/ Derya Koca / Kızıl İtalya’nın Dersleri ve Gramsci (I)- Derya Koca

Kızıl İtalya’nın Dersleri ve Gramsci (I)- Derya Koca

on 27 Nisan 2018 - 11:00 Kategori: Derya Koca, Yazarlar

Bir partinin tarihini yazmak, monografik bir bakış açısıyla bir ülkenin genel tarihini yazmak demektir.” İtalyan komünist Gramsci’nin bu sözü, İtalya’nın iki kızıl yıldan dünyanın ilk faşizm deneyimine uzanan trajik hikayesine dair ortaya konabilecek en özet ifadedir. İtalya’nın ardı sıra Almanya’da iktidarı alan faşist diktatörlük ve onların İspanyol ortağı Franco, bütün bir Avrupa devrim mücadelesinin kanlı bir sopayla susturulması anlamına gelecekti.

İtalya’da PSI (İtalya Sosyalist Partisi), PCI (İtalya Komünist Partisi) ve geniş sendikal örgütlülük; Avrupa’nın sanayi kalbi Almanya’da köklü işçi sınıfı geleneği ile SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) ile KPD’nin (Alman Komünist Partisi); gerici güçlerin düşüşteki imparatorluğu olan İspanya’da ise en sert devrimci savaşın verildiği cephede anarşistler (CNT-FAI), PCE (İspanya Komünist Partisi) ve POUM (Birleşik Marksist İşçi Partisi)… Bunların her biri Gramsci’nin yukarıda bahsettiği monografik tarihin konusu olabilir. Her bir hikaye, tarihin artık devrimci önderlik bunalımı temelinde çizildiğini gösterecektir.

Önderlik bunalımı, sıradan hiçbir şeye fırsat tanımayan bir radikallik çağında “ya zafer ya ölüm” ikiliğini dayatıyordu. PSI‘da, aynı partide siyasi hayatına başlayan Faşist Parti’nin lideri Mussolini ve İtalyan Komünist Partisi’nin liderlerinden Gramsci bu trajik hikayede devrim ve karşı devrimin en sert şekilde karşı karşıya getirdiği isimlerden olacaktı. Gramsci faşizmin zindanlarında ölüme mahkum edilirken Mussolini partizanların direnişi ile 28 Nisan 1945’te ayaklarından asılarak öldürülecekti.

İtalya’nın Çelişkileri

İtalya, kapitalizmin gelişiminin zayıf halkası olarak Avrupa’nın en çelişkili ülkelerinden biriydi. İtalya’da İki Kızıl Yıl olarak adlandırılan Biennio Rosso, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra derin krize giren İtalya’da devrimci atılımın yaşandığı iki yıl olmuştu. Sovyetik yapılar (fabrika konseyleri) kurulmuş, İtalyan proletaryası iktidara bir kurşun atım mesafesi kadar yaklaşmıştı ancak o kurşun hiç atılmamıştı.

İtalya, Troçki’nin eşitsiz ve bileşik gelişim dediği şeyi tam anlamıyla yaşıyordu. Savaş sonrası dönemin krizinin kökleri, ülkenin uzun, tekleyen ve asla tamamlanmayan burjuva devriminde yatıyordu. Siyasi birlik yoktu ve güney ile kuzey arasında büyük ekonomik çelişkiler vardı. Napolyon’un Avrupa savaşları İtalya’nın kuzeyine ulaştığında buradaki feodal ilişkileri ortadan kaldırmıştı. İtalya’da feodalizme son vermişti ancak burujuva devrimlerin temel sonuçlarından olan feodal (büyük toprak sahipliği) mülkiyeti ortadan kaldırmamıştı. Toprak sorunu Güney’de yakıcı bir sorun olmaya devam ediyordu. Napolyon’un, İtalya’nın kuzey yarımadasını işgal ettiği 1796-1814 yılları arasında gerçekleştirdiği reformlardan ve dört ayaklanmadan yarım yamalak bir modernleşme çıkmıştı.

Güneyde büyük toprak sahiplerinin altında topraksız milyonlarca köylünün açlığı; Kuzey’de ise Torino, Milano gibi büyük sanayi kentleri aynı anda varlığını sürürüyordu. İtalyan burjuvazinin ekonomik ve siyasal zayıflığı tarihsel bir mirastı. İşçiler Milano’da fabrikaları işgal ederek konseyler kurarken yoksul köylüler toprak işgalleri gerçekleştirecekti.

İtalya’da asıl kırılma 1. Dünya Savaşı‘nın ardından yaşanmıştı. Savaş bir yandan Kuzey’in sanayisini savaş ekonomisi etrafından yoğunlaştırmış, diğer yandan da savaş makinesinin ihtiyaçları için emeği militarize bir disipline tabi tutmuştu. İtalya’da savaş Almanya’dakinin aksine hiçbir zaman toplumun geniş kesimleri tarafından kitlesel destek almamıştı. Emeğin üzerindeki artan disiplin, tepkilerin ortaya çıkmasını kolaylaştırırken egemen snıfın krize girmesini sağlamıştı.

PSI, klasik bir 2. Enternasyonal partisi olarak savaş karşısında çekimser tavır koymuştu. Partinin gençliği tarafından Lider (Duçe) lakabıyla anılan ateşli bir gençlik lideri, İtalya’nın Libya savaşı hakkında Avanti gazetesinde şu satırları yazıyordu: “Eğer vatan… kan ve para özverisi isterse, sosyalist öncülerini izleyen proletarya buna genel grevle cevap verecektir. Uluslararası savaş böylece bir sınıf savaşı haline dönecektir.”1 Bu kişi, Mussolini‘den başkası değildi: savaş karşıtı bir grev hareketi ile askeri sevkiyatı felç eden birktakım eylemlerden ötürü 5 ay hapse mahkum olmuştu. Parti içinde popülerliği büyüktü. Üstelik partinin “ne destek ne sabotaj” diyerek savaşa çekimser destek verdiği durumda Mussolini partinin solunda bir ses oluyordu. Aynı tarihlerde Bolşevikler “Kahrolsun emperyalist savaş” formülüyle kitleleri devrimci enerji ile doldururken PSI savaşı istemeyen kitlelerin bile heyecanını ve muhalefetini örgütleyebilecek durumda değildi.

PSI reformist bir parti olarak geniş bir tabana ve heterojen bir toplama sahipti. Sağ ve sol kanadı arasında salınıyordu. Devrimci bir jargon ile gerçekte reformculuğun vasatlığını harmanlıyordu. Kitlelerin radikalizmine hitap edecek demagoji de devrime ihanet edecek gerici liderlik aynı çatı altındaydı. PSI içinde geniş bir sendikal bürokrasi ile geniş bir üye ağını barındırıyordu. Yerel yönetimde yüzlerce belediyesi, parlamentoda 120’nin üstünde sandalyesi vardı.

Gramsci’ye ait Komünist Enternasyonal kimliği.

Gramsci’nin Soruları

Gramsci, partinin içinde genç bir komünist olarak mücadele ediyordu. Yaşamının erken döneminde sanayi havzalarında işçi sınıfının mücadelesinin ön saflarında yer alacaktı. Partinin devrimci kanadında yer alıyordu. Partinin sağa salınımı ile sahip olduğu muazzam sınıfsal güç arasındaki çelişkiyi görüyordu. Bolşevik devrimin başarısı Almanya ve Macaristan’daki Sovyetik deneyimlerle yayılıyordu. İtalyan komünistleri devrimci atılıma uygun bir partiye sahip değildi ancak işçi sınıfının kendiliğinden eylemi İtalya’da aynı dinamikleri gündeme getirecekti. Gramsci, bu deneyimleri teorize eden özgün eserleri İtalya’nın özgün koşullarında yaratarak Marksizme önemli katkılar yaptı. Düzenin Batı’da üst yapısal farklılıklar temelinde nasıl işlediğini ve devrimci partinin sınıf hegemonyasını nasıl kuracağına dair orijinal fikirlerini Marksizme kazandırdı.

Gramsci, İtalyan komünist olarak temel olarak şunu sorulara yanıt arıyordu: Böylesine güçlü bir proletarya nasıl olur da yenilir ve faşizm iktidara gelir? İşçi sınıfının öncü partisi olan “Modern Prens2 İtalya’da hangi sorunları çözmek zorundadır? İşçi sınıfının iktidarı ve mücadelesinin aşamaları nelerdir?

Gramsci, Rusya ve İtalya’daki siyasi ortamın farklılığını kavramak için işçi sınıfı üzerinde kurulan hegemonyanın yöntemlerine dair ortaya çıkan farklılıklara kafa yoruyordu. Egemen sınıfın işçi sınıfı üzerinde geliştirdiği “rıza”nın ortadan kalkabilmesi, sınıfın atılım yapabilmesi için “mevzi savaşı” verilerek devrimci fikirlerin toplumda güç kazanması gerektiğini ifade ediyordu. Bu, egemen sınıfın hegemonya krizi anlamına geliyordu. Devrimci durumun ortaya çıkabilmesi için egemen sınıfın bir tür hegemonya bunalımı yaşaması gerekmekteydi. Lenin’in “yönetilenlerin artık eskisi gibi yönetilmek istememesi” olarak formüle ettiği burjuva krize dair Gramsci ikinci bir soru yöneltti: parlamento, seçimler, düzenin fikirlerini işçilere taşıyan araçlar varken işçi sınıfı nasıl kazanılacak, burjuvazinin krizi nasıl yaratılacaktı? “Temsilcilerle temsil edilenler” arasındaki bu muhalefet durumu nasıl oluşmaktadır? Cevap, bunun tabandan en tepeye yayılan bir hegemonya sarsıntısıyla olduğu şeklindedir: Parti tabanından, partinin parlamentosuna ve devlete sirayet eden bu kriz; bürokrasi, yüksek finans çevreleri, kilise gibi tüm alanlarda bir “telaşa” sebep olur. Bu, yönetici sınıfın hegemonya bunalımıdır. Bunalım anı ise, geniş kitleleri ikna etmeyi başaramamış açık ve şiddetli bir savaş ya da sınıfa açıkça düşman bir siyasi hamle ile vuku bulabilir. Kitleler, edilgenlikten siyasi etkinliğe geçmelerinin temel anahtarı olan birtakım taleplerle sıçrama yaşarlar.

Köylüler ve işçiler iki kızıl yıl denilen 1919-1920’de toprakları ve fabrikaları işgal ediyor, genel grevlerle ülkeyi sarsıyordu. Sovyetik deneyim kendisini İtalya’nın sanayi havzalarında “İşçi Konseyleri” olarak vücuda getiriyordu. Gramsci’nin burjuvazi açısından “hegemonya bunalımı” dediği şey, işçi sınıfı ve köylüler açısından “mevzi kazanmak” hatta manevra yeteneği kazanmak adına tarihsel adımlar anlamına geliyordu.

(Torino,1920) Fiat fabrikası işçi konseyi

VİVA LENİN!

1917’de PSI’nın gazetesi olan Avanti, Viva Lenin (Çok Yaşa Lenin!) manşetiyle çıkmış, üç günlük grev ile Sovyet devrimi selamlanmıştı. Savaşın orta yerinde artan sefalet kitleleri kendiliğinden ayaklanmalara götürüyordu. Torino’da 21 Ağustos’ta patlak veren ekmek isyanı liderliksiz ve programsız bir isyana dönüştü. Tam üç gün boyunca şehir merkezi ve varoşlar işçilerin elinde kaldı. Barikatlarla savunuldu. 26 Ağustos’ta kraliyet askerleri büyük bir kıyım ile düzeni sağlamıştı. Lenin, ayaklanma haberlerini “Dünya devriminin gelişmesi” olarak selamlamlıyordu. Ne var ki yüzlerce belediye yönetimine sahip ve yüz binleri kontrol edebilen PSI’nın Lenin’in heyecanını gerçek kılacak bir programı da niyeti de yoktu.

1919-1920’de kitlelerin büyüyen radikalizmi sayesinde Sosyalist Parti ve sendikalar üye sayısını 50 binden 200 bine çıkarmıştı. Fabrika konseyleri kurulmuş, fabrikalar işgal edilmişti. Köylüler işçi sınıfının itkisi ile toprak işgalleri gerçekleştirmeye başlamıştı. 400 bini metal işçisinden oluşan 500 bin kişilik kitle grevleri gerçekleşiyordu. İşçiler artık el koydukları fabrikada kendileri için silah üretiyordu.

Radikalizm PSI’yı korkutmuştu. Fabrika işgalleri ve işçilerin üretime el koyup onu devam ettirmesi üretimin yönetilmesini; devrimci iktidarın kurulmasını zorunlu kılmaktaydı. PSI ise sendikaları eliyle devrim fikrinden işçileri vazgeçirmek için bütün nüfuzunu kullanmıştu. Gramsci’nin burjuva hegemonyadan bahsederken sadece patronları değil, aynı zamanda işçi sınıfı içindeki düzen partilerini de işaret etmesi, tüm bu deneyimlerden doğmuştur.

Torino’da Fabrika Konseylerinin liderliğinde 1919’da çıkarmaya başladığı Yeni Düzen gazetesi ile olaylara müdahale etmeye çalışan Gramsci şöyle yazıyordu: “Bütün kapitalist ülkelerde olduğu gibi İtalya’da da devleti fethetmek her şeyden önce fabrikayı fethetmek demektir; ülkenin üretici güçlerinin yönetimini kapitalistlerden alma yeteneğine sahip olmak demektir.”3 “Devleti fethetmek” ise PSI’nın isteyeceği son şeydi. Oysa sorun artık iktidar sorunuydu. İşçilerin kendiliğinden geldiği bu nokta devrimci bir partinin iradesi olmaksızın ilerletilemezdi. İşçi sınıfı ulusal çapta köylülüğü de hegemonyasına kazanarak manevra savaşına girmek zorundaydı. Yeni Düzen gazetesinde Gramsci 14 Şubat 1920’de ısrarla bu sesi yükseltiyordu: “Fabrika Konseyi işçi sınıfının olumlu deneylerinin, üretim araçlarının ele geçirilmesinin temelidir; Fabrika Konseyi, doruk noktası diktatörlük, devlet iktidarının kazanılması olacak sürecin temelidir; devlet iktidarı, insan toplumunu boğan insan toplumunu çürütüp yokeden bu kangreni yok etmek, bu karışıklığı (bu kaosu) ortadan kaldırmak için kullanacaktır.”4

PSI, devrimci ihtimallere sırtını dönerken ülkenin içine girdiği derin sınıf çelişkisi bu krizin çözümüne dair bir özneyi de mecbur kılıyordu. Fakat burjuvazi kitlelerdeki anti kapitalist mücadele dinamiğine, işçilerin ve köylülerin egemenlerin iktidarını sallandıran birliğine karşı çözüm üretebilecek güçte değildi. PSI’nın açık ihaneti sosyal demokrasinin iflasıydı. 1921’de Komintern’in reformizmden kopma çağrısı PSI’ya sağ kanadın tasfiye edilmesi olmaksızın Komitern’e dahil olmayacağını da ifade ediyordu. Gramsci’nin de içinde olduğu sol kanat PSI’dan koparak 1921’de İtalyan Komünist Partisi (PCI)‘yı kuracaktı. PCI’nın devrimci programı işçi sınfının en ileri bilincini işaret ediyordu. Ne var ki PCI tek başına işçi sınfının krizine çözüm üretebilecek güce sahip değildi.

1 İtalya’da Faşizm ve Sosyalist Hareket (1988), Sosyalizm veToplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, İletişim Yayınları

2 Michavelli’nin İtalyan birliğini sağlamaması için tarif ettiği “Prens”i Gramsci bir metafor olarak kullanıyor ve işçi sınıfının birliğini sağlayan devrimci partiye Modern Prens adını veriyor.

3 Gramsci Kitabı Seçme Yazılar 1916-1935 (2010), sf 170, Dipnot, Ankara

4 Gramsci (1989) İtalya’da İşçi konseyleri Deneyimi, sf 99, Belge Yayınları

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı