/ Emre Güntekin / Aydınlanma, Marksizm ve Türkiye Solu Üzerine Düşünceler-Emre Güntekin

Aydınlanma, Marksizm ve Türkiye Solu Üzerine Düşünceler-Emre Güntekin

on 22 Haziran 2018 - 13:10 Kategori: Emre Güntekin, Seçme Yazılar, Türkiye Devrimci Geleneği, Yazarlar

Aydınlanma, bir kavram olarak bir parça ışığa hasret günümüz insanı için hala ilgi cezbediyor. İnsanoğlunun modern zamanlarda yetiştirdiği en önemli düşünürler, bilim adamları, devrimciler, edebiyatçılar, bestekârlar ve daha niceleri kapitalizm daha ana rahmindeyken eski toplumsal düzene karşı büyük bir savaş başlattılar ve o güne kadar kilise, toprak ağası, derebeyi, soylular vs. tarafından korunan bütün mahrem alanlara el attılar.

 

Aydınlanmacılar, insanlık için en ideal toplumsal düzenin arayışı içindeydiler. Sınıflı toplumun insanlığa dayattığı çelişkileri görüyorlar ve bu çelişkilere karşı çözüm arıyorlardı. Örneğin, Aydınlanma’nın büyük Fransız düşünürü Voltaire Candide romanı ile yaşanılacak dünyaların içinde en akla yatkın olanı içinde bulunduğumuzu, yaşanan her şeyin sırası gelince yaşanması gereken bir kader olduğunu savunanlara ve insanlara iyimserliği vazedenlere eleştiri oklarını yöneltmişti. Voltaire’in kahramanı Candide büyük aşkı Cunegonde’u her gün gördüğü şatodan kovulur ve nerede sonlanacağını bilmediği bir yolculuğa başlar. Yolculuğu boyunca savaşlarla, büyük afetlerle, katliamlarla, işkenceyle, kölelikle ve daha birçok kötülükle karşılaşır. Candide karşılaştığı tüm bu kötülüklerin ardından kötülüklerle dolu dünya dışında başka dünyaların mümkün olabileceğini sorgular. Fakat bu dünyadaki kötülüklerin kaynağının ne olduğu sorusu yanıtsız kalır.

Voltaire ile birlikte Fransız Aydınlanması’nın devrimci yanını temsil eden J. J. Rousseau da içinde yaşadığı dünyayı sorgulamış ve çağının en etkileyici figürlerinden birisi olmuştu. En önemli eseri Toplum Sözleşmesi’nde “İnsan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur. Falan kimse kendini başkalarının efendisi sanır ama böyle sanması onlardan daha da köle olmasına engel değildir.” sözleriyle modern insanın trajik kaderine dikkat çekmişti. Rousseau çağdaşlarından farklı olarak sınıflı toplumların çelişkilerini kavrama konusunda bir adım daha öndeydi. Eşitsizliğin Kökeni adlı eserinde “Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “bu benimdir” diyen ve ona inanacak denli saf başkalarını bulan ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu. Kazıkları sökerek ya da hendeği doldurarak başkalarına, “Bu düzenbazı dinlemeye son verin, meyvelerin herkese ait olduğunu ve toprağın hiç kimseye ait olmadığını unutursanız bittiniz demektir” diye bağıracak biri, insan soyunu hangi suçlardan, savaşlardan, cinayetlerden, sefilliklerden ve dehşetlerden kurtarırdı.” ifadeleri onun sınıflı toplum yapısının dünyada var olan kötülüklerin kaynağı olduğu konusunda sezgilere sahip olduğunu göstermektedir.

Aydınlanma düşünürleri Batı’da Leibniz, Doğu’da “Olanaklılık bakımından (imkân dâhilinde) var olandan daha mükemmel, daha tam veya harika hiçbir şey yoktur.” diyen Gazali tarafından temsil edilen iyimserci ve kaderci yaklaşımı yıkarken; yerine aklın ve bilimsel yöntemin en doğru yolu göstereceğini savunan yeni bir bakış açısı getirmişlerdi. Fakat onların çaresizliği eskiyen bir sınıflı toplum biçimi içerisinden yeni doğum aşamasına giren bir başka sınıflı toplum biçiminin şafağında ortaya çıkmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Sınıflı toplum yapısı, sömürü, özel mülkiyet gibi kavramlar tartışmanın henüz çok uzağındadır ve idealist bir bakış açısıyla dünyanın bütün çelişkileri tekil bir sınıfın değil bütün insanlığın problemi olarak görülür. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm başlıklı eserinde “18. yüzyılın büyük düşünürleri, kendi çağlarının çektiği sınırı, öncellerinden daha çok aşamadılar.” diyordu.

19. yüzyıl ise Aydınlanma düşüncesinin birçok açıdan aşıldığı bir devrimler yüzyıldı. 1789 Fransız Devrimi toplumun alt katmanlarının yeniden politik sahneye çıktığı bir devrimler sürecinin ilk kıvılcımı oldu. Üstelik artık sömürülenlerin elindeki ideoloji ve örgütlülük daha güçlüydü. Kapitalizm, tarihte ilk kez sınıflı toplumların mezarını kazacak yeni bir sınıfı yani proletaryayı yaratırken; 1800ler boyunca yükselen sınıf mücadelesi Fransız Aydınlanmasını, Klasik Alman Felsefesini ve İngiliz Materyalizmini kendi devrimci öğretileri altında muazzam bir birleşime tabi tutan Marksizm gibi bir ideolojik silaha kavuşuyordu.

Yaratıcıları Marks ve Engels daha önceki düşünürlerin yapamadıklarını yapmış, dünyayı yorumlamanın ötesine geçerek onu değiştirmenin bilimsel yöntemini de ortaya koymuşlardı. Yaşadıkları devrimler çağının deneyimlerini genelleştirerek; kapitalizmin işleyişindeki ayrıntıları, proletaryanın yeni bir toplumun kuruluşundaki tarihsel rolünü açığa çıkararak öncellerini fersah fersah aşmışlardır. 20. yüzyılda ise Lenin ve Troçki önderliğinde Bolşevikler, Almanya’da Rosa Luksemburg ve Karl Liebnecht, İtalya’da Gramsci gibi önderler Marksizm’in bir proleter devriminin yegâne kılavuzu olduğunu kanıtladılar. Ardılları da tüm karşı devrimci saldırılara karşı bu temiz mirası canları pahasına korumak için mücadele yürüttüler.

Aydınlanma’dan Marksizm’e insanlığın ezilen ve sömürülen yanı en güçlü atılımını yaptı. Fakat tarih her zaman düz bir çizgi olarak ilerlemiyor. Sınıf mücadelesindeki ilerlemeler, gerilemeler, yenilgiler ve zaferler proletaryanın devrimci düşüncesine de aynı şekilde etki ediyor. Her ne şartta olursa olsun Marksistlerin vazgeçemeyeceği gerçek şu ki devrimci düşünce özü gereği radikal olmalıdır. Sadece mücadelenin yüksek olduğu zamanlarda değil, bugünkü gibi suskunluk dönemlerinde de. Gerçeği eğip bükmeden dile getirmeli üzerindeki örtüyü kaldırmalıdır.

Buradan günümüzde meselenin bizi ilgilendiren kısmına bağlayacak olursak… Türkiye devrimci hareketinin düşünsel gelişimi de Marksizm’in uluslararası evrimine paralel. Osmanlı’nın son döneminde Aydınlanma’dan ve Avrupa’daki devrimlerden etkilenme… Bu etkilenmenin devrimci bir ürünü olarak ilk sosyalistlerin ortaya çıkışı ve nihai olarak bu sürecin Devrimci Marksist bir sonucu olarak Mustafa Suphi, katledilen yoldaşları ve Komintern’in Türkiye kolu olan TKP… Sonrasıysa Şefik Hüsnü ve şürekâsıyla birlikte Devrimci Marksist söylemden kopuş… Yerine Moskova’nın bir aparatına dönüşmüş, Kemalizmle flörte başlayan; sürekli devrim programının yerine aşamalı devrimi, “cihan komünizmi” hedefi yerine tek ülkede sosyalizm anlayışını getiren TKP’nin ikame edilmesi… Aydınlanma’dan Marksizm’e oradan Stalinizm’e nasıl bir gelişim varsa bunun yansımasını Türkiye’de de görmek mümkün.

İdeolojik iflasta ısrar Türkiye’ye iki şekilde etki etti: Enerjisi tükenmiş unsurların, geçmişin koca koca geleneklerinin tasfiyesi, çözülüşü veya tarikatlaşarak yaşamına devam etmesi. Diğer taraftan kurulu düzene ayak uydurarak, o veya bu yana yaslanarak yaşantıyı sürdürme çabası. Geçmişe dair bir eleştiriyi, eskiyi yıkıp yerine yeniyi inşa etme amacını ortaya koyabileni bulabilmek ne mümkün!

Çelişkilerin bu kadar yoğunlaştığı ve artık başka bir dünya özleminin kitleselleştiği bir ortamda solun zayıflığı sadece nesnel nedenlerle açıklanamaz. Temel Karamollaoğlu’nun bile bir zafer işaretiyle “Temel Castro” olarak tiye alınabilecek şekilde kamuoyunda gündem işgal ettiği bir ortamda solun alternatif oluşturamaması meselenin öznel nedenlerden kaynaklandığını gösteriyor.

Engels’in dediğine dönersek sorunun tespitini yapmış oluruz: Bizim 21. yüzyıl devrimcisi de tıpkı 18. yy. düşünürleri gibi kendi çağlarının çektiği sınırı aşma konusunda yetersiz. Marks, Engels ve ardılları kendisinden önceki düşünürlerin eksik bıraktığı parçaları tamamlama ve kusursuz bir düşünce bırakma iradesini gösterdikleri için, Lenin ve Bolşevikler bu düşünceyi sömürülen sınıfların devrimci savaşımının kusursuz bir silahına dönüştürdükleri için bugün hala canlı ve günceller. Sözün özü kendisinden öncekileri aşmak için gösterdikleri radikal irade onları değerli kılıyor. Bizde ise Gonçarov’un ölümsüz karakteri Oblomov’un trajedisinin bir benzeri yaşanıyor: Sürekli bir kafa karışıklığı, uyuşukluk, atalet, yaşarken ölme ve bunun farkında olmama hali…

Yolumuz ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış olabilir. Fakat bugünlere gelene kadar insanlık pek çok kez daha ağır baskılardan, esaretten kurtulmayı başardı. İnsanoğlunun isyancı yanı hiç durmamacasına her daim var oldu. Tanrıların ağır bir kaya parçasını hiç durmadan taşımakla cezalandırdığı Sisyphus’un emaneti artık bizlerin sırtında. Belki daha çok zaman bu kayayı tepeye kadar taşıyıp geriye yuvarlanmasını izleyeceğiz. Ancak her seferinde kendi tarihselliğimizi yaratabilmeli ve bunun içinde geride kalanlardan bir adım daha ileriye adım atabilmeliyiz. Aydınlanmacılar, Marks, Engels, Lenin, Troçki, Rosa ve daha niceleri bu cezayı çektiler. Artık bu cezayı çekme sırası bizde.

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı