/ Devrimci Perspektif / 50. Yılında 1968: Türkiye’de 68’in İdeolojik Temelleri-Engin Kara

50. Yılında 1968: Türkiye’de 68’in İdeolojik Temelleri-Engin Kara

on 6 Temmuz 2018 - 14:59 Kategori: Devrimci Perspektif

Hem Türkiye’de hem de dünya çapında kendisinden sonraki kuşakların da mücadelelerine ilham vermeye devam eden 68 hareketinin 50. yılındayız. Aradan yarım asır geçmiş olsa da o günlerin emekçi sınıflarının ve gençliğinin isyan bayrağı açtığı emperyalist-kapitalist düzen hala yerli yerinde. Miadını çoktan doldurmuş ancak hala çürümüş tahtının üzerinde oturmaya devam ediyor.

Peki, onca mücadele boşa mı gitti?

Bu soruyu cevaplandırabilmek için öncelikle 68’in temel ideolojik beslenme kanallarını ve ortaya çıkan politik hattı tartışmak gerekiyor.

Marks, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i kitabında şunu söyler: “İnsanlar tarihlerini kendileri yapar; ama onu özgür iradeleriyle değil, kendi seçtikleri koşullar altında değil, dolaysız olarak önlerinde buldukları, verili, geçmişten devrolan koşullar altında yaparlar. Tüm ölmüş kuşakların geleneği, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker.

Marks, bu alıntı ve devamında “geçmişin verili koşulları” derken esas olarak üretim ilişkilerinin ortaya koyduğu sınırlara atıf yapsa da geçmişin politik mirası da aynı şekilde değerlendirilebilir. Türkiye solunun eski kuşaklarının 1920’lerin ortalarından itibaren Stalinizm tarafından doldurulan ideolojik bohçaları, 60’lar gençliğinin önüne seriliverecektir. Bu yüzden 68’i anlamak için öncelikle “o kuşağın beyinlerine kâbus gibi çöken geçmişin geleneği”ni ortaya koymak gerekir.

20. Yüzyılın İlk Yarısında Sol: TKP ve Dönüşümü

Türkiye solunun 60’lardaki yönünü belirleyecek olan esas politik çizgi, Ocak 1921’de TKP kurucu kadrolarının Kemalizm tarafından katledilmesiyle birlikte oluşmaya başlar. Bu olaydan sonra Şefik Hüsnü’lere kalan parti liderliği, jet hızıyla, SSCB’de ipleri eline almış olan Stalinizm ile uyumlu hale gelir.

Stalinistleşen TKP’ye geçmeden önce Mustafa Suphi’lerin TKP’sinin konumuz bağlamında üç temel niteliğini hatırlayalım:

Amele ve yoksul rençperler öncülüğünde bir devrimci örgütlenme: “Fırkanın önünde duran birinci vazife: Bundan sonra memleketimiz amele ve fukara rençperleri arasında fikrimizi kuvvet ve süratle neşrederek halkın mukadderatını kendi eline verecek sebep ve kabiliyetleri hazırlamaktır.” (Mustafa Suphi, TKP Bakü Kuruluş Kongresi)

Sosyalizm hedefi: “Türkiye’nin mazlum işçi ve köylülerine, […] Ancak sermaye, para tahakkümünün devrilmesi ve yalnız sosyalizm inkılâbının bütün cihana yayılması, sana tam ve sağlam bir hürriyet verecektir. […]Türk, Müslüman, ecnebi, her ne olursa olsun büyük veya küçük sermayedar ve zenginlerle birlik ve ittifak yapma! (Mustafa Suphi, Sosyalizm İçin Mücadele)

Beynelmilelcilik (enternasyonalizm): “Komünist Fırkası memleketin içinde ekalliyeti temsil eden bir fırka halinde teşekkül ile beraber, Üçüncü Enternasyonal’in bir uzvu olarak yeryüzündeki içtimai inkılâbın bir rüknü ve bir amilidir.” (Mustafa Suphi, Büyük Millet Meclisi ve Komünist Fırkası)

SSCB’deki Stalinist karşı devrim ve TKP’nin stalinizasyonu ile birlikte bu kritik önermeler derhal tarihin çöplüğüne karışmıştır. Mustafa Suphi, partinin ilk kongresinde 1920 yılında “Zaman oldu ki, karşımıza çıkan kara fikirli mürteciler, Türkiye’de amele ve rençper sınıfının mevcut olmadığını […] söylemekten utanmadılar.” derken, artık yeni model TKP’nin tezlerine göre Türkiye’de işçi sınıfı yeterince gelişmemiştir ve sosyalizm de henüz mümkün değildir. Görev, milliyetçilikle örülen bir “demokratik devrim”dir. Haliyle enternasyonalizm de ulusal partilerin sırtlarını dayayacakları bir yabancı dosttan ibaret olur. Yeni TKP’liler bu fikirlere kendileri ulaşmazlar, aslında TKP’lilerin bu programı devraldıkları Stalinizm de bu fikirlerin orijinal sahibi değildir. Bu aşamacı zihniyettir ve basbayağı Menşevizmin Ekim Devrimi’ne giden yoldaki programının güncellenmiş bir kopyasından ibarettir.

60’ların İlk Basamağı: 27 Mayıs ve 61 Anayasası

1960’lı yıllar 27 Mayıs darbesi ile açılmış ve 61 Anayasası, cumhuriyet tarihinin en özgürlükçü anayasası olmuştur. Hem ulusal hem de uluslararası politik denklemler bağlamındaki kimi dürtülerin neticesinde, Milli Birlik Komitesi’nin pek de arzulamadığı bir geniş haklar yelpazesi ve özgürlük ortamı ortaya çıkmıştır. Örneğin en önemli gelişmelerden birisi grevli sendika hakkının ilk defa 61 Anayasası ile kabul edilmesi olmuştur:

Toplu Sözleşme ve Grev Hakkı

Madde 47- İşçiler, işverenlerle olan münasebetlerinde, iktisadî ve sosyal durumlarını korumak veya düzeltmek amacıyla toplu sözleşme ve grev haklarına sahiptirler.

Grev hakkının kullanılması ve istisnaları ve işverenlerin hakları kanunla düzenlenir.

Anayasa grev hakkını tanıyor ancak hakkın kullanılmasını ve elbette istisnalarını, çıkarılacak kanunların getireceği düzenlemelere bırakıyor. Şu haliyle grev hakkı kullanılabilir mi? Hayır. Çünkü henüz hakkın kullanılmasına ilişkin düzenleme yapılmamış. İlgili düzenlemeler 1963 yılının Temmuz ayına kadar da yapılmaz. Yani, anayasada tanınan grev hakkını sürüncemede bırakılır. İşçi sınıfının cevabı ise Anayasada yer alsa bile hak ve özgürlükleri kullanabilmek için mücadele etmenin zorunlu olduğudur: 61 Saraçhane Mitingi, 63 Kavel grevi…

27 Mayıs, Sol ve Stalinizm

Eski TKP’li kadrolar da, yeni kuşak sosyalist aydınlar da 27 Mayıs’ı selamlar, MBK’ne yazdıkları telgraf ve mektuplarla önerilerini ve beklentilerini sıralamak derdine düşerler: Mihri Belli’ler, Hikmet Kıvılcımlı’lar, Mehmet Ali Aybar’lar…

Solun önde gelen isimlerinin MBK ile kurmaya çalıştığı bu ilişkinin kökeninde yatan nedir? Bunun ulusal, yerel değil uluslararası düzeyde mevcut olan bir eğilimin sonucu olduğunu görmek lazım: Stalinizmin Komintern’e dayattığı aşamacı program, geç kapitalistleşen ülkelerde sosyalist devrimi gündemden çıkarmış, yerine burjuva ufku aşmayan bir demokratik devrim koymuştu. Peki, bu demokratik devrimi kim yapacaktı?

Klasik aşamacı zihniyet, proletarya ve sosyalistlere, burjuvazinin önderliğinde gerçekleşecek bir demokratik devrimi ileri iteleyecek bir sol kanat muhalefet rolü yükler. Bunun bir üst versiyonunda burjuvazinin bu devrimi gerçekleştirme kapasitesinin yokluğu nedeniyle demokratik devrimin liderliği işçi sınıfı ile küçük burjuvazi arasında kurulacak bir ittifaka yüklenir. Her durumda işçi sınıfı vagon olur: ilkinde burjuvazinin, ikincisinde ise küçük burjuvazinin kuyruğuna takıştırılır.

Yüzyılın yarısı artık geri kaldığında ise Ortadoğu’da esen “ilerici askeri rejimler” rüzgârı, Stalinist aşamacı zihniyete yeni bir yol gösterir. Aşamacı zihniyetin yeni versiyonuna göre “ilerici unsurlar” darbe yoluyla iktidarları ele geçirip anti-emperyalist ve demokratik bir gelişim yolu tutturacaktır(!). Kapitalizm trenine geç binen ülkelerdeki komünistler için de yeni görev belirlenmiştir: Komünistler, işçileri de yanlarına alıp subayların arkasında saf tutmalıdır!

Kemalizm kökenli olsa da Stalinist programla uyumlu bir şekilde Yön çevresi, Ortadoğu’nun askeri rejimlerine öykünen sol cuntacı bir pozisyona sahiptir. Yön için zaten söz konusu olan sınıf mücadelesi değildir. Hatta Yön yazarları (başta D. Avcıoğlu) sınıf mücadelesinin ortaya çıkmasından duydukları kaygıları bile dile getirecek kadar bu cenahın dışındadır. Yön’cüler için esas mesele ülkeyi kapitalist olmayan kalkınma yoluna sokacak bir milli devrimdir. Ordu, 27 Mayıs’ta yarım bıraktığını tamamlayacak, Kemalist bürokrasi ve aydınlar da bu “devrim”in tamamlanması için toplumsal zemini sağlama görevini üstlenecektir. İşçi, sadece subayın arkasında saf tuttuğu sürece Yön’cüler için anlam ifade edecektir.

Eski TKP’li ve koyu Stalinist Mihri Belli’nin iktidar mücadelesi üzerine perspektifi de Yön’cülerden pek farklı değildir. O da sol cunta hayalleri kurar ve ordunun arkasında saf tutmuş aydınlar, sivil bürokrasi, gençlik gibi zinde güçleri bu “devrim”in tabanı olarak kurgular. Emekçiler de haliyle bu devrimde öncü ya da aktif değil pasif bir rol üstlenecektir. Zira Mihri Belli’nin kurguladığı ve burjuvazinin “bağımsızlık özlemiyle yanıp tutuşan” kanatlarını da içeren milli devrim cephesinin dağılmaması için emekçilerin önderliği mevzubahis edilmemelidir.

TİP, YÖN, MDD ve Programları

Programatik açıdan bu dönemdeki gruplarda Marksist sosyalist bir damar bulmak mümkün değildir. Bir tarafta Yön dergisi, 30’ların Kemalist ideoloji aygıtı olarak yola çıkan Kadro dergisinin bir üst versiyonu olarak Kemalist bir çizgide devrim arayışı ortaya koyar. Yön’cülerin programı Kemalizm, aydınlanmacılık, ekonomide devlet denetimi, bağımsızlıkçılık ve nihayet tüm bunların hedef noktası olan kalkınma arayışından ibarettir. 1961’de çıkan Yön’ün ilk sayısındaki aydınların imzasına açılan bildirinin kilit noktası “yeni bir kalkınma felsefesi”dir. Derginin lideri Doğan Avcıoğlu 65 yılındaki bir yazısının başlığını “halkçı, devletçi, devrimci ve milliyetçi kalkınma yolu” olarak atar ve “programımız, kapitalist olmayan yolu seçmiştir” der. Ama eklemeyi de esgeçmez: “Fakat antikapitalist değildir. Zira bütün kapitalist ilişkileri kaldırmaya yönelmemiştir.”

Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) programı da, çok farklı bir içeriğe sahip değildir. TİP’in eklektik ve dağınık parti programı, Yön’cülerle aynı şeyi söyler: “Türkiye için kurtuluş, kapitalist olmayan bir kalkınma yoluna girmektir.”. TİP programında partinin amaçları a- çağdaş uygarlığa yetişme b- azami hızla kalkınma c- sosyal adalet d- hürriyet olarak sıralanır. Ayrıca bolca Kemalist esintiyi de TİP metinlerinde, parti liderliğinin konuşmalarında bulmak mümkündür.

Döneme ve bir ölçüde sonrasına da damgasını vuran Milli Demokratik Devrim (bir sonraki paragrafta ele alınıyor) ve Sosyalist Devrim tartışmasına TİP kanadı “sosyalist devrim” diyerek taraf olur. Nasıl bir sosyalizmdir bu? Partinin lideri Mehmet Ali Aybar, parti programının ötesine geçip ajitasyonlarında sosyalizmi bol keseden kullansa da, gerçekte Aybar’da TİP programının eklektikliğinden başkaca bir şey bulmak zordur. TİP’in diğer önde gelen isimlerinden Behice Boran-Sadun Aren, ortaya koydukları tartışmalarda Türkiye’nin kapitalist olduğunu tahlil edip söz konusu olanın bir sosyalist devrim ihtiyacı olduğunu belirtseler de, bu devrimin içeriğini tanımlamakta hem zayıf kalırlar hem de demokratik bir programın ötesine geçen bir devrimci programı onlar da ortaya koyamazlar. Zira bu ikilinin beslenme kaynağı da Stalinizm’dir. Dolayısıyla MDD’nin karşısına çıkarılan sosyalist devrim tartışması, örgütsel karşıtlıklarda kullanılacak bir söylem olarak kalır ve gerçek bir sosyalist dönüşümü hedeflemez.

Eski TKP’li, bütün ideolojik ve politik eğitimini Stalinizm’den almış olan Mihri Belli ise Milli Demokratik Devrim adı altında yine yeni olmayan bir program ileri sürer. Belli’ye göre “Türkiye’nin önündeki ödev, milli bağımsızlığını ve demokratik inkılabını gerçekleştirmektir.” Bu görevin amacı da “gerçek bir kalkınma ve gerçek bir demokrasi”dir. Mihri Belli devam eder: “Demokratik devrim ve milli hareketler, en geniş anlamda emekçi kitlelerinin, küçük burjuvazinin ve hatta bağımsız bir Türkiye’yi özleyen burjuvazinin bir kısmının da yararınadır.” Motto ise bugün hala son kullanma tarihi geçmiş kimi sol grupların kortejlerinde duymanız mümkün olan şu slogandır: “Bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye”! Mihri Belli bu kadarla da sınırlı kalmaz ve ilerleyen satılarda “demokratik devrim safhasında, […] işçi sınıfı öncülüğü konusunu başmesele olarak ele almak”, olumlu ve yapıcı olmaz; “bu konu etrafındaki tartışmaların ‘gereksiz’ diye vasıflandırılması tamamen yerindedir.” der! Bunun tam adı “sınıf işbirliği”dir.

Dayanılan Temel: Stalinizm

Bu devrim anlayışları, demokratik devrim programları ne Türkiye soluna özgüdür ne de Türkiye’deki sol liderler tarafından üretilmiştir. Yön’ün Kemalizm’den ileri gelen zeminini bir kenara bırakırsak, TİP dolaylı yoldan, MDD ise doğrudan Stalinist zihniyetten beslenir.

Yüzyılın ikinci yarısında Stalinci aşamalı devrim teorisinin yeni adı “kapitalist olmayan gelişme yolu” olmuştur. Ortadoğu’daki milliyetçi askeri rejimler, Stalinizme örnek olur. Milliyetçi (Stalincilerin anti-emperyalizmden anladığı buydu) ve devletin ekonomiye müdahalesi yanlısı bu askeri rejimler, artık az gelişmiş ülkeler için yol göstericidir! Bundan böyle, sosyalizm hakkı zaten olmayan (!) az gelişmiş ülkelerdeki komünistlerin görevi, “ilerici subayların” peşine takılmak olur.

Dolayısıyla Türkiye solundaki iktidar mücadelesi konusundaki sol cuntacı hayaller de yine özgün olmaktan uzaktır ve Stalin’ci SSCB’nin resmi tezlerinin yansımasından ibaretti.

Anti-Emperyalizm Anlayışı

Türkiye solunun yanlış tahlilleri, alınacak politik tavırların da zemininin kaymasına yol açmıştır. Türkiye’nin feodal ve bağımlı olduğu yönündeki hatalı tezler ve bunlar üzerine inşa edilen devrim anlayışları neticesinde antiemperyalizm anlayışı da sakat gelişmiştir.

Türkiye, emperyalizm, “işbirlikçi” burjuvalar ve feodal ağalar tarafından yönetildiğine göre (!), ülke içindeki milli sermaye güçleri de bu iktidar bloğunun karşısına konumlandırılır. Mesela Mihri Belli’nin “bağımsız bir Türkiye özleyen burjuvazi” diye tanımladığı kesimler, güya emperyalizmle tam bir karşıtlık içerisindedir.

Bu mekanik kafa, kapitalist üretim ilişkilerini bile anlamamıştır. Kapitalizmde egemen olan, bir sınıf olarak burjuvazidir ancak bu, burjuvazinin kendi içinde çelişkilerden azade bir sınıf olduğu anlamına gelmez. Burjuvazi de kendi içinde çelişkili çıkarlara sahiptir, onları bir sınıf yapan bütün üretim ilişkileri içindeki ortak çıkarlarıdır. Hatta bu yüzden Marks ve Engels, Komünist Manifesto’da modern devlet iktidarını “burjuva sınıfının ortak işlerini yöneten bir kurul” olarak tanımlamıştır.

Haliyle emperyalizm döneminde de sermayenin de çeşitli çelişkileri olması kaçınılmazdır. Burada en iyi tarif, “pasta paylaşımı” üzerinden yapılacaktır. Pastanın bölüşülmesinde sermaye grupları ve ulusal düzeydeki sermayelerin temsilcisi burjuva devletler arasında çelişki olacaktır. Kimileri pastadan en büyük lokmaları alırken, kimileri gücüyle orantılı olarak daha küçük paylara razı olmak durumunda kalacaktır. Elbette payların oranının da tarihsel süreçte değişmesi mümkündür.

Bu durumda aynı pastayı paylaşan farklı güçlerdeki sermaye ya da burjuva devletleri arasında söz konusu olan, Aristo’cu bir karşıtlık değil, diyalektik bir çelişkidir: Hem ortaklık, hem de rekabet.

Bu durumda Türkiye burjuva devletinin, emperyalizm karşısındaki konumu tek yanlı bir bağımlılık değil, küçük ortaklıktır. Dolayısıyla da antikapitalist olmadan, Türkiye’deki kapitalist ilişkileri hedef almadan, tutarlı bir şekilde antiemperyalist olunamaz. Türkiye solunun 60’lardaki liderleri, tam da antikapitalist bir politik hatta sahip olmadıkları için, antiemperyalizm diye adlandırdıkları şey, yine hatalı şekilde neredeyse sadece ABD’den ibaret görülen emperyalizm karşısında Türkiye’nin milli burjuvalarını savunmayı da kapsayan bir milliyetçiliğe varacaktır.

Eski Kuşakların İdeolojisi, 68 Gençliğinin Beynine Bir Kâbus Gibi Çöker

1960’lara girildiğinde politikleşmeye başlayan ve on yılın sonlarına doğru radikalleşen ve kitleselleşen gençlik, kendisinden önceki kuşakların yarattığı bu Stalinist ideolojiden azade olamayacaktır. 60’ların gençliği bütün ideolojik birikimini başta MDD’ciler olmak üzere dönemin sol liderliğinden edinmek zorunda kalacaktır.

“Ordu-gençlik el ele” sloganı, 60’lardaki sol cuntacı kafanın bir ürünüdür. Deniz Gezmişlerin, henüz gençliğin radikalleşmesinin başlarında “tam bağımsız Türkiye” için yaptıkları Mustafa Kemal yürüyüşü de aşamacı zihniyetin yücelttiği “Kemalizm’in ilericiliği” mitinden ileri gelir. Mahir Çayan’ın “kesintisiz devrim” adı altında açıkça aşamalı devrim teorisini uyarlamaya çalışması ve ortaya “Stratejik hedefimiz antiemperyalist ve anti-oligarşik devrimdir. Bu kavram, kavram olarak MDD’den pek farklı değildir” (Kesintisiz Devrim II-III) demesi de yine eski kuşaklardan devraldıkları kâbuslara işarettir.

Gençlik Eskiden Kopmaya Çalışır

68’de radikalleşen gençliğin yeni önderleri, geçmiş kuşakların içi geçmiş ve ancak ordu eliyle yapılacak bir devrimde yan roller sunan (MDD) ya da parlamentarizmin sonucu sokağa çıkmayı tehlike işareti olarak gören (TİP) politikalarından uzaklaşmaya başlayacaktır. Ne var ki eski kuşakların kâbusu burada da devam eder. Gençliğin önünde devrimci Marksizme yol açacak bir birikim ya da deneyim mevcut değildir. Bu birikim ve deneyime ancak 70’lerde özellikle Avrupa’ya giden devrimcilerin ulaşma şansı olacaktır.

Bu şartlar altında gençlik 68’deki kitleselliğin geri çekilmesinin ardından geçmişin örgütsel ve ideolojik zemininden çıkış ararken bir başka hataya, maceracılığa yönelecektir. Bu defa gençliği motive edenler dünya çapındaki başarıyla sonuçlanan Küba, Vietnam gibi biz dizi hareket olacaktır. İdeolojik zemini zayıf olan gençlik, bu deneyimleri derinlemesine incelemek yerine romantik bir yaklaşımla gerillacılığa yönelecektir. Bu yönelişin sonu ne yazık ki yenilgi olacaktır.

68 gençliğinin açtığı yoldan 70’lerde kitleselleşerek yürümeye devam eden Türkiye solu da 60’lardaki ideolojik zayıflıkları aşamayacaktır. Zira hala bütün ideolojik zemin Stalinizm’den üretilir. Söz gelimi MDD gibi kimi kavramlar eleştiriye tabi tutulsa da, bu sadece örgütsel çekişmeler açısından işlevsel olacak ve gerçek bir eleştiri, yani Stalinist aşamalı zihniyetin eleştirisi geliştirilmeyecektir. Bu da solun önemli fırsatları bu yıllarda da kaçırmasına yol açacaktır.

50. Yılında Yeni 68’ler için Alınması Gereken Ders

Üzerinden on yıllar geçmiş olsa da 68’in deneyimleri hala mücadele eden özellikle de genç kuşakları motive etmeyi başarıyor. Ne var ki bu tarihsel dönemi sadece romantizm düzeyinde ele alır ve ideolojik değerlendirmeyi sağlıklı bir şekilde yapmazsanız, bugün aynı fırsatlarla karşı karşıya kaldığınızda bir kez daha aynı sonuçlara mahkûm olursunuz.

60’larda, 68’de on binlerce genç ve emekçi, düzen karşısında mücadeleye girişmiş, ancak onlara önderlik yapma iddiasında olanlar, doğru bir ideolojik zemine sahip olamamış ve bu iddianın gereklerini yerine getirememiştir.

68’in hakkını vermek, onun ideolojik zeminini eleştiri süzgecinden geçirmek ve eksik olanı tamamlamaktır. Eksik olan, devrimci Marksist bir ideolojik-politik hattır.

*Bu yazı ilk kez Sosyalist Dergi’nin 3. sayısında yayınlanmıştır.

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı