/ Devrimci Perspektif / Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT)-V. U. Arslan

Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT)-V. U. Arslan

on 10 Nisan 2018 - 11:26 Kategori: Devrimci Perspektif

Kapitalist üretim ilişkileri neden Batı Avrupa’da ortaya çıktı? Öyle ya örneğin Çin yüzyıllar boyu Avrupa’nın fersah fersah önündeydi. Barutu Avrupalılardan 240 yıl önce keşfetmişlerdi, 500 yıl önce matbaacılığa başlamış, porselen üretimine 700 yıl önce geçmişlerdi. Çin’in 11.yy demir üretimi Britanya’nın 18.yy demir üretiminden fazlaydı. Ama Çin’de bu buluşları kendi sınıfsal atılımları için kullanacak ve ileri sürükleyecek bir sınıf mevcut değildi. Örneğin matbaanın icadını çok önceleri Çinliler yapmıştı ama matbaayı tarihsel atılımın aracı haline getiren sınıf savaşında Rönesans fikirlerini feodal elitlere ve kiliseye karşı kullanan Avrupalı burjuvazi oldu. Çin’de bu buluşu sürükleyecek motor toplumsal güçler yoktu. Batı Avrupa’da feodal üretim ilişkilerinin kabına sığamayan üretici güçlerin gelişimini forse eden yeni bir sınıf ortaya çıkmıştı. Neredeyse bütün bir Orta Çağ boyunca Avrupa’dan önde olan Asya toplumları hangi ekonomik ilişkiler yüzünden yüzlerce yıl sürecek bir durağanlığa saplanıp kalmışlar ve neticesinde Avrupa’daki sıçramanın gerisine düşmüşlerdi?

Marx ve Engels, bu meseleye dair araştırmalara başladıklarında Asya toplumlarında toprakta özel mülkiyetin olmadığını anlamakta gecikmezler. Böylelikle analizlerini derinleştirecekleri çıkış noktasını bulmuş olurlar. Açıktı ki Asya’da üretim ilişkileri Avrupa’da yaşanan feodalizmden temelden farklıydı. Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT), Doğu toplumlarındaki sınıfsal ilişkilerin üretim biçimi yani alt yapı üzerinden açıklanmasıdır.

Moğol Hanı’nın doktorluğunu yaptığı yıllardaki Hindistan’dan bahseden Fransız seyyah F.Bernier’in “Travels Containing a Description of the Domination of the Great Moğol” (1699) isimli eseri, Doğu toplumlarına dair verdiği bilgilerle konunun Marx’ın zihninde olgunlaşmasını sağlamıştır. Marx ve Engels arasında 1853’te yapılan mektuplaşmalar, ikilinin yeni bir keşif yaptıklarının farkında olduklarını açığa vurur. “Bernier haklı olarak Türkiye, İran ve Hindistan’dan bahsederken, Doğu’daki bütün olayların temelini toprakta özel mülkiyetin yokluğunda aramalıdır, diyor. Bu, Doğu cennetinin gerçek anahtarıdır” (The Correspondance of Marx and Engels, New York: International Publishers, p. 66).

Kapital’de Marx konuya şu şekilde değinir: “…devlete bağlı herkes için geçerli olandan daha güçlü bir siyasal ya da iktisadi baskının varlığına gerek yoktur. Devlet, bu durumda en yüksek beydir. Burada, egemenlik, ulusal çapta yoğunlaşmış olan toprağın sahipliğinden oluşur. Ama öte yandan, toprağın gerek özel, gerek ortaklaşa zilyedliği ve tasarrufu olmasına karşın, toprağın özel mülkiyeti yoktur” (Marks, Kapital, Cilt 3, Ankara: Sol, s. 695)

Asya toplumlarında temel üretim aracı olan toprakta özel mülkiyetin olmayışı Avrupa’daki feodaliteden daha farklı bir üretim modelinin varlığına işaret eder. Toprak devletin mülküdür, toprağı işletme hakkına sahip olanlar aslında sadece onun kullanım hakkına sahiptir. Bu bir vekalet ilişkisidir. Bunun karşılığında da mahsul biçiminde (ayni) vergi vermek, asker toplamak gibi yükümlülükleri yerine getirmek zorundadırlar. Toprak üzerinde özel mülkiyetin olmayışı, aynı zamanda devlete meydan okuyacak toprak sahibi bir sınıfın var olmayışını da açıklamaktadır.

Örneğin Osmanlı’nın Bizans‘tan devraldığı ve diğer Asya devletlerinde de görülen tımar sisteminde toprağın kullanım hakkı, her şeyden önce verilen vazifeye bağlı maaş niteliğinde olduğu için ve vazife yerine getirilmediği takdirde devlet tarafından alınıp başkasına verilebilir olmasıyla ve yine vazifeye bağlı olarak babadan oğula kalışıyla özel mülkiyet ilişkisine konu olmaz.

Avrupa’daki feodalizmde ise senyörler toprağın ve üzerindeki köylülerin sahibidir. Bu ekonomik güç, siyasi ve askeri açılardan da etkisini göstermiş, krallara karşı senyörleri iktidarın ortağı haline getirmiştir. Asya tipi imparatorluklarda ise merkezi devletin siyasi iktidarı paylaştığı herhangi bir aristokratik sınıf yoktur; beyler ve soylular merkezi iktidarın temsilci memurları durumundadır.

Peki Doğuluların feodalite şeklinde bile toprak mülkiyetine gelemeyişlerinin sebebi nedir?” Engels Marx’la yazışmalarında bu soruyu ortaya atar ve şu cevabı verir: “Sanırım ki bunun esası, Sahra’dan Arabistan, İran, Hindistan’a ve Tataristan’dan tâ yüksek Asya yaylalarına kadar uzanan çölün iklimi ve bununla ilişkin olarak toprağın cinsidir. Buralarda yapay sulama tarımın ilk şartıdır ve (bu iş) ya köyün, ya vilâyetin, ya da merkezî hükümetin görevidir” (The Correspondance of Marx and Engels, New York: International Publishers, p. 66).

Marx ve Engels ATÜT analizlerini Mezopotamya’daki sınıflı toplumlardan başlatır. Verimli hilali verimli yapan; Ur, Uruk gibi kent devletlerini ortaya çıkaran sulamalı tarımdır. Bu uygarlığın var olması için gelişkin suluma kanalları sistemi inşa edilmiştir. Geniş tarım alanları suya kavuşmuş, yıkıcı sel baskınlarının önüne geçilmiş, bataklıklar kurutulmuştur. Bu büyük çaptaki organizasyon işleri sağlam bir merkezileşme, maddi kaynak, disiplin, planlama ve denetim mekanizmasını gerekli kılmıştır. İşte Asya uygarlıklarında merkezi devlet aygıtının gücü buradan kaynaklanmaktadır. Düşünün Orta Çağ Çini’nde kanallar vasıtasıyla 80.000 km uzunluğunda bir nehir şebekesi yaratılmıştı. Çin’de merkezi imparatorluk devleti çok zalim, güçlü ve başarılı bir sömürücüydü (Neil Faulkner, Marksist Dünya Tarihi, İstanbul: Yordam, s.102).

ATÜT’te Sömürü

Bu tip mülkiyet ilişkisinde ve üretim biçiminde sömürü vardır. Marks’ın açıkladığı konulardan biri de budur. Bu sömürüyü despot, saray, yöneticiler ve memurlar gerçekleştiriyordu. Sömürülen ise devletin kulları olan köylülerdi. Toplumsal artık-ürün saray tarafından yutulmakta, çarçur edilmekteydi; bu da birikimin gerçekleşmesini önlüyor, yeni dinamiklerin devreye girmesine baştan ket vuruyordu. Marx, Kapital’de şöyle demektedir:

“Durmadan kendisini aynı biçim içersinde üreten ve raslansal olarak yok edildiği zaman da aynı yerde ve aynı adla yeniden türeyen bu kendi kendine yeterli topluluklardaki üretim için örgütlenme sadeliği – bu sadelik, asyatik toplumların değişmezliğinin sırrının anahtarını verir; bu değişmezlik, asyatik devletin sürüp giden dağılmaları, yeniden kurulmaları ve bitip tükenmez hanedan değişiklikleri ile çarpıcı bir karşıtlık oluşturur. Toplumun ekonomik öğelerinin yapısı, politik gökyüzündeki fırtına bulutlarının etkisi dışındadır.” (Marks, Kapital, Cilt 1, Ankara: Sol, s. 347).

Asya ülkelerinde kentler, ticaret ve üretim birimleri olmaktan çok, esas olarak idari merkezlerdir. Merkezi otoritenin temsilcileri olan valiler, hazineden geçinen memur kademesi, askerler ve bunlara yamanmış türlü türlü toplumsal parazit… Yollar son derece sınırlıdır, uçsuz bucaksız arazide ulaşım olabildiğince zordur. Bu durum şehirler, kasabalar ve köyler arasındaki izolasyonu güçlendirir. Troçki Rusya’nın Asya tipi karakterini vurgularken şehirleri şu şekilde tarifler:

“Tüm imalât sanayilerinin kendi surları içinde toplanması için gayretle ve çoğu kez başarıyla mücadele eden Avrupa’nın zanaatkâr ve lonca şehirlerinden ziyade, Asya’nın despotik sistemlerindeki şehirlere oldukça benzeyen eski Rus şehirleri, fiilen bir üretici fonksiyon yerine getirmiyordu. Bunlar askeri ve idari merkezler, istihkâm alanları ya da bazı durumlarda, özgül doğaları ne olursa olsun kendi erzaklarını tümüyle dışardan alan ticari merkezlerdi” (Troçki, 1905, Rus Devriminin İtici Güçleri, İstanbul: Tarih Bilinci, s.74).

Geniş kırsal alandaki küçük noktalar olan bu kentler ülkenin hayatında belirleyici bir rol oynamazlar. Ticarette başarı sağlayan tüccarların bir süre devlet adına ticaret yapması için memur edilmesi sık görülen bir durumdur.

Temel üretim birimi olan tarımsa müthiş bir durağanlık içerisindedir. Kırsal alanda kendine yeterli köy birimleri birbirinden izole halde yaşarlar. Üretim, kullanım değeri içindir; metalar ve meta dolaşımı son derece sınırlıdır. Yüzyıllar boyu değişime meydan okuyan bir rutin doğar buradan. Merkezi despotik devletin koyduğu ağır vergi yükü sınırlı toplumsal artığı yağmalamaktadır. Özellikle verginin ayni şekilde toplanması değişim değeri için meta üretimini hepten darbeler:

Böylece halk, küçük köy toplulukları birliği halinde bölünmüştür. Aralarında hemen hemen ya da hiçbir iktisadi bağ yoktur. Çünkü her piyasa kendine yeter, kendi ihtiyacı olanı üretir. Değişik komşu piyasalarının ürünleri birbirinin aynıdır. Bundan dolayı, aralarında mübadele olanağı azdır. Küçük topluluklar halinde birleşen halkın aynı iktisadı- menfaatleri olsa bile, müşterek menfaatleri olamaz. Sadece onlarla ilgisi olmayan bir yabancı gibi karşılarına çıkan devlet gücü sürgit onları sömürür. Bu (olay) milletin kalımının bir şartıdır.” (F. Engels, Devletin, Ailenin ve Özel Mülkiyetin Kökeni, Sol Yayınları, s. 224.)

ATÜT’ün Dominantlığı ve Rusya Örneği

Güçlü merkezi devletler, büyük orduları örgütleyebilmeleri sayesinde fetihçidir. Etrafındaki diğer formasyonları yutma eğilimindedirler, onlara yaşama şansı vermezler. Bu yüzden de çok geniş bir zaman diliminde çok geniş bir alanda ATÜT varlığını hissettirebilmiştir. Feodal üretim biçiminin Batı Avrupa’da ve Japonya’da hayat bulması, bu bölgelerin fetihçi imparatorlukların erişim alanının uzağında kalmasıyla da doğrudan alakalıdır. Ters örnek ise Rusya’dır. Marx ve Engels Çarlık Rusyası için ATÜT değerlendirmesi yapar. Rus devrimcileri ile yaptıkları mektuplaşmalarda toplumların üretim tarzını inceledikleri eserlerinin esas olarak Batı Avrupa için geçerli olduğunu özellikle vurgulamışlardır. Diğer taraftan Rusya’da devletin üstlendiği sulama-kanal işi gibi bir fonksiyona bağlı olarak ATÜT’ün gelişmesi mümkün değildir. Görünüşteki bu çelişkinin açıklaması dış etki üzerinden, Moğol-Tatar Hanlıkları üzerinden yapılır (The Free Press, 1 Nisan 1957, akt. Karl Wittfogel, The Marxist View of Russian Society and Revolution, s.492).

Rusya birkaç asır boyunca Moğol-Tatar istilacıların baskısı altında kalmış, haraç ödemiş ve bağımlı devlet konumunda kalmıştır. Moğol hanlıkları yaptıkları akınlarla Rusya’da derebeyliğin temellerini sistematik biçimde oymuşlardır. Rus Çarları ise Tatarlar karşısında ayakta kalmak için güçlü-merkezi devlet aygıtına sahip olarak istikrarlı bir rejim tesis etmek ve büyük ordu sahibi olmak durumundaydılar. Neticede Korkunç İvan, iktidarın Slav soyluları arasında parçalanmasını ve çok başlılığı, bağımsız derebeyleri soyluları (Boyarları) tamamen yok ederek önleyecektir. Bunun yerine merkezi devletin memuru konumundaki hizmetli aristokrasi (pomeşçiki) devreye sokulacaktır. Asyacı karakterin Rusya’daki gelişiminde Çin’den Moğol-Tatar hanlıklarına uzanan dış etki belirleyici olmuştur. Karşıt örnek olan Polonya-Litvanya Krallığı ise soylularla giriştiği iç mücadeleler yüzünden hayatta kalmak için gerekli merkeziliği sağlayamayacak, güçlü düşmanları yüzünden zayıf düşecek ve tarihten silinecektir. Yönetici sınıfların güç ve zenginlik uğruna birbirleriyle giriştikleri kavgalar, tarihin gelişimindeki belirleyici unsurlardan birisi olmuştur.

Marx ve Engels Hayatlarının Sonuna Dek Buluşlarına Sadık Kaldı

Marx 1857’den sonra Batı’da toplumsal gelişim üzerine yoğunlaşır, ama 1867’de Kapital’in 1.Cildi’nde Asyatik toplumlarında değişimin yavaşlığı konusunda tekrar kendine yeterli izole köy topluluklarının altını çizer: “Toplumun ekonomik öğelerinin yapısı, politik gökyüzündeki fırtına bulutlarının etkisi dışındadır” (Marx, Kapital, Cilt 1, s.347). Marx ve Engels 1875’teki mektuplaşmalarında yeniden Rusya’daki Doğu Despotizminin kökenlerine değinirler. Engels 1876-1878 arasında yazdığı ve basılmadan önce Marx’a okuduğu Anti-Dühring’de yeniden “Hindistan’dan Rusya’ya uzanan” “Doğu Despotizmi”ne değinir. (Anti-Dühring, Ankara: Sol, s.9) Marx 1881’de Vera Zasuliç’e yazdığı mektupta “merkezileşmiş despotizm” konusunda aynı konuyu tekrar vurgular (Marx-Engels Arşivi, 1927, David Riazanov, Marx-Engels Enstitüsü, s.323-324 akt. Karl Wittfogel, The Marxist View of Russian Society and Revolution, s.493). Görüldüğü gibi Marx ve Engels hayatlarının sonuna kadar Asya tipi üretim konusundaki görüşlerini sürdürdüler. Marx’ın ölümünden sonra Engels, Marx’ın tarihsel gelişim konusunda yaptıkları analizlerin Batı Avrupa’ya içkin olduğu ve evrenselleştirilmemesi konusundaki uyarılarını tekrarlar.

Marx ve Engels bir dolu çalışmalarını tamamlayamadan hayatlarını tamamladılar. Bunların başında şüphesiz Marx’ın başyapıtı Kapital gelir. Dolayısıyla Marx ve Engels’in detaylı araştırması çok zor olan ve çok fazla zaman alacak bir dolu Asya toplumunun ayrı ayrı incelenmesini gerektirecek bağımsız bir eser yaratma çabasına zaman ayıramamasına şaşmamak gerekir. Ama görüldüğü gibi Marx ve Engels, genel hatlarını çizdikleri Asya tipi üretim tarzı konusundaki buluşlarına yaşamlarının sonuna kadar sadık kalmışlardır. Dolayısıyla Marx ve Engels’in ATÜT konusunda basılması için kitap yazmamasından hareket ederek ATÜT’ü görmezden gelmek, Marksizmi kabalaştırmak, saptırmak ve teorik gücünü zayıflatmaktır. Ayrıca bu gerekçeyi baz alacak olursak örneğin Marx’ın 1844 El Yazmaları, Grundrisse, Kapital’in 2 ve 3. ciltlerindeki pek çok merkezi teorisinin devre dışı bırakılması gerekir ki böyle bir şey düşünülemez bile. Kaldı ki tarihin maddeci incelenmesi açısından ATÜT Marksist yöntemin ana çizgileriyle gayet uyumludur. Kimi aklı evveller de o zamanki bilgi yetersizliği üzerinden Marx ve Engels’in bu keşfinin üzerine gölge düşürmek istemişlerdir. Oysa Osmanlı dahil Asya toplumlarında toprakta özel mülkiyet olmaması bu ülkelerde üretim sürecine dair ana eğilimi ifade etmiştir. Kendine yeterli, içe kapanık köy ekonomisi, merkezi devletin toplumsal artıyı hortumlaması ve meta üretiminin zayıflığı gibi temel tarihi eğilimler de yadsınabilmiş değildir. Diğer taraftan tarihin eşitsiz gelişimine uygun olarak dünyanın bir bölgesinin öne çıkması, bir tarafın diğerine kültürel üstünlüğü olarak görmek, buradan hareketle “ulusal gurur” ya da “aşağılık kompleksi” geliştirmek, etnosentrizm ya da Avrupa merkezlilik suçlamasına başvurmak, subjektif ve değer yüklü yaklaşımlar olarak Marksist yönteme tümden yabancıdır. ATÜT’ün bu saçma varsayımlardan ötürü yadsınması da Marksizmin pek anlaşılmaması olarak görülebilir.

Stalinizm, Sansür, Eşitsiz Bileşik Gelişim Yasası, ATÜT

ATÜT’ün yok sayılmasında Stalinizmin payı büyüktür. 1930’da Tiflis’te ve 1931’de de Leningrad’da düzenlenen toplantılarda sözde Marksist bilim adamlarının incelemeleri sonucu Marx’ın böyle bir şeyden bahsetmediği, ATÜT’ün Asya Tipi Feodalizme denk geldiği sonucuna ulaşılmıştır. Böylelikle ATÜT konusundaki sansürcü resmi Stalinist tavır kesinleşmiştir. Tartışmalarda karşıt görüşleri savunan eski Bolşevikler Marks-Engels Enstitüsü Başkanı Riazanov ve Mdiviani gibi isimler 1930’lardaki Büyük Temizlik’te tasfiye edilmiştir. Marx’ın doğrudan ATÜT’ten bahsettiği Grundrisse (Ekonomi Politiğin Eleştirisi Taslağı)’nin keşfedilmesi çok sonraları olacaktır.

Stalin, Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm isimli küçük broşüründe ilkel komünizm-kölelik-feodalizm-kapitalizm-sosyalizmden müteşekkil beş aşamalı lineer/doğrusal bir tarih ve toplum görüşü ortaya koymuştur. Bu broşür, kaba yöntemiyle yadsınmanın yadsınması gibi diyalektiğin temel bir ilkesini yok saydığı gibi mekanik ve ilerlemeci bir tarih görüşü ortaya koyarak Marksizmi Menşeviklerin yaptığı gibi ekonomik determinizm çerçevesinde anlatmıştır. Daha sonra Çin’in de resmi tarih anlayışı haline gelen bu aşamacı anlayış, Marx’ın Asya tipi üretim tarzına dair söylediklerini sansürlemiş, unutturmaya çalışmıştır. Zira ATÜT, Stalinist aşamalar teorisine bariz bir şekilde ters düşmektedir. Ayrıca proleter devrimin geri kalmış Rusya’da olması, Troçki’nin formüle ettiği eşitsiz bileşik gelişim yasası ve sürekli devrim teorisini haklı çıkarmaktadır. Troçki, Asyatik özellikler gösteren geri kalmış Rusya’nın eşitsiz bileşik gelişim yasasına uygun şekilde nasıl en büyük ve en modern fabrikalar ağına sahip olduğunu ve buralarda çalışan işçi sınıfının nasıl en modern dünya görüşü olan Marksizmi kendisine bayrak yaparak tüm ezilenlerin öncüsü ve gerici güçleri süpürecek yegâne güç olarak sivrildiğini anlatır. Bu noktada ATÜT’e yapılan Avrupalı gözlüğüne sahip olma eleştirisi, yani Batı’nın aktif, Doğu’nun ise pasif ve durağan olarak çizildiği suçlaması, sadece yöntemsel değil, içerik olarak da boşa düşer, çünkü tarihin başka bir durağında geriden gelenler sıçramalarla dünya tarihinin liderliğine geçerler. Bakınız Ekim 1917 ya da Çin’de kaybedilen 1925-26 Devrimi. Yani durağanlık ya da öncülük Marksist yönteme göre tarihdışı bir kategori değildir.

Stalinist bürokrasinin kendi ayrıcalıklı çıkarlarının teorik haklılaştırılması işlevi gören tek ülkede sosyalizm sözde teorisi de Troçki’nin liderlik ettiği devrimci Marksizm cephesi tarafından çürütülmektedir. Kapitalizmin tasfiyesi ve sosyalizmin inşası ancak uluslararası düzeyde mümkün olacağı gerçeği bir yana SSCB’yi savunmanın tek yolu da sosyalist devrimlerin yayılmasından geçmektedir. Diğer taraftan Stalinist nomenklatura başka ülkelerdeki devrimlerden korkar ve bu devrimleri bilinçli olarak sabote eder. F.Castro, 2005’te “Küba devrimi 1953’de meydana gelmediği için şanslıyız, eğer devrimimiz 1953’de meydana gelseydi Stalin buna izin vermezdi’’ derken elbette ki gerçeği ifade ediyordu (akt Celia Hart, Türkçesi: lahy.wordpress.com). Stalinist aygıt, fırtınalar yaratan ve dönüp dolaşıp SSCB’yi de etkileyecek devrimler yerine diğer ülkelerdeki yönetici sınıfların dış politikada SSCB yanlısı bir siyaset izlemesini istiyordu. Bunun için elinde tuttuğu komünist partileri-KP’leri yerel iktidarlara baskı araçları olarak kullanır. Diğer taraftan bu ülkelerde işçi sınıfı ve gençlik bir devrimci atılım durumundaysa hemen her ülkede hatırı önemli güçleri olan KP’ler o ülkenin içinde bulunduğu aşamanın sosyalizm için elverişli olmadığı gerekçesiyle işçi hareketini frenlemekteydi. Stalinist aşamalar teorisi, devrimlerin darbelenmesinde etkili bir şekilde kullanılmıştır. ATÜT karşıtlığının arka planındaki Stalinist tepkiselliği buradan da açıklamak gerekir.

Türkiye’de ATÜT Tartışmaları

Grundrisse’nin Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri (Formen) adlı kısmının 1952’de ve  Grundrisse‘nin tamamının 1953’te Berlin’de yeniden yayımlanmasına kadar ATÜT adeta saklı kalan bir konu olmuştur. Bundan sonra bu kısmın çeşitli dillere çevrilmesi ile ATÜT etrafındaki tartışmalar, Türkiye’ye de uzanmıştır.

“Osmanlı Devleti’nin ve toplumunun karakteri nedir” sorusu, solun güncel meselelerdeki kamplaşmaların gölgesinde tartışıldı. Konuyu ilk gündeme getiren Selahattin Hilav‘ın “Asya Tipi Üretim Biçimi Üzerine Açıklamalar” yazısı 1 Mart 1965 tarihli Eylem Dergisi’nde yayımlandı.

“Osmanlı’nın ATÜT mü derebeylik mi olduğu” tartışmasında Yön Dergisi’nde Mihri Belli Stalinci okulun refleksini yansıtıyordu. O’na göre Osmanlı toplumu feodaldi ve ATÜT’ü savunanlar Marksizm dışıydı. Karşı tarafta ise Türk toplumunun kendine özgü oluşundan yola çıkarak bir çeşit milliciliği savunan bir grup vardı. Kemal Tahir, önayak olduğu Sencer Divitçioğlu ile İdris Küçükömer gibi akademisyenler Türk toplumunun kendine özgü oluşundan yola çıkarak ATÜT kuramını gündeme taşıdılar. Bu grup eşitsiz ve bileşik gelişim yasasını ve devrim modeli olarak sürekli devrimi gündeme alamadığı ölçüde bir tür kültürel özgünlüğümüz meselesine takılıp kalmıştı. Bu şekilde de Weberci kültürel Doğu-Batı ayrışmasını anlatmaya başlıyorlardı. Bunun bir adım ilerisi Şerif Mardin‘in Türkiye’yi anlamak için öne sürdüğü merkez-çevre ilişkisiydi. Yani devletlü elitlere karşı sivil toplumun yani çevrenin ilerici bir oynadığı görüşüydü. Bu çerçevede Demokrat Parti ya da AKP için İttihatçı-Kemalist-Batılılaşmacı elitlere karşı boyun eğmiş “kitlelerin isyanı”dır yakıştırmasına kadar gidildi. Sol liberaller günümüzde bu Weberci kulvardan AKP’ye destek olmuşlardır.

Yön’deki yazılarıyla tanınan Küçükömer’in Türkiye İşçi Partisi (TİP) yönetim ve bilim kurulları üyeliğine getirilmesiyle Türk solu üzerinde belirgin etkileri oldu. Küçükömer MDD’cilere karşı polemik yürütürken daha sonra TİP içerisinde başlayacak olan ayrışmada M.Ali Aybar safında olacaktır. Küçükömer “Türkiye’de sol sağdır, sağ soldur” diyerek aslında kendi cephesinin pozisyonunu iyi özetlemiştir. Kemalizm ve CHP eleştirisi tamam ama bunu “sağ soldur” perspektifinden yaparsanız fena halde çuvallamış olursunuz. Küçükömer AKP’yi göremedi belki ama 1968-80 sürecinde MSP’si, MHP’si ve Demirel’i ile (MC hükümetleri) Türkiye sağının ne menem halk düşmanı olduğunu görmüştü oysa! Yine 1970’lerde Türkiye işçi sınıfının, köylülerin ve gençliğin son derece güçlü bir şekilde radikalleşerek sosyalist parti ve hareketlerin çekim alanına girmesi, meselenin kültürel özelliklerden yola çıkılarak açıklanamayacağını ortaya koymuştur.

Kemal Tahir

Kemal Tahir’in ATÜT tartışmasının gelişmesinde ve farklı bir bağlam kazanmasındaki rolüönemlidir. “Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu” adlı çalışmasıyla ATÜT konusunda en bilinen eseri kaleme alan Sencer Divitçioğlu‘nu ATÜT çalışmasına yönlendirmiş, romanlarının arka planında bunu işlemeye çalışmıştır. Ama onun da vardığı yer Türkiye’nin özgünlüğü, Kemalist modernleşme karşıtlığı ve bir çeşit Osmanlı savunusu olmuştur.

Özetle Türkiye’de ATÜT tartışması, Marksist içeriğine yabancı bir şekilde ortaya konmuştur. Konu dönüp dolaşıp Kemalizm’e karşı takınılacak tavır meselesi etrafında ele alınmıştır. Bunun dışında Mihri Belli gibi Stalinist resmi komünizmin sıkı takipçileri de ATÜT’ü düşmanlaştıran aşırı mekanik tarih yorumunu genç kuşak devrimcilere Marksizm olarak sunmuştur. Diğer tarafta özgücü yaklaşan bir sol vardı ki bu da meseleyi kültürel temellerde kavrıyordu.

ATÜT, kültürel kodlarla değil, tarihin gelişim dinamiklerini anlamada eşitsiz ve bileşik gelişim yasası çerçevesinde Marksist metodolojinin içerisinde kalınarak tartışılabilirdi. Kapitalistleşme yoluna geç giren ülkelerde sonradan gelişen burjuvazinin güdüklüğü, onu ilerici roller oynayamayacak kadar işbirlikçi ve kaypak hale getirmiştir. Toplumun gürbüz gücü proletarya, çarpık kapitalizmin çözemeyeceği demokratik sorunları çözmekle kalmayacak, ezilen yığınların toplumsal eşitlik ülküsünü gerçeğe dönüştürecek ve bu yolla ulusun öncüsü olacaktır. Bunu da ancak kapitalistleri alaşağı edip kendi iktidarını kurarak gerçekleştirebilir.

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı