/ Devrimci Perspektif / Ya Kapitalizm Ya Doğa Ayakta Kalacak – Emrecan Konyalı

Ya Kapitalizm Ya Doğa Ayakta Kalacak – Emrecan Konyalı

on 29 Kasım 2018 - 22:39 Kategori: Devrimci Perspektif, Emre Can Konyalı

Doğanın bir parçası olan insanın doğaya yönelik müdahaleleri ilk varoluşundan bugüne kadar sürdü. Ancak bu ilişki tarihin farklı dönemlerinde farklı şekillendi. İnsanlık, doğaya gereksinimlerini karşılamak ya da farklı iklim koşullarında hayatta kalmak için müdahalede bulunurken doğa ile insan arasında kurulan ilişki kapitalizmle birlikte tarihsel bir dönüşüm yaşadı. Bugün doğa ile insan arasındaki ilişki toplumun büyük çoğunluğunun değil küçük bir azınlığının çıkarları doğrultusunda biçimleniyor. Kapitalistlerin ekonomik faaliyetlerinin merkezinde kârlarını ve sermayelerini büyütmek olunca, tarımdan sanayiye bütün bilimsel gelişmeler elbette insan ihtiyaçları ve doğanın korunması için değil, bir avuç para babasının zenginliğinin genişletilmesi için kullanılıyor. Böylece sadece doğaya değil insanlığa da ihanet ediliyor. 

Zirai İlaç Sektöründe Büyük Tekeller ve Arı Ölümleri

Zirai ilaçlar bilimsel gelişmelerle birlikte etki alanını arttırdı ve tarımsal üretimde verimliliği arttırmak için kullanılan kimyasal maddeler oldukça yaygınlaştı. İkinci Dünya Savaşı’nın savaş teknolojisinden elde edilen pestisitlerin ve tarım makinelerinin kullanımı tarımsal bir sıçramaya tekabül etmiş konvansiyonel tarımın hakim kılınması süreci utanmadan “yeşil devrim” olarak adlandırılmıştı. Aslında ortaya çıkan, doğanın geri dönüşsüz bir şekilde tüketilmesine, tüketicilere daha az besleyici ve daha çok kimyasallı gıdaların sunulmasına dayanan endüstriyelleşmiş tarımdan başkası değil. 1980’lerde Shell, 1990’larda Bayer AG gibi büyük şirketlerin zirai ilaç araştırmalarına yüklü yatırımları oldu. Güncel haliyle söyleyecek olursak BASF, Bayer, Syngeta gibi tekeller sektörde hakim konumdalar.

Örneğin Türkiye’de tarım ilaçları kullanımı yüzde 95 oranında. 2014 verilerine göre dünya çapında yılda 2 milyon ton böcek ilacı kullanılıyor. Bu kullanımın yüzde 45’lik kısmını Avrupa, yüzde 25’lik kısmını ABD oluşturuyor. Dünya genelinde bu alanda büyük bir piyasa olduğunu söyleyebiliriz. Bu böcek ilaçlarının zararları ise güncel örneklerde görülebiliyor.

Böcek ilaçlarının (pestisitlerin) doğa üzerindeki yakıcı sonuçlarından biri olan toplu arı ölümleri çeşitli yerlerde görülmeye devam ediyor. Türkiye’de 2007 yılında da benzeri görülen arı ölümleri, 2017 yılında Adana’da başlayıp Trakya’da ayçiçeğinde, Urfa ve Bursa’daki meyve bahçelerinde devam etti. Güncel açıklamalara göre yılda 200 bin arı kovanının kaybediliyor olması durumun ciddiyetini gösteriyor.

Sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da yaşanan arı ölümleriyle birlikte, ilaç tekelleri engellemeye çalışsa da, bazı tarım ilaçlarının zararlı olup olmadığı tartışması gündeme gelmişti. Yapılan araştırmalarda Neonikotinoid grubu zirai ilaçların arıların ölüm nedeni olduğu ortaya çıktı. Neonikotinoid grubu ilaçlar tarımsal üretimde böceklere karşı çokça kullanılıyor. Kullanıldığı takdirde toprağa, su kaynaklarına, çeşitli bitkilere ve hayvanlara zarar verebiliyor. Uzunca yıllar kullanımına izin verilen ilaç üzerinde yapılan değerlendirmelerinse kasıtlı olarak geciktirilmesiyle onlarca milyon hektarlık tarımsal alan Neonikotinoid ilaçlarla ilaçlandı.

Arıların doğal yaşam döngüsünde bitkilerin tozlaşması ve dolayısıyla ürün vermelerinde kilit noktada olduğunu düşünürsek arı popülasyonundaki azalış insan yaşamı için de uzun vadede yıkıcı etkilere sahip olacaktır. Çeşitli kısıtlamalar ya da yasaklar yapılsa da dünya genelinde bu tür ilaçların kullanımı yaygın şekilde devam ediyor, ilaçların çevreye zararlarını inceleyen birçok yetkili kurum ise genel olarak işi yokuşa sürüyor. Üretimin kar odaklı yapıldığı mevcut düzende zirai ilaçların üretimi ve kullanımı kısa ya da uzun vadede vereceği zararlar düşünülmeden gerçekleşiyor.

Avrupa’da arı ölümlerinin nedeni olan 3 neonikotinoid ilaç çeşidinin kullanımı 2013 yılında kısıtlandı, 2018 yılında seralar dışındaki yerlerde kullanılması yasaklandı. Bu süreçte bile Avrupa Birliği sözcülerinin büyük ilaç tekellerine ve tarımsal üretimdeki büyük çıkar sahiplerine güvence verir şekilde alternatif yolların aranacağını söylediğini görmüştük.

Sermaye Doğa Çelişkisi

Kapitalizm altında egemen sınıflar mevcut sermayelerinin genişletmek, piyasa rekabetinde yerlerini korumak için türlü yöntemlerle üretimi ve tüketimi yönlendirme çabasındalar. Bu birikim ve büyüme sürecindeyse doğa karşısında sermayenin tahakkümü tüm yıkıcı ve talan edici haliyle sürüyor. Sermaye grupları, çarkları daha hızlı döndürmek için bitmek tükenmek bilmeyen enerji ihtiyacıyla HES’leri, termik santralleri, nükleer santralleri; doğa talanına ve insan yaşamı üzerindeki ölümcül tehlikelerine rağmen inşa etmeye devam ediyor. Son 50 yılda yüzde 17’si tahrip edildiği saptanan Amazon Ormanları’nın tahribat oranının yüzde 20’ye gelmesi halinde geri dönüşü olmayan bir durumla karşılaşılacağı söyleniyor. Brezilya’nın aşırı sağcı yeni lideri Bolsonaro ise zaten ne kadar işlediği tartışmalı olan Amazon Ormanları’nı koruyan yasaların ülkenin ekonomik gelişmesini engellediğini iddia ediyor. Bolsonaro Amazon Ormanları’nı madencilik, ormancılık ve tarım sektörünün büyük şirketlerine açma niyetini açıktan dile getiriyor. İster burjuva düzenin “güler yüzlü” isimleri ister Bolsonaro gibi aşırı sağcı çatlakları olsun kısa ya da uzun zamanda etkileri görülen küresel ısınma, hava kirliliği, salgın hastalıklar gibi insan sağlığını tehdit eden tehlikelere rağmen kar ve siyasi-ekonomik rant sağlayacaksa her türlü pis işi yapmaktan çekinmiyorlar.

Bunca Pislik Var, Nasıl Mücadele Etmeli?

Bilimsel gelişmeleri kârlılık getirdiği sürece destekleyen sistem bilimin gerçek anlamda gelişiminin önüne ket vuruyor. Bunun yanında mevcut bilimsel gelişmelerden faydalanma konusunda devasa bir eşitsizlik hüküm sürüyor. Bu eşitsizlik doğanın tahribatından etkilenme konusunda da işliyor. Dünya genelindeki doğal yaşamı etkileyen politikalarda neredeyse hiç söz hakkı olmayan emekçi sınıflar bu politikaların kahrını ağır şekilde hissediyor. Doğada varolan her türlü zenginlik meta haline dönüştürülmedikçe sermayedarlara bir yük olarak görünüyor. David Harvey bunu şöyle açıklıyor: “Sermaye maalesef doğayı meta formunda ve özel mülkiyet hakları şeklinde dilimlere ayırmaktan vazgeçemez… Sermaye bu çelişkileri başarıyla yönetemezse bunun nedeni doğadaki engeller değil, kendi ekonomik, politik, kurumsal ve ideolojik başarısızlıkları olacak. Mesela iklim değişikliği konusunda sorun ne olup bittiğini ya da çok kaba hatlarıyla ne yapılması gerektiğini bilmememiz değil. Sorun kendi karlarını, rekabet konumlarını ve ekonomik güçlerini tehdit eden önlemleri reddetme, kesintiye uğratma ve engelleme gücüne sahip olan sermayedir.”

Yani kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olduğu düzen devam ettiği müddetçe düzen içi çözümler büyük ölçüde çıkar sahiplerinin izin verdiği düzeyde kalacaktır. Kapitalizm kendisine karşı toplumsal muhalefetin yükselme ve düzen karşıtı bir noktadan toplumun taleplerini dile getirmesini önlemek için ekoloji gibi meseleleri sistem içileştirmeye çalışıyor. Bu ölçüde sermayenin doğa talanına karşı çıkarken düzen içi bir noktayla yetinmek çözümün kendisi için sonuç vermeyecektir. Doğanın tahribatına ve kapitalizmin doğaya ve insana olan zararlarına çözüm ararken büyük tekellerin ve bu tekellerle birlikte hareket eden iktidarların bu çözümleri kalıcı haliyle sunamayacağının bilincinde olarak topyekün dönüşüm getirecek bir sosyal devrim perspektifiyle hareket etmek bir zorunluluktur.

Sonuç

Doğanın tahribatı-talanına karşı mücadele, doğayla barışık şekilde insanca yaşama kavgasının güncel ayaklarından biri olarak ele alındığında kapitalist düzenin yıkımını ve değişimini temsil eder hale gelecektir. İnsan ve doğa arasındaki karşılıklı ilişkide küçük bir azınlığın büyük sorunlar yaratan “kar iştahı” insanlığın kör talihi değil elbet. Nasıl tarih ezelden beri kapitalist ilişkilerin tekelinde değilse ebediyete kadar da öyle olması beklenemez: “… bu alanda da yavaş yavaş uzun ve çoğunlukla sert deneyler, tarihsel malzemenin toplanması ve incelenmesi sonucu üretim faaliyetimizin dolaylı, daha uzak toplumsal etkileri konusunda aydınlığa varmayı öğrenmekteyiz. Böylece, bu etkileri denetleme ve onları düzeltme olanağına da kavuşuyoruz. Bu düzenlemeyi gerçekleştirmek için de salt bilgiden başka şeyler gereklidir. Bunun için bugüne kadarki üretim tarzında ve onunla birlikte tüm toplumsal düzenimizde tam bir devrim gereklidir.” (Engels, 1979: 230, 231)

Kaynakça:

https://www.theguardian.com/environment/2018/apr/27/eu-agrees-total-ban-on-bee-harming-pesticides

https://m.dunya.com/amp/sektorler/tarim/toplu-ari-olumleri-hastaliktan-degil-zirai-ilaclardan-haberi-431421?fbclid=IwAR0THE63SAwAn31a2dufMj4DKu7P1aldWaQjxhaWkVf_AofNADNP_MDZ5uE

Harvey, D. (2015). 17 Çelişki ve Kapitalizmin Sonu (Birinci Baskı). İstanbul: Sel Yayıncılık.

Engels, F. (1979). Doğanın Diyalektiği (Dördüncü Baskı). Ankara: Sol Yayınları.

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı