere ayrıldı. Kimileri Stalinistlerle, kimileri ulusalcı burjuva hareketlerle bütünleşmeyi tercih edecekti. Yerelliği aşamasa da irili ufaklı pek çok kahramanca mücadeleye girişenler de oldu elbette. Ancak bugün itibariyle yekpare bir Troçkizm’den bahsetmek mümkün değil.

Nitekim Troçkist olduğunu söyleyen Devrimci İşçi Partisi’nin (DİP) son zamanlarda yayın organlarında son zamanlarda yayınladıkları yazılar, okurken insanın ağzını açık bırakıyor. Açıkça görülüyor ki DİP yöneticileri son yıllarda “anti-emperyalizm” adı altında burjuva milliyetçiliğine dev adımlar atıyor.

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı