/ Devrimci Perspektif / AB’yi Nasıl Bir Gelecek Bekliyor? – Güneş Gümüş

AB’yi Nasıl Bir Gelecek Bekliyor? – Güneş Gümüş

on 23 Kasım 2018 - 13:32 Kategori: Devrimci Perspektif

Erdoğan, 2002’de iktidarı almadan önce partisi ve kendisinin “Müslüman Demokrat” olduğuna ikna etmek için kapı kapı gezdiği Avrupa Birliği karşısında şimdilerde başka havalarda. AB-Erdoğan arasındaki ilişkinin dönüşümünde AKP’nin ülke siyasetinde 2002’deki konumundan bugüne bambaşka bir noktaya gelmiş olması etkili ancak AB’nin özellikle 2008 krizi sonrasında hegemonya kaybını da unutmamak lazım. İngiltere Brexit kararı ile çıkışa hazırlanırken, İtalyan hükümeti AB normlarına aykırı bütçesinde ısrar edip kazan kaldırmışken ve göçmen politikası AB içinde gerilimleri beslerken ekonomisi yorgun, hatta hasta olan AB’nin güç ve etkinliği uzun süredir tartışma konusu. Bir yandan da emperyalist rekabette daha etkin bir aktör olmak adına dile getirilen Avrupa Birliği ordusu gibi projeler var. Gerçeklik hangisi?

AB, Emperyalist Rekabetin Neresinde?

Emperyalizm konusunda solda ekonomik ve siyasal olarak tek kutuplu bir dünyada yaşadığımız kabulü hakim durumda. Bu bakış açısında bütün dünya siyasetini belirleyen ABD dışında bir aktöre neredeyse yer yok. Oysa 2008 krizinden sonra ABD’nin ekonomik performansında büyük gerilemeler olmuş ve Çin de bu süreci kendi adına iyi değerlendirerek emperyalist denklemlerde daha etkili bir oyuncu haline gelmişti.

Emperyalizm konusunda soldaki dogmatik anlayışın aksine 1990’ların başında Doğu Bloku’nun yıkılması sonrasında hem siyasal hem de ekonomik olarak çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Bu demek değil ki bütün kutuplar birbirleriyle aynı güçte. Siyasal olarak uzun ya da kısa vadeli birlikte hareket etseler de çıkarları temelinde rekabet içinde olan ulus-devletler üzerinden işleyen bir çatışma düzeni var ortada. Mesela Rusya karşısında ortak bir blok gibi davranan ABD-AB cephesinde Almanya ve Fransa AB ordusu kurma planlarını ifade edince ABD hoşnutsuzlukla karşılık veriyor. Trump’un Fransa’ya “biz olmasanız iki dünya savaşında da Almanya’ya teslim olurdunuz” çıkışı kendi çatlaklığından kaynaklanmıyor yani. Almanya da dünya siyasetinde ABD karşısında etkin bir güç olmak istiyor.

Emperyalist ilişkilerde bir devletin ya da blokun gücünü belirleyen öncelikle ekonomik gücü olmakla birlikte bu ekonomiden beslenen bir askeri kapasite olmadan da olmuyor. Öyleyse AB’nin emperyalist rekabetteki durumunu ele almak onun ekonomik gücüne ve askeri kapasitesine bakmayı gerektiriyor. Zaten sıkıntı da burada! 2008 krizi ilk olarak ABD’yi vurmuş ve hızla 2. dalga olarak Avrupa Birliği’ni etkisi altına almıştı. Krizin üzerinden 10 yıl geçmişken enflasyon rakamı, azalan işsizlik gibi göstergeler temelinde ABD ekonomisinin finansal balonu büyütmek pahasına toparlandığı gözükürken AB için manzara parlak değil. ABD ekonomisindeki bu iyileşmenin geri planında emperyalizmin tepesindeki konumunun sağladığı avantajlar ve Trump’un tüketici harcamalarını kışkırtan politikalarının dönemsel etkisi var tabii. Kendisine sürekli ayak bağı olan yapısal problemler nedeniyle AB’nin işi ise daha zor. Ulus-devletler arası rekabet düzeninde bu devletlerden bir birlik yaratıp işletmek başlı başına bir sıkıntı.

AB’nin ABD’den bağımsız hareket etmesini sağlayacak askeri kapasitesini inşa etmek adına AB ordusu fikri Almanya ve Fransa tarafından destekleniyor ama mesela bu ülkelerin içinde güçlenen aşırı sağcıların birbirlerine aynı sıcaklıkla yaklaşmadığı kesin. Fransa’da AB karşıtı güçlü bir faşist hareket var. Almanya’da da durum pek farklı değil. Birinci Dünya Savaşı’nın 100. yılı çerçevesinde gerçekleşen Armistice Günü’nde Merkel’in Fransa ile birlikte boy göstermesi mesela aşırı sağcılar tarafından propaganda malzemesi yapılmıştı: savaşın kazananı ile kaybedeninin ortak bir anmada ne işi var minvalinden. Merkel’den sonra Hıristiyan Demokratlar’ın başına geçecek isimlerin politikaları de faşist AfD ile benzeşiyor.

AB’nin Geleceği Var mı?

Türkiye’de uzun bir dönem boyunca Avrupa Birliği’ne rüyalar ülkesi gözüyle bakıldı; hala bu algı tamamen değişmiş değil. Oysa ki kuruluş sürecinden bugüne kadarki gelişmesi AB’nin aslen Avrupa büyük sermayesinin ve bu sermayelerin üzerinde yükseldiği ulus-devletlerin çıkarlarını korumak adına oluşturulmuş bir ortaklık olduğunu ortaya koyuyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa yıkıntılarından toparlanması sürecinde Belçika, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda’nın kömür ve çelikte ortak pazar kurmak üzere bir araya gelmesiyle 1951’de atılmıştı. 1992’de Maastricht Antlaşması sonrasında Avrupa Birliği’nin ortaya çıkışı tamamlandı.

Uzun yıllar boyunca ekonomik-siyasal güçleri açısından eşitlik olmasa da birbirlerinden derin sınırlarla ayrılmayan ülkelerin bir birlikteliğini ifade eden ortaklık, Doğu Bloku’nun dağılması sonrasında – 2000’lerin başında – Doğu Avrupa ülkelerinin üyeliklerini kabulle birlikte oldukça genişledi. Bu ülkeleri Birliğe içermenin yükü başlı başına ağırken bu süreç 2008 kriziyle birlikte daha da yıpratıcı bir biçime büründü. Güney ve Doğu Avrupa ülkeleri, AB içerisinde ulusal pazarlarını koruyamamaktan kaynaklı olarak üretim kapasitelerini kaybederek bariz bir şekilde geri kalırken Kuzey Avrupa ülkeleri ile makas açıldıkça açıldı. Neticede son ekonomik kriz, Avrupa Birliği’nin Almanya hegemonyasında merkez ve çevre olarak yapılanmasını daha da netleştirdi. Birlik içinde sadece merkez ile çevre arasındaki çelişkiler kendini hissettirmiyor aynı zamanda da merkezin içinde AB’nin patronu olarak Almanya’nın öne çıkmasından dolayı hoşnutsuzluklar kendini açıkça gösteriyor.

Dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olan ve 2008 krizinden daha az etkilenen Almanya, sanayi üretimi, ihracattan gelen kaynaklarla borç verme kapasitesiyle AB’nin toparlanmasının motoru olduğundan AB’nin patronu olarak öne çıkmıştı. 28 ülkeden oluşan Avrupa Birliği gayri safi milli hasılası (GSMH) 16,5 trilyon dolar iken bu rakamın %20’sinden fazlasını üreten (3,5 trilyon dolar) Almanya’nın en çok ihracat yaptığı 10 ülkeden 6’sı AB ülkesi. Örneğin 2016 yılında Almanya toplamda 1 trilyon 210 milyar euro ihracat yapmışken bu rakamda AB ülkelerinin payı 707,9 milyar euro. Almanya, kıtada borçları finanse etme için büyük kaynaklar akıtmışken karşılığında mallarını satarak büyük meblağlarda ticaret artısı elde etti.

Almanya gibi ihracatçı ülkeler açısından Euro bölgesi ekonomik büyüme ve refah sağlarken çevre ülkeler borç sarmalında yıllarını kemer sıkma politikalarıyla ve onların yarattığı toplumsal hoşnutsuzluklarla geçirecek. Bunun sonucu da sınıf mücadelesinin şiddetlenmesi ve sosyalist solun yetersiz kaldığı durumda da aşırı sağın atak yapması oldu. Euro ortak para birimi ulusal para biriminin devalüe edilmesi gibi bir alternatif seçeneği devre dışı bıraktığı için ulusal üretimin daha rekabetçi olma şansı da kalmıyor. Almanya ile ithalat ilişkisi nedeniyle içerde sanayinin çökmesi kaçınılmaz hale geliyor. Doğu Avrupa ülkelerinde Çin’in artan etkisi konusunda kaygıları da ekleyelim.

Sanayisi gelişkin İtalya’da bile durum çok iç açıcı değil. AB’nin üçüncü büyük ülkesinde toplam kamu borcu (2,3 trilyon dolar), gayri safi milli hasılasının yüzde 131’ine ulaşmış durumda. İtalya’da iktidar, bütçede, kendisinden beklenen kesintileri yapmak istemeyince AB açısından bir kriz hali gelişti. Krizden büyüyen aşırı sağ halen iktidarın temel belirleyeni durumunda ve AB’nin neoliberal paradigması ile milliyetçi reflekslerin çatıştığı bir ortam söz konusu. 2 trilyon dolarlık bir ekonomiyi kurtaracak para AB’de yok. (Halihazırda bu yılın Eylül ayının sonunda Yunanistan gibi borçlu ülkelerin yarattığı yükle birlikte bilançosunda büyük delikler bulunan Deutsche Bank hisseleri 1983’ten beri en düşük seviyesine gerilemişti.) İtalya’nın bu sıkıntılı durumu AB için alarm zillerinin çalması anlamına geliyor.

AB açısından işleri daha da kötüleştiren bu kriz koşullarında ulus-devletler arası rekabetin kızışması; bu durumun içerde milliyetçi, aşırı sağcı hareketleri beslemesi. İngiltere gibi AB’den çıkış referandumu yapma talebi birçok ülkede dillendiriliyor. İngiltere’de Brexit kararının alınması AB açısından benzer örneklerin tekrarlanma riski yaratarak büyük bir kriz yaratmıştı. İngiltere ile bir anlaşmaya varılsa da İngiltere açısından bu karlı olmayan anlaşmanın parlamentodan geçip geçmeyeceği belirsiz.

Nasıl Bir AB Kalıyor?

Daha önce de belirttiğim gibi, AB, başından beri bir Avrupa büyük parababalarının ve onların çıkarlarına hizmet eden devletlerinin birliğinden öte bir şey değil. Tabii çıkarlar bütün aleniyetiyle ortaya konulmuyor. AB kendi hegemonyasını inşa ederken uzun yıllar boyunca demokrasi, insan hakları, refah gibi değerler üzerinden propaganda yürüttü. Emperyalist-kapitalist sistemin ekonomik kriz sarmalından çıkamadığı, bu yüzden de politik ve jeostratejik buhranlarla boğuşmak zorunda olduğu şimdilerde bu değerlerin yerinde neredeyse yeller esiyor. Avrupa çapında kapıların göçmenlere ne olursa olsun kapanmasını savunan aşırı sağcı, faşist partiler güç kazanıyor. AB’nin direği olan Şengen anlaşması bile tehdit altında. Kaldı ki hedef tahtasında sadece Avrupalı olmayan mülteciler yok. Her bir ülkede genel olarak AB’ye ya da AB üyesi diğer ülkelere karşı milliyetçi söylemleri yükselten aşırı sağın artan etkisi ve gücünü görüyoruz. Bir birliği meydana getiren ortaklık hissinin zor günleri bunlar. Ki krizin yakıcılığında ulus-devletler arası rekabet kızıştıkça durum daha da sertleşecektir. AB’yi kendi hegemonya projesinin vazgeçilmez bir ayağı olarak düşünen Almanya’nın birliği sürdürmek konusundaki ısrar kapasitesi de bir yere kadar etkili olacaktır. Yani emperyalist rekabette etkili bir aktör olmak adına AB açısından gelecek pek parlak görünmüyor.

 

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı