/ V. U. Arslan / 24 Haziran’da Neden Olmadı, Çözüm Ne?-V. U. Arslan

24 Haziran’da Neden Olmadı, Çözüm Ne?-V. U. Arslan

on 28 Haziran 2018 - 11:07 Kategori: V. U. Arslan, Yazarlar

Türkiye %51’i alanın her şeyi aldığı, %49’da kalanın ise avcunu yaladığı bir sürü seçim dönemi yaşadı. İktidar tüm devlet olanakları, yandaş medya ordusu, baskı ve kirli siyaset tarzıyla istediğini alırken muhalefet yine toplamda yarının biraz altında kalarak mutlak yenilgi almış oldu. 

Oysa cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en azından ikinci tura kalacağına dair umutlar epey yüksekti. Muharrem İnce’nin popülist-merkez söylemi ve enerjik miting performansı umutla bir çıkış arayan milyonları heyecanlandırmıştı. Açık ve büyük çaplı hile yapılması durumunda milyonlar sokağa çıkmaya hazırdı. Ama bölgelerdeki sandık sayımları izlendiğinde AKP ve MHP’nin zayıf oldukları yerlerde bile güçlü direnç gösterdiği görülüyordu. Direnç o kadar barizdi ki Muharrem İnce kendi köyünde bile RTE’nin gerisinde kalmıştı. Kendi köyünüzden biri cumhurbaşkanı adayı oluyor, hem de iddialı bir aday, ama köyün yarısından çoğu ona oy vermiyor. Bu, RTE’nin uzun yıllardır izlediği kutuplaştırma taktiğinin nasıl bir katılaştırma yarattığının çarpıcı bir göstergesidir. Köyden farklı olarak Yalova’nın geneli için de durum aynısıdır. RTE zayıf olduğu yerlerde tutunduğu gibi AKP’nin kalelerinde de kitlesel oylar alınca sonuç şekillenmiş oldu. İnce ve CHP yönetimi de sonuçları kabul etmek durumunda kaldı. 

Sonuçları Nasıl Yorumlamak Gerekir?

AKP karşıtı muhalefet toplamda 16 Nisan 2017 referandumunu geçememiştir. Hatta referandumda AKP’li olup da HAYIR oyu veren bir kesimi gündeme getirecek şekilde 24 Haziran’da geçen yıla göre %1’lik bir gerileme olmuştur.

Muharrem İnce’nin yarattığı heyecanın AKP tabanını etkilemediği ortaya çıkmıştır. Referandumdaki HAYIR cephesindeki oylar bir cepten diğer cebe kaymıştır. Geçmişteki seçimlere de damgasını vuran kimlik-kültür kutuplaşması etkisini sürdürmektedir. Oy kaymaları son derece sınırlıdır. AKP ve MHP’nin kriz çarşıyı pazarı vurmadan seçimi çok erkene almalarının ne kadar etkili bir manevra olduğu ortaya çıkmıştır. Bu sayede AKP ve RTE’nin kendi kitle desteğini konsolide etmesi kolaylaşmıştır.  

Seçim sonuçları hiç de karanlık tünelden önceki son çıkış değildir. Zorlu süreçte sağlam durmamız gerektiği ortada. Diğer taraftan ülkelerin kaderlerinin sandıklarda tayin edilmediğini bilecek kadar tarih bilgimiz olmalı. Bu ülke sert esen şovenist rüzgara ve artan baskıya rağmen direnç kaynaklarını ortaya koyuyor. Bu dinamikleri AKP cephesi de net olarak görüyor zaten. Mesele bizim neler yapacağımızda.

AKP’nin Destek Tabanı Yoksullar

AKP irili ufaklı işveren çevrelerinden, esnaftan, köylülerden ve kent yoksullarından yoğun destek almaktadır. Bunlar içerisinde en kalabalık grup kent yoksullarıdır. Her seçimde olduğu gibi AKP’nin oyları yoksul bölgelere gidildikçe tavan yapmaktadır. Çankaya’dan Sincan’a ve Altındağ’a gittiğinizde, Kadıköy’den Tuzla’ya Pendik’e vardığınızda RTE oy patlaması yapmaktadır. Bu tablo değişmeden hiçbir şeyin değişeceği yoktur. Emekçi yığınlar AKP’den nasıl kurtarılacak? Meselenin püf noktası budur!  Bu noktada dinin ve niyaza dönüşmüş sosyal yardımların etkisini gerekçe göstererek kent yoksulların siyasal tavırlarının değişmez olduğunu peşinen kabul edenler fena halde yanıldıkları gibi çevreye umutsuzluk pompalıyorlar. Kent yoksulları içerisinde milyonlarca genç emekçi, hayatlarına dokunan, onların sınıfsal tepkilerini harekete geçirebilen bir siyasal alternatif ortaya çıktığında dönüşümler geçirecektir. 

Bu anlamda AKP tabanı olan emekçi yığınlara ulaşmak için iki politik alternatif var. İlki KK ve İnce’nin başını çektiği merkeze kayma stratejisi. Yani herkese boncuk dağıtan, “herkesi kucaklıyorum” tarzı. Esas olarak kültürel kodları referans alan bir tarz bu ve sağdan oy kazanacağını umuyor. Yani “ben de her cumaya gidiyorum”, “Umre’ye gittim“, “benim de kardeşimin başı kapalı” vb söylemler, seçim zamanı uçuşmaya başlayan vaatlerle birleşiyor… Ama deneyim ortada. Merkeze kayarak AKP tabanına hitap etme çabası işe yaramamaktadır, kemikleşmeyi yumuşatamamaktadır. 

Politik söylemi doğru şekilde keskinleştirmeden, bu söylemin gereğini işçi havzalarında ve emekçi mahallelerinde aktif çalışmalarla tatbik etmeden iyi bir gelecek beklenemez. AKP’nin tabanındaki genç ve yoksul emekçiler, AKP ile CHP arasında sistemik bir fark göremiyor. Bu konuda zaten haksız değiller. Bu yüzden de sınıf çatışması gündemi domine edemediği oranda Afrin, şehitler, Kandil, terör, dış mihraklar, Diriliş Ertuğrul, Müslüman alemi vb devreye sokuluyor. Bu şekilde RTE cephesi cephesi yoksul emekçileri kendi tarafında tutabiliyor, kimlik ve kültür kutuplaşmasını güçlendirebiliyor.     

 Bir Emekçi Baharı Yaşamalıyız!

İşe yarayacak tek şey, Türkiye’de politik ayrışmaları kökünden değiştirmeye çalışan yeni bir politikadır. Kültürel kamplaşmaları eritmek için emek radikalizminden başka bir seçenek yoktur. Yani “benim işçim, benim köylüm” diyen “Demirel ağzı”ndan çok daha fazlasına ihtiyacımız var. Bu da sınıf çatışması söylemi ve pratiğidir. Mesela “Koç’a peşkeş çekilerek hurda parasına satılan TÜPRAŞ’ın geri alınacağı ve peşkeş çekenlerin yargılanacağı” söylemi gibi. Ya da artan oranlı servet vergisi talep etmek gibi. Sendikal kanunların değişmesi, sendikal ağalığın tasfiye edilmesi ve gerçek emek örgütlülüklerin yaratılması gibi. Bunun için emekçi bölgelerinde sadece seçim zamanı değil, gece gündüz çalışmak gibi…

Sınıf ve emekçi söylemi, karşıt tarafı belirtmeden, yani yerli ve yabancı patronları ve emperyalizmi hedef tahtasına koymadan bir anlam taşımaz. Sınıf bir ilişkidir, daha da net olarak söylersek çatışan bir ilişkidir. Bu açıdan emekçilere bir düşman göstermek gerekir. Çatışma ve çelişki, devinim yaratır ve bünyeyi dönüştürür. Ama çatışmanın mahiyetini RTE’den önce biz belirlemek zorundayız. Hatırlayacak olursak Turgut Özal ve ANAP “Çankaya’nın Şişmanı İşçi Düşmanı” sloganları ile postalanmıştır.

AKP diktasından kurtulmak tam da böyle bir siyasetle mümkün olacaktır. 4-5 yılda bir gerçekleştirilecek seçim kampanyaları, parlamentocu hımbıllık ve ılımlı merkez siyaset anlayışı… Bunlarla AKP’nin sonu gelmez. Bize emek radikalizminin belirlediği sistem dışı bir siyaset, tüm zamanlara yayılan örgütlü ve inatçı bir çalışma gereklidir.

İnsanlar hareket halinde, eylem sahasında ve mücadele içerisinde dönüşürler. Hatta çok hızlı dönüşürler. Bunu en iyi çoğu başı kapalı kadınlar olan direnişteki Flormar işçileri göstermiştir. Yani ihtiyacımız olan bir emekçi baharıdır. Bunu da patronlara, emperyalist kapitalizme bağlı olan CHP’den bekleyemeyiz. HDP’den de bekleyemeyiz. Örgütlü sosyalist mücadeledeki yerimizi almadan, sabırlı ve azimli bir mücadele örgütlemeden bir çıkışımız olamayacaktır.

Muharrem İnce’den doğru heyecanlanan genç ve dinamik insanların heyecanı doğru kanallara aksa ne büyük bir güç olur! Yüz binler hatta milyonlar eden bu büyük gruptan çok çok daha azı aktif ve örgütlü bir mücadeleyi seçerse büyük değişimlerin kapısı aralanacaktır. Bu yüzden de biz sosyalistler kendimizi bir alternatif olarak ortaya koyabilmek için tüm gücümüzle çalışmalıyız. 

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı