/ Devrimci Perspektif / Gerillacılık Üzerine-V.U. Arslan

Gerillacılık Üzerine-V.U. Arslan

on 7 Ekim 2018 - 12:52 Kategori: Devrimci Perspektif

Dünyanın en önemli “sosyalist” gerilla örgütü FARC’ın (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) silahlara veda etmesi, dünyaca ünlü Guardian gazetesi tarafından “Che Döneminin Kapanışı” olarak manşetten verilmişti. Gerçekten de günümüz Latin Amerika’sında sadece Kolombiya özgünlüğünde aktif gerilla örgütleri kitlesel ve güçlü durumdaydılar ki FARC silahları terk ederken diğer gerilla örgütü ELN (Ulusal Kurtuluş Ordusu) de silahları bırakmak için devletle anlaşmaya çalışıyor. Latin Amerika’nın geri kalanındaki gerilla örgütleri ya tamamen ortadan kalktı ya da ihmal edilecek düzeyde küçük gruplara dönüştü.

Bugün gerilla mücadelesi Latin Amerika solu için belirleyiciliğini tümden yitirdiğinden gerçekten de bir dönemin sonuna gelindiği söyleyebiliriz.

Gerilla mücadelesinin devrinin kapandığını öteden beri söyleyen Fidel Castro ve Hugo Chavez FARC’ın silah bırakması için Kolombiya devletiyle yapılan “barış” müzakerelerinde ara buluculuk yapmışlardı. Bu arada dikkat çekilmesi gereken bir diğer konu da FARC’ın silah bırakmasının ardından kurduğu aynı isimdeki yasal parti FARC’ın ambleminden içeriğine kadar sosyal demokrat bir partiden ötesi olamayışıydı. 

O halde şu iki tespiti yapmalıyız:

Gerek Chavez gerekse de Castro ve Küba yönetimi FARC’ı silah bırakmaya teşvik ederek aslında emperyalist kapitalist dünya düzeninin bir parçası olmak istediklerini ortaya koydular. Küba gibi bir ülkenin emperyalist izolasyonu kırmasının tek yolu başka devrimler olduğu halde onlar FARC’a silah bıraktırmayı tercih ettiler.

FARC’ın yasal parti olarak sosyal demokrasiden öteye geçememesi, gerilla gruplarının dayandıkları sınıfsal zemini ve bu zeminden gelişen siyasi programın sınırlılığını ortaya koydu. FARC işçi sınıfına dayanmayan, proleter devrimci olmayan bunun yerine demokratik bir program için savaşan bir örgüttü. Silahlı mücadele hep bir pazarlık aracıydı.    

Silahlı Propagandanın Dünü Bugünü

Türkiye’de gerillacılığın önemli bir geçmişi var. Bugün gerilla hareketleri son derece zayıf olsa da gerillacılık sol içerisinde belirli bir ideolojik ağırlığa sahip. Öte yandan günümüzde gerillacı hareketlerin birçoğunun postmodern kimlik-kültür politikalarıyla iç içe geçmesi de ayrıca incelenmesi gereken bir durum. Bunun dışında Kürt ulusal hareketi de esas olarak bir gerilla hareketi olarak örgütlenmişti ve gerilla gücü Kürt hareketinin liderliğini yapmaya devam ediyor. Yani konu sadece FARC ve Kolombiya değil, Türkiye’de ve dünyada sınıf mücadelesidir.

Gerilla, modern tarihteki yerini 1808 yılında Napolyon ordularına karşı savaşan İspanyol köylülerinin savaş (guerra) stratejisi olarak alıyor. Yani güçlü düşmanla açık alanda karşı karşıya gelmek yerine hareketli küçük birimler halinde “saklan-vur-kaç-tekrar saklan” taktiğiyle asimetrik bir savaş yürütmek. Mücadele hakim güçlerin otoritesinin zayıf olduğu merkezden uzak kırsal kesimde köylülüğün aktif ya da pasif desteğine dayanarak örgütlenir. Yıpratma savaşıyla kayıplar veren düşman moralman çökertilir ve çekilmeye zorlanır. Zamanla gerillacılık, benzer mantık ve benzer yöntemlerle şehirlere yayıldı. Bu sefer kırsal alanlarda kurtarılmış bölgeler yaratmak gündemde değildir, ama kentlerdeki ses getiren eylemlerle yıpratma savaşı yürütülür ve sonunda zayıf düşen egemen sınıfa karşı emekçi halkın uyanışının gerçekleşeceği ve devrimin başlayacağı varsayılır.

Blanquici bir eylemi gösteren bir resim.

Marx ve Gerillacılık

Marx, İspanya’da işgalci Napolyon ordularına karşı verilen gerillacı ulusal mücadeleyi selamlamıştır. Genel olarak Marx ve Engels, ezilen ve sömürülenlerin direnişine hep sempati duymuşlardır. Ama mesele komünist hareketin siyasal programı olunca Marx ve Engels, kılı kırk yaran bir titizlik gösterir ve karşıtlarıyla aralarındaki farkı kalın çizgilerle ortaya koyardı.

Anarşistler ve Blanquiciler gerillacılığın ve maceracılığın farklı türevlerini modern devrimci mücadeleye uyguladığında Marx konuyu bambaşka bir perspektiften ele alır. Olumlama yerini kesin mahkum etmeye bırakmıştır. Gerçekten de özellikle bazı anarşistlerin eylem stratejisi daha sonra kent gerillası olarak anılacak eylemlere dayanıyordu: Bombalamalar, suikastler, kundaklamalar… Komplolar, acele isyanlar ve bireysel terör biçimindeki taktikleri, maceracı nitelikteydi ve ayaklanmaya ilişkin Marksist öğretiye karşıydı. Blanqucilerin devrim stratejisi de illegal küçük bir yapının silahlı eylemine ve yönetimi ele geçirmesine dayanıyordu. Marx’ın bu iki akıma şiddetle karşı çıkışını anlamak zor değildir. Marksizm, maddeci tarih anlayışını ve bu çerçevede sınıf mücadelesi ile kapitalizmin işleyiş yasalarını ortaya koymuştu. Buna göre kapitalizmin zincirleri ancak üretildikleri yerde kırılabilirdi. Bu bir tercih değildi, yeni bir topluma gidişin zorunlu içeriğiydi. Üretim sürecinin dışından gelen orta sınıf mensubu aydınlanmış kurtarıcıların işçilere özgürlük bahşetmesiyle komünizm kurulamazdı. Marx, “Proletaryanın kurtuluşu yalnız kendi eseri olabilir” derken de aslında bu iki akıma karşı ideolojik bir kavga yürütüyordu. Sınıfsız topluma giden devrimci yol, ancak burjuvaziye karşı proletaryanın kolektif devrimci eylemi ile açılabilirdi: “Yığın içinde… komünist bilincin yaratılması için ve gene bu işin kendisinin de iyi bir sonuca götürülebilmesi için insanların yığınsal bir değişikliğe uğraması zorunlu olarak kendini ortaya koyar, böyle bir biçim değişikliği ise ancak pratikteki bir hareketle, bir devrimle yapılabilir; bu devrim, demek ki, yalnızca egemen sınıfı devirmenin tek yolu olduğu için zorunlu kılınmamıştır, ötekini deviren sınıfa, eski sistemin kendisine bulaştırdığı pislikleri süpürmek ve toplumu yeni temeller üzerine kurmaya elverişli bir hale getirmek olanağını ancak bir devrim vereceği için de zorunlu olmuştur” (Marx ve Engels, Alman İdeolojisi, s.66-7). Bu mücadelede herhangi bir kestirme yol bulunmuyordu. Gözüpek bir avuç azınlığın emek ile sermaye çelişkisi dışında ses getiren eylemler yapması işçilerin sınıf bilincini ve örgütlülüğünü güçlendirmiyordu. Sınıftan kopuk bu eylemcilerin sınıf mücadelesinin araçları yerine kestirme bir çözüm olarak komplolara başvurmaları, sansasyon ve intikam peşinde koşmalarında garipsenecek bir durum yoktur. Bunlar küçük burjuvazinin sol tepkiselliğini ifade ediyorlardı.

Diğer taraftan Marksizmin, revizyonistlerin sonradan tutturdukları barışçıl rota ile hiçbir alakası yoktur. Yani gerillacılığın Marksist eleştirisi barışçıl geçiş, parlamentoculuk, yasalcılık, pasifizm ya da reformizmle kökten bir şekilde ayrışır. Mesele işçi sınıfının ve sınıf mücadelesinin yöntem ve araçlarının mücadelenin merkezinde olmasıdır. İşçi sınıfı siyasal iktidarı ancak zor yoluyla ele geçirebilir. İşçi sınıfı mevcut burjuva devlet aygıtını kendi çıkarları için kullanamaz, bunu parçalaması gerekir. Marx gerek Paris Komünü’nden ve gerekse de 1848 Devrimlerinden ötürü büyük devrimci coşkuya kapılmış ve devrimci proletaryanın yenilgisini en çok da silahlı hamlenin yeterince kararlı ve cüretkar olmayışına bağlamıştır.

Bolşevizm ve Gerillacılık

1917’de ise silahlı işçiler, köylüler ve askerler silahlı kalkışmayı mantıksal sınırlarına kadar götüreceklerdi. Bu devrimci atılım için gerekli siyasi akıl ve irade, Bolşevikler olmaksızın hatta Bolşeviklerin liderleri Lenin ve Troçki olmaksızın ortaya konamazdı. Bu kararlılık ve irade, Bolşeviklerin Çarlığa karşı mücadelede aynı saftaki müttefikleri ve rakipleri olan diğer sol partilerle de alakalıydı. Menşevikler, Narodniklerin devamcısı SR’ler ile Gorki gibi çok sayıda “sosyalist” aydın ve çevre, Çarlığın yıkılması sonrası bir işçi iktidarı fikrine karşı çıkıyordu. Bunun yerine devrimin demokratik aşamada durdurulmasını ve burjuva cumhuriyetin yerleşmesi için egemen sınıflarla uzlaşmayı istiyorlardı. Lenin ve Troçki Bolşevik Partisi içinde bu küçük burjuva uzlaşmacı sol eğilimlerle ittifak yapılmaması için büyük uğraşlar vermek zorundaydı. 

Bu eğilimlerden en önemlisi Narodnik (Halkçı) geleneğin devamcısı olan SR hareketi idi. SR’ler silahlı eylem yanlısı, köylülüğü baz alan, kitlesel bir güçtü. Hatta tarihin gördüğü en etkili terörcü örgütlerin belki de birincisiydi. Bir defasında Çar’ı öldürmeyi bile başarmışlardı. Yapılabilecek en büyük suikast eylemini Narodnikler başarmıştı başarmasına ama eylemin sonuçları ne oldu? II.Alexandr, yerine III.Alexandr tahta çıktı, o kadar! Üstelik suikasttan sonra Çarlık baskısı sol muhalefete çok ağır darbeler vuracaktı. Yani suikastin sonuçları planlananın tam tersiydi. Halk ayaklanması şöyle dursun örgütlü muhalefet darmadağın oldu. Lenin bu konuda net uyarılarda bulunuyordu: “Sosyal-Demokratlar maceracılığa karşı her zaman uyarıda bulunacaklar ve kaçınılmaz olarak tam bir hüsranla sonuçlanan hayalleri amansızca teşhir edeceklerdir. Devrimci bir partinin ancak devrimci sınıfın hareketine fiilen rehberlik ettiği zaman adına layık olabileceğini akıldan çıkarmamalıyız” (Lenin, Devrimci Maceracılık, s.34).

Yine de Narodniklerin kahramanlıkları genç aydın kuşaklarını büyülemeye devam etti. Bu yüzden bu “kahramanlar” geleneğine karşı Rus Marksistleri çetin bir kavga vermek zorundaydılar. Lenin’in ifadesiyle bu geleneğin gençlik üzerindeki manevi otoritesi öylesine güçlüydü ki eylemciler kuşağına yönelik eleştiriler kişisel dostlukların bitmesini beraberinde getiriyordu. Ama bu ideolojik kavga Marksistler açısından başarıyla yürütüldü. Burada kritik nokta Narodnizmi teorik açılardan perişan ederken devrimci fedakarlığının sahiplenilmesiydi.

Troçki meselenin en hassas noktalarından birini şu şekilde ortaya koyar: “Bizim gözümüzde bireysel terör kesinlikle kabul edilemez, çünkü kitlelerin rolünü onların kendi bilinçlerinde küçültür, onları güçsüzlüklerine razı eder, gözlerini ve umutlarını bir gün gelecek ve misyonunu yerine getirecek olan bir intikamcıya veya kurtarıcıya çevirmelerine yol açar… Terörist eylemlerin “etkisi” ne kadar artarsa, tesiri ne kadar büyürse, kitlelerin dikkati o kadar bunlar üzerinde odaklaşır; öz-örgütlülüğe ve öz-eğitime ilgileri o kadar azalır.”

Peki bu kahramanlar o meşhur 1917 yılında ne yaptılar? Çarlık rejiminin devrilmesinden sonra iktidara gelen SR’ler emperyalizm yanlısı bir güç haline geldi. Kerenski onların adamıydı, hükümetin tek toplumsal tabanını (o da eriyordu) SR’ler oluşturuyordu. Ekim’de Bolşevikler Kerenski hükümetini devirdiğinde SR’ler karşı devrimin vurucu güçlerinden biri olacaktı. Çarlık zamanında gözünü kırpmadan ölüme giden bu gelenek nasıl oldu da karşı devrimci orduların vurucu gücü oldu? Yanıt yine sınıf mücadelesinde gizli. Marksizmin gerillacı hareketlere yönelik küçük burjuva tepkiselliği yorumundan bahsetmiştik. Narodnik -SR’ler işçi sınıfı içerisinde güçlü değillerdir. Hareketin belkemiği orta sınıf aydınlardı, taban da köylülüktü. Küçük burjuva toplumsal temeller kendisini küçük burjuva siyasal programda bulmuştu. Büyük bir arzuyla “Devrim”, deniyordu; ama ne devrimi? Bu gruplar, işçi iktidarını öngörmedikleri ölçüde devrimin mantıksal sınırları ölçüsünde derinleşmesiyle yani devrimin önündeki tek ilerleme biçimi olan işçi iktidarı ve sürekli devrimin gündeme gelmesiyle muazzam bir çelişkiye düştüler. Emperyalist kapitalistler ve proletarya, iki kutup olarak küçük burjuvaziyi saflarına çekmek için sıkıştırır. Küçük burjuvazinin temsilcileri ise felç durumundadır. İşçi sınıfının devrimci öncüsü kararlılığını ortaya koyduğu ölçüde taban işçi devrimine dahil olur, ama lider kadro gücün ellerinden kayışları karşısında emperyalizme yedekleniverir. İşte Narodnik SR’ler Ekim Devrimi’nde bu kaderi yaşamıştır.

Eylem Biçimleri ve Sınıfsal Kökenler

Gerilla örgütleri tarih boyunca işçi iktidarı programını benimsememişlerdir. FARC, ELN ya da Meksika’daki EZLN istisna değildir, tesadüfi de değildir. Her zamanki gibi hareketin lider kadrosu ve belkemiği orta sınıf aydınlardır, taban ise köylülüğe dayanır. Mücadelenin merkezi, iktidarın otoritesinin uzağındaki kırsal kesim, dağlık ve ormanlık alanlardır. Doğal olarak işçi sınıfı mücadelenin bir parçası olamaz. İşçi sınıfının mücadele araçları, strateji ve taktikleri, işçi sınıfına ait refleksler ve gelenekler gündemde değildir.

Orta sınıfların sınıf mücadelesinde devreye sokabilecekleri güçler son derece sınırlıdır. İşçi sınıfının üretimden gelen gücü, kolektif eylem potansiyeli ve yeni bir toplumun kurucusu olmak gibi kabiliyetleri vardır. Burjuvazi ise devlet aygıtına ve büyük çaplı sermayeye sahiptir. Küçük burjuvazi ise bunların hiçbirine sahip değildir. Bu iki ana gücün arasında sıkışmıştır. Eylem sahasına indiğinde kestirme yollar araması, öfke patlamalarında bulunması ve bireysel ya da dar gruplar olarak hareket etmesi sınıfsal pozisyonuna uygundur.   

Ekim Devrimi ve Bolşevikler Narodnizmi tarihi yenilgisine uğratmıştır. Bundan sonra bir daha kimse emperyalizm ile iş birliği yapan Narodnizm’in bayrağını dalgalandırmayacaktır. Ama Narodnizm, bir orta sınıf tepkiselliği olarak evrensel bir fenomendir. Zira kapitalizmin basıncı altındaki küçük burjuvazinin gerçekliği var oldukça Narodnizm başka adlar altında varlığını sürdürecektir. Ama bu maske artık Narodnizm olamazdı.

Gerillacılığın Altın Yılları 1960 ve 70’ler

1960’lar ve 1970’ler gerillacılığın altın yıllarıdır. Yüksek öğrenim, dünya çapında kitleselleşmiş, aydın ve yarı aydın nitelikteki nüfus sayıca büyük sıçrama yapmıştır. Bu yıllarda politize olan öğrenci gençlik dünyanın hemen her yerinde gerilla örgütleri kurmuş ve bunun muazzam siyasal sonuçları olmuştur. Gerillacılığın öne çıkmasının ana sebebi SSCB ve ona bağlı komünist partilerin (KP) dünya statükosunun parçası olmaları, genç aydınların ve öğrenci hareketinin gözünden düşmesidir. Dünya genelinde KP’ler sendikaları domine ettiklerinden işçi hareketini de frenlemiş ve muhafazakar disiplinleri altına almıştır. Radikal aydınlar için işçi sınıfı bu anlamda bir çekim merkezi değildir. SSCB bürokratları ve bürokratik KP’lerden kopan gençlik kendisine çok daha samimi ve radikal gelen Küba Devrimi, Filistin gerilla kampları, Vietkong ve Maoizmin çekimine kapılmıştır.

Oysa Küba Devrimi’nin tahlili doğru düzgün yapılmış değildi. Fidel Castro’nun en kalabalık halinde bir kaç yüz kişiyi geçmeyen gerilla birlikleriyle Batista rejimini devirdiği varsayılmıştır. Oysa Küba’da işçilerin genel grev hareketleri, kitlesel protesto ve ayaklanmalar, ordunun bu baskıyla dağılmaya başlaması, ABD’nin Batista’ya desteğini çekmesi sonucu Batista rejiminin çözülmesi gibi gerçekler devrimin parlayan ışığı altında görünmez olmuştur. Küba Komünist Partisi ABD ile arası bozulan diktatör Batista’yı desteklediği için gözden düşmüş, iktidarın en büyük adayı olarak Castro öne çıkmıştır. Neticede Küba Devrimi derhal silahlı mücadelenin başlatılması şeklinde bir model olmuştur. Örneğin Türkiye’de THKO gibi gençlik örgütleri bozkırın tutuşmaya hazır olduğu gibi varsayımlarla harekete geçmişlerdir. Tüm dünyada gerillacılığın hızla yaygınlaşması bu şekilde olmuştur.

Sansasyonel bir içeriği olan gerilla stratejisinin sistemle olan toplumsal çelişkiyi gerilla üzerinden kurgulamak gibi bir özelliği vardır. Bu haliyle toplumsal muhalefet, gerilla üzerinden şekillenmeye zorlanır. Bir yandan gerilla eylemleri gündeme bomba gibi düşer, diğer yandan egemen sınıflar terörizmle mücadele kılıfıyla bu eylemleri özellikle öne çıkarır. Bu defa grevler, işyeri işgalleri, işçilerin örgütlenmesi ve daha büyük mücadeleler için hazırlanması gibi sınıf eylemleri sönük ve ufak işler gibi kalır. Bu durumda işçi sınıfı eylemleri gölgelenir. Emperyalist kapitalizm, sınıf bilinci giderek yükselen işçi eylemleri karşısında çok daha savunmasızdır. Bu yüzden de egemen sınıfın kendisi de çoğu durumda siyasi çelişmenin gerillacılık üzerinden gelişmesini tercih eder. Bu yüzden de ortada silahlı eylem yoksa bile burjuva devletin istihbarat birimlerinin kendisi provokasyon düzenleyerek silahlı eylemler yaparlar ya da yaptırırlar ve böylece ipleri ele almak isterler. Bütün ülkelerde bu gibi örnekler fazlasıyla yaşanmıştır.

1960 ve 70’ler işçi hareketinin de çok güçlü olduğu yıllardı. Egemen sınıfların işçi sınıfı hareketiyle değil de gerilla gruplarıyla kapışmak istemesinde şaşılacak bir durum yoktur. Latin Amerika’da gerilla gruplarını bahane eden CIA destekli askeri darbeler uzun yıllar sınıf mücadelesine ağır darbeler vurmuştur.

Nikaragua, Nepal ve Kolombiya Deneyimleri

Nikaragua’da ise ilk bakışta bir başarı öyküsü var gibidir. Sandinista gerillaları Samoza diktasını yıkmayı başarmışlardır. Ama iktidardaki Sandinistalar küçük burjuva programlarının neticesi olarak ülkede sosyalist bir dönüşüm gerçekleştirememiş, SSCB ve sonra da Küba’dan yardım alamadıkları ölçüde kontralarla savaşmaktan yorulmuş, dünya statükosu gereği devrimleri komşu ülkelere yayma çabasından geri durmuş, dahası Doğu Bloku’nun yıkılma sinyalleri üzerine ABD emperyalizmi ile uzlaşma yoluna gitmiştir. Şimdilerde Sandinistaların lideri Ortega ülkenin eli kanlı yiyici diktatörü durumundadır.

2006’da Nepal Devrimi sırasında Maocu gerilla gücü NKP (Maoist) siyasi iktidarı ele alabilecekken bundan çekinmiş ve devrimin demokratik sınırlarında kalacağını duyurmuştur. Bu da emperyalist kapitalizme tam adaptasyon anlamına gelmiştir. Nitekim ABD dış politika aygıtından epey bir övgü alan NKP(M) neoliberalizme dahi adapte olduktan sonra başbakanlık ve bakanlık koltuklarına oturmuş, yaşanan fiyaskolardan sonra defalarca bölünmüştür. Türkiye’de yıllarca Nepal Devrimi diyerek etrafı velveleye veren Stalinist sol sonradan sus pus olmuş, hiçbir eleştiride bulunmadan meseleyi kapatmıştır.    

FARC, NKP(M), Sandinista gelenekleri arasındaki devamlılık açıktır. Proleter sürekli devrim programına sahip olunmadan emperyalizm çağında devrimci roller üstlenmek olası değildir.

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı